17.08.2025 - 02:00 | Son Güncellenme:
Seyhan Akıncı -17 Ağustos 1999’da 45 saniye süren 7.4 şiddetindeki depremde resmi verilere göre; 17 bin 840 kişi hayatını kaybetti, 23 bin 781 kişi yaralandı ve 505 kişi engelli kaldı. Bunlar elbette sadece rakam. Marmara Depremi milyonlarca insanın hayatını dönüştürdü. Bugün 17 Ağustos’un 26’ncı yıl dönümü. O büyük depremi yaşayanların içindeki sarsıntılarsa sürüyor. 17 Ağustos’a Gölcük’te 5 katlı bir binanın üçüncü katında yakalandığında henüz 27 yaşında olan Asya Koşal, kızını, oğlunu, eşini, sağ kolunu ve bacağını kaybetmiş. Bugünse Yaşayan İnsan Hazinesi Ödülü’ne layık görüldü verdiği mücadeleden ötürü. Marmara Depremi’nin ardından afet bölgesinde su altı faaliyetlerine katılan Murat Kulakaç ise 2005’te emekli olduktan sonra Değirmendere Sualtı Topluluğu’nu (DESSAT) kurarak arama kurtarma dalgıçları yetiştiriyor. Uzman psikoloijk danışman Seyhan Sevinçler ise 23 yaşındayken 7 katlı bir binanın ikinci katında yakalanmış depreme. Bölgede sayısız depremzede ile çalışan Sevinçler, “Hayat devam etmeyecekmiş gibi düşünmüştüm. Sonraki günlerde hayatın devam ettiğini gördüm. İnsanların yeniden aile kurması, çocuk sahibi olması veya o yapay uzva alışması... İnsanın mucizesi bu sanırım,” diyor. Her biri 26 yıldır deprem bölgesinde yaşayan ve hayata tutunan depremzedelerle o geceyi ve aradan geçen zamanın etkilerini konuştuk.

Seyhan Sevinçler: “İnsanın mucizesi bu sanırım”
Gerçekten çok sıcak bir gündü. Çok güçlü ve gürültülü bir depremdi. Dışarı çıktığımızda gökyüzü çok parlaktı. O kadar geniş bir alanda elektrikler kesikti ki. Yaşadığımız bölgede yıkım olduğu için çıktığımızda sis olduğunu düşünmüştük. Yedi katlı bir binanın ikinci katında oturuyorduk. Binamız yıkılmadı ama duvarlarında boydan boya çapraz çatlaklar oluştu. Kirişlerin altındaki betonlar döküldü. Kamp tatilinden yeni döndüğümüz için el fenerleriyle falan hazırlıklıydık. İnsanları ışık tutarak çıkartmıştık. Ailelerimizden kayıp olmadı ama dostlarımızdan kayıplarımız var. Ben depreme Yalova’da yakalandım, asker çocuğuyum. Değirmendere, Gölcük’te uzun zamanlarım geçti, orada yakınlarımızı ve sevdiklerimizi kaybettik. O dönem mezundum ama alanımda çalışmıyordum. Deprem sonrası büyük bir ihtiyaç oldu. Hemen gittim, diplomamı gösterdim ve alanda UNICEF’in projesiyle çalışmaya başladım. Depremzede çocuklar ve aileleriyle yoğun bir çalışma sürdürdük. Çocuklarda gördüğümüz en büyük ihtiyaç güvenlikti. Çocuklar için güvenliği rutini sağlayarak oluşturabiliyorduk. Dolayısıyla bizim o çocuklarla haftada üç gün yaptığımız bir çalışma, aileleriyle belli periyotlarda düzenli yaptığımız görüşmeler hem ailelere hem çocuklara iyi geliyordu. Yetişkinler ise anlaşılmak ve duygu paylaşımına ihtiyaç duyuyordu. Dolayısıyla o duygudaşlığı yakalayamayanlar riskli olmasına rağmen deprem bölgesine geri döndüler. Ben de hâlâ Yalova’dayım. Hayatımda ne değişti derseniz? ‘99’dan sonra apartmanda yaşamadım. Hep az katlı evlerde yaşadım. Hâlâ evimde merdiven başında kafa feneri vardır.
