Geri Dön

Şeyhim Mustafa Kemal, tarikatım Atatürkçülüktür

Şeyhim Mustafa Kemal, tarikatım Atatürkçülüktür

Şeyhim Mustafa Kemal, tarikatım Atatürkçülüktür



Şeyhim Mustafa Kemal, tarikatım Atatürkçülüktür


Efendim, yıl 1939, ilkokulu bitirmiştim. Amcamın oğluyla beraber katırlar üzerinde Rize’ye geldik. Yolculuk iki gün iki gece sürdü. Babamın esaretten arkadaşının otelinde bir yer ayarladık. Hatırlıyorum, elektrikler akşamları gelirdi o yıllarda. Bir kahveye gittik. Bütün millet radyonun başındaydı. Daha çocuğum anlamıyorum, haberlerde Almanlar Danzing’e girdi diyordu."
İkinci Dünya Savaşı’nın bu ilk günlerinde, R. Kazım Türker, ilk kez denizi gördüğü Rize Limanı’nda Ege vapurunu beklemektedir. Vapur bir hafta geç gelir. "Sonunda vapura binip Samsun’a doğru yola çıktık. O soğukta, güvertede beş-altı gün sürdü yolculuk. Üzerimde kalın giysiler, bütün yolculuk boyunca yanımızdaki peynir ekmeği paylaştık."
Gemi Rize Limanı’ndan ayrılıp açık denize açıldığında; Kazım Türker için, doğduğu ve büyüdüğü iki katlı taş ev, Çamlıkaya Köyü, hâlâ özlemle andığı, yaylalarında çobanlık yaptığı Kaçkar Dağları çok uzaklarda kalmıştır. Annesinin 1933’te ölümünden sonra onu büyüten ablası Rukiye hanımı ve kardeşlerini, yakınlarını köyünde bırakmıştır. Babasının desteğiyle, altı kardeşin arasından okumak için seçilen R. Kazım Türker Samsun’a doğru yola çıkar.

Karne paradan değerli
Bu arada babası Mehmet bey, Samsun’da Birinci Dünya Savaşı yıllarında esir düştüğü Rusya’da öğrendiği fırıncılıkla uğraşmaktadır. "Babam ekmek üretirdi, efendim. Samsun’dayken okuldan arta kalan zamanlarımda fırında tezgaha bakar, ekmek satardım. Akşamları işçilerin arasında yatardım. İşçilerin hepsi bizim köydendi. Altı-yedi kişi bir odada kalırdık." Savaşa girmemeyi başaran Türkiye için hayat zor geçer o yıllarda, ekmek karneyle satılır. "Ekmek yapmanın şimdikinden pek farkı yoktu ama karne paradan değerliydi. Sattığımız her ekmeğin belediyeye hesabını verirdik. Karneler metal levhaların üzerine yapıştırılırdı."
Savaşın olağandışı koşullarında erkek öğrenciler için askerlik dersleri çok önemlidir. "Bazen beş saatlik ders tamamen askerliğe ayrılıyordu. Silah atmasını öğreniyorduk."

Anılarda kalan Samsun
Kazım Türker önce ortaokulu, 1945 yılında da Samsun Lisesi’ni bitirir. "O yıllarda Samsun Karadeniz’in yıldızıydı. Liman yapılmamıştı henüz. Demokrat Parti limanı kenti rezil etmek için yaptırdı. Atatürk’ün heykelinin yanına kadar gelirdi deniz. Biz oradan denize girerdik. Sosyal hayat gayet iyiydi, İstanbul’dan pek farkı yoktu." Yaz aylarında memleketine, Erzurum’a gider: "Yazları Çamlıkaya’ya dönüyordum. İlkin vapurla gitmeyi düşündük. Fakat savaş yılları işte Karadeniz’e çok mayın döktüler. Onun için biz de trenle giderdik, Sivas’a kadar. Oradan da Haydarpaşa’dan gelen büyük Doğu Ekspresi’ne biner, Erzurum’a geçerdik. Trabzon üzerinden karayolu yoktu sonradan yapıldı onların hepsi."