Deprem anında dışarı çıktığımızda manzara korkunçtu. Sanki hayat devam etmeyecekmiş gibi düşünmüştüm. Sonraki günlerde hayatın devam ettiğini gördüm. Sadece kendim için değil; enkazdan çıkan, bir uzvunu kaybeden, yakınını kaybeden insanların hayata devam ettiğini... Yeniden hayat kurduğunu gördüm ve bu bana çok mucizevi geldi. Çok fazla hikâyeye şahit olduk; insanların yeniden aile kurması, çocuk sahibi olması veya o yapay uzva alışması gibi... İnsanın mucizesi bu sanırım.

“6 Şubat müthiş bir tetikleyiciydi”
6 Şubat müthiş bir tetikleyiciydi. Sabah kalktım depremi duydum. Çocuğumu okula bıraktım. Geri geldiğimde, flashbackler hâlinde ‘99’dan görüntüler patlamaya başladı. Ve dedim ki “Bir dakika ben iyi değilim.” ‘99 sonrasında mahalli afet destek projesinde yer aldım uzun süre. Ve içimde şöyle bir bilgi vardı: “’99’dan büyük bir ders alındı, artık daha kötüsü olmaz.” Böyle düşünürken 6 Şubat’la yüzleştim. Ve çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Kendimi toplamakta zorlandım. Bütün haberleri izlemeyi bıraktım. Hatta kızıma dedim ki “Bugünlerde kendimi iyi hissetmiyorum. Ama bu seninle ilgili değil. Büyük bir deprem yaşandı. Biz daha önce yaşamıştık. Onun anılarıyla mücadele ediyorum.” Çadırkentten arayan arkadaşlarım oldu, “Burada elemana ihtiyacımız var, gel.” Dedim ki “Gelemeyeceğim, ‘99’un hayaleti çok güçlü vurdu beni.” Maddi olarak destekledim ama çalışmacı olarak alana gidemedim.
Tetiklenmede ne oluyor? Tehlikeyi algılıyoruz ve zihin tehlike senaryolarını yazmaya başlıyor. Beden savaş ve kaç tepkisinde kalıyor; daha katı kaslar, daha hızlı bir kalp atışı. Tetiklenme yaşayanlar için ekrandan uzak kalmak güzel bir yöntem. Uyarana kendimizi daha fazla maruz bıraktığımız sürece daha fazla etkileniyoruz. Ortamdan uzaklaşıp hareket edilebilir, bedensel hareket çok iyi geliyor. O yüzden insanlara bu tip bir tetiklenme yaşadıklarında sinir sistemini regüle edecek, yürüyüş, ufak nefes egzersizleri yapmalarını öneririm. Gevşemeye bedenden başladığımızda zihin de ona ayak uydurabiliyor. Bu aktivitelere yöneldiğimizde tetiklenmenin olumsuz etkisinden kurtuluyoruz. Ama sağlam yapılmayan binalar, alınmayan önlemler gibi kontrolümüz dışındaki etkenler umutsuzluğu ve stresi ayakta tutuyor.

Murat Kulakaç: “Arama kurtarma dalgıçları yetiştiriyoruz”
17 Ağustos 1999 depremi Türkiye’de deprem gerçeğini hatırlatan başlangıçtı. Ama genel yapımız çabuk unutuyoruz. 6 Şubat depremi Türkiye’deki deprem kas hafızasını canlandırdı. Ben de bu toplumda yaşıyorum, bizde de deprem bilinci yoktu, deprem kuşağının göbeğinde yaşıyormuşuz. 17 Ağustos olunca gördük. Dalgıcım, arama kurtarmacıyım. Şu anda hâlâ Değirmendere’de sular altında şehir olduğu gibi duruyor. Sürekli oraya daldığımız için deprem gerçeğini hiç unutmuyoruz. 17 Ağustos gecesi doğanın gücünü gördük. Doğayla hiçbir şekilde baş edemediğimizi. İnanılmaz bir şey. Yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Çünkü bir hazırlığınız yok. Bütün binalar yıkılmış. Her şey darmadağın olmuş. Çaresizlik, korku, kim nereye müdahale edecek bir ön hazırlık yok. Kas hafızası yok kimin ne yapacağıyla ilgili. Şu anda bir depremde neler yapmamız gerektiği konusunda daha bilinçliyiz. 