1946’da İstanbul Tıp Fakültesi’nde
Samsun Limanı’nda yine Ege vapurunu beklemektedir R. Kazım Türker. Aradan yıllar geçmiş, çantasında lise diploması, İstanbul’da Tıp Fakültesi’ne girmeye karar verir. "Karaköy’e çıktık. Sirkeci’de üçüncü sınıf otellerin birinde yer ayarladık. Ben hiç İstanbul’u görmemiştim ama aramızda daha önce burayı gören arkadaşlar ısrar ettiler ve Beyoğlu’na gittik. Bankalar Caddesi’nden yukarı doğru yürüdük, korktuk ve geri döndük sonra." Çocukluğundan beri hekim olmak isteyen Kazım bey, İstanbul’da Tıp Fakültesi’ne girmeye karar verir. "Bilhassa bizim köyde kötü bir adet vardı. İnsanın annesi vefat ettiği zaman böyle aklı başında çocukları götürüp gösterirlerdi. Annemi odasında kanlar içinde, yanında iki tane bebekle yatarken gördüm. İşte o zaman ‘doktor’ olmaya karar verdim. Babam da bu isteğimi müsait buldu."

Parti Yurdu
Kazım Türker, İstanbul’a ilk geldiği günlerde Kumkapı’daki Kadırga Talebe Yurdu’na yerleşir. "İşçilerin arasından çıkıp gelince bayağı konforlu geldi burası. Halbuki temeli suydu, deniz seviyesinin altındaydı yurt. Sonradan Parti Yurdu’nu bulunca, oraya geçtim. Okulumuza yakın, caminin arkasında, taş bir binaydı, hatırlıyorum. Sultan Ahmet zamanında siyasi mahkumlar buraya hapsedilirmiş. Cumhuriyetten sonra Halk Partisi’ne vermişler, adı Parti Yurdu kalmış. Aramızda sonradan meşhur olan arkadaşlarımız vardı. Mesela Nevzat Atlığ. Yurtta klasik müzik korosu kurmuştu, onları dinler, vakit geçirirdik. Tıbbiye için sınava girer bu arada. "En yüksek puan alanlar eczacılar ve dişçilerdi. Nerede düşük puan alanlar varsa Tıbbiye’ye gelirdi, ben onların arasındaydım."

Leyli tıp talebeleri
Babasının gönderdiği harçlıklarla eğitimini sürdüren Rüştü Kazım bey öğrenimi boyunca burs almaz. "Sınıf arkadaşlarımın içerisinde Sağlık Bakanlığı bursiyerleri vardı. O çocuklar Beyazıt civarında Vezneciler’de, Şehzadebaşı’nda ve Çemberlitaş’ta belirli yurtlarda kalırlardı. Standart elbiseler giyerlerdi. Asker gibiydi kaputları, pantolonları aynı renkteydi ‘Leyli Tıp Talebeleri’ derdik onlara. Bizim hocamız Nusret Fişek, Şükrü Kaymakçalan o yurtlardan yetişmişlerdir. Bu yurttan yetişen çocukların çoğunun Türkiye'ye büyük hizmetleri olmuştur. Anadolu’ya gönderilir, orada mecburi hizmetini yaparlardı. Sıtma ve verem mücadelesinde çalışırlardı. Fakat Sağlık Bakanlığı o zamanlar bile bir kısmını tıp memuru gibi kullanmıştır."