17 Ağustos’ta profesyonel olarak görev aldım. İnsanlar çaresiz ne yapacağını bilmiyordu. Ve hangisine, hangi sırayla yardım edeceğinizi kestiremiyorsunuz. Bu çok acı bir tecrübeydi. Hâlâ. Kocaeli’de yaşıyorum, insanlar hâlâ bir kat fazla yapabilmek için binasını riske atıyor. Para hayatımızı kurtaramayacak ki. Gördük işte, yaşadık. Paramızla ne vinç, ne bir kırıcı, ne bir hilti alabildik. Yerel yönetimlerin, STK’ların ciddi anlamda çalışması lazım. Emekli olduktan sonra arama kurtarma alanındaki açığı görünce dalgıç yetiştirmek için Değirmendere Sulatı Topluluğu’nu (DESSAT) kurdum. Arama kurtarma dalgıçları yetiştiriyoruz. Olası İstanbul depreminde kıyı şeritleri, Maltepe, Tuzla, Bakırköy, Avcılar sahilleri belki blok olarak 1-2 metre çökecek. 1-2 metre derinliklerde, bina altlarında hava boşluklarında insanlar yaşama tutunacak. 3, 4 saat belki 2 saat hayatta kalacaklar oradaki havayla. Bunları orada kurtarabilecek yüzlerce dalgıca ihtiyacımız var. Buna yönelik hazırlık ve tatbikatlara ihtiyacımız var. 2004’te Kocaeli’de dalgıç sayısı çok azdı, şu anda 8 dalış merkezi, 10 bine yakın dalgıç var.

Asya Koşal: “Protezimin olmasını çok istiyorum”
Benim hayatımda ağustos ayı ve özellikle 17 tarihi kara bir gün olarak anılarımda. Depremde evlatlarını kaybetmiş bir anne için her ay, her gün 17 Ağustos olarak geçiyor. Bunun bir zaman aşımı olmuyor maalesef. Tabii ki tarih geldiğinde kapanmayan yaramız kanıyor. Bizim için çok çok acı bir gün, unutulması mümkün olmayan bir gün. İzmir’de oturuyordum. Bir evlilik yapmıştım 2011’de. Eşimin emekli olmasıyla Kocaeli Gölcük’e dönüş yaptık. Nereye gidersem gideyim çocuklarımın kabri Gölcük’te olduğundan oradan kopmam mümkün değildi. Tekrardan dönüş yapacağımı bilerek gitmiştim İzmir’e. Hem çok acı hem de çocuklarımla aynı havayı soluyor olabilme düşüncesi içimi rahatlatıyor. Depremin ardından tedavi gördüğüm zamanlarda protez kullanıyordum. Fakat o zamanlar daha zayıftım. Kilo alımları olunca soket değişikliğinden sonra hem yıprandı protez hem bazı yerler iyi yapamadı derken protezim bozuldu. Sonrasında yaptıramadım, çok büyük maliyetler gerekiyor bunun için. Ama çok istiyorum protezimin olmasını. Bir arkadaşımın yaptığı örgü kampları var, üç ayda bir tekrarlanan. Türkiye’nin farklı yerlerinde oluyor. Ekimde Mardin’e gideceğiz. Oradaki ihtiyaç sahiplerine yardımlar götürüyoruz. Tek elle örgü örüyorum ve aşkla yapıyorum bu işi. Sosyal medyada bulunmamın farklı bir misyonu daha var. Umudunu kaybetmiş insanlara umut olabilmek. Psikolojisi bozuk olan, 6 Şubat depreminde yakınlarını kaybeden insanların bana ulaşıp iletişim kurması beni çok mutlu ediyor. Bir kalbe dokunabilmek, onlara umut olabilmek. Bunu da görmüşler sanırım Kültür ve Turizm Bakanlığı. Beştepe’ye davet edildim. Cumhurbaşkanı tarafından Yaşayan İnsan Hazinesi Ödülü verildi. Bir nevi de UNESCO’nun ödülü bu. Yani tığ ve şiş ustası olarak bana layık görüldü. Çok gururla aldım ödülü. 6 Şubat’ın ardından iletişim kurduğum depremzedeler oldu. Hatta benim sağ bacağım kayıp, biri sol bacağını kaybetmişti. Tek kalan yeni ayakkabılarımı hazırlayıp götürdüm.