Ya taksim ya ölüm
Ellili yıllarda Kıbrıs’ta artan tansiyon Türkiye’de de yankısını bulur. "Parti Yurdu’ndayken çok Kıbrıslı arkadaşım vardı. Dr. Fazıl Küçük sık sık İstanbul’a gelirdi. Biz o zaman arkadaşlarla gösteri yapar, Makarios'un maketini asardık. Demokrat Parti zamanlarıydı. İspiyonaj yapanlar vardı. Mesela Erzincan depreminde bir ayağı sakat kalmış Osman diye biri vardı. Hatırlıyorum, Sertellerin matbaasının basılması olayının öncesinde yurdun içersinde tahrik edenler oldu. Topal Osman, polisin adamıydı, ajan provokatördü. Yalnız beni ikna edemedi."

Fahri asistan
1952 yılında Tıp Fakültesi’nden mezun olur R. Kazım Türker. "Hemen asistan aldılar beni. Ama asistan dediğim, o zaman asistanlık böyle değildi. Fahri asistanlık vardı. Sadece titr alırdık, maaş almazdık. Ben farmakolojide çalışmak istiyordum. Hocalarım evvela klinik yap, dahiliye uzmanı ol, ondan sonra farmakolojiye intisap edersin dediler, öyle yaptım. 1957 yılına kadar böylece o klinikte çalıştım efendim. Bir hayli hastam vardı, hastanede odam vardı bir de. Üst katta yatar kalkardım." Dahiliye uzmanı olduğu günlerde babası vefat eder Kazım beyin. Bu tarihlerde onun hayatına giren ve yaşam boyu örnek aldığı hocası Alaattin Akçasu ile birlikte çalışır. "Alattin Akçasu tedavi kliniği ve Farmakoloji Enstitüsü’nde hocamdı. Hayvanlar üzerinde çalışan önemli bir farmakologdur. "

İffet hanım
1957’de Haseki Hastanesi’nde eczacılık yapan İffet hanımla tanışır. "Ben de aynı hastanede dahiliye uzmanı olarak çalışıyordum efendim, kısa bir süre sonra Haydarpaşa Hastanesi’nde yedek subay oldum. Harbiye Orduevi’nde oldu düğünümüz. Geleneksel bir düğün yapmadık. Balayında Uludağ’a gittik." 1958 yılından sonra kendini tümüyle araştırmaya ve farmakoloji laboratuvarında yedi- sekiz saat aralıksız süren çalışmalarına verir.

Şans getirdiler
1961 yılında Farmakoloji Enstitüsü’nde başasistan olan Türker, aynı yıl doçent olur ve
AÜ Tıp Fakültesi’ne gelir. Hemen araştırma laboratuvarını kurar ve ilk yayınını 1963 yılında gerçekleştirir. Araştırmalarını derinleştirmek için 1964 yılında ABD’de Ohio Eyaleti Cleveland Klinik Araştırma Bölümü’ne gider. "İlginçtir, benim birinci kızım doğduğu zaman doçent oldum, ikinci kızım doğduğu zaman da profesör. Kızlar bana böyle şans getirdi." 1967 yılında profesör olur Kazım Türker. 1970 yılında Cleveland’a tekrar çağırılır. Üç yıl sonra, Cumhuriyet’in 50’nci yıl kutlamalarının yapıldığı günlerde Türkiye’ye geri döner. Yıllar önce hocası Şükrü beyin isteğiyle geldiği AÜ Tıp Fakültesi Farmakoloji Ana Bilim Dalı’na, hocasının vefatından sonra 1987 yılında başkan olur.

Öldürüldüğü sabah bana geliyordu
1993 senesine damgasını vuran olay gazeteci-yazar Uğur Mumcu’nun öldürülmesidir Kazım Türker için: "Bir mide ameliyatı geçirmiş, İbni Sina Hastanesi Cerrahi Kliniği’nde yatıyordum. Uğur ve Güldal birkaç gün önce beni aramış, geleceklerini söylemişlerdi. O gün, 24 Ocak sabahı, sonradan öğrendim tabii, beni ziyarete gelmek üzere çıkmışlar evden. Bana daha sonradan asistanlarım gelip söylediler öldürüldüğünü. Bu olay beni çok üzdü. "Kazım Türker de Uğur Mumcu gibi Cumhuriyet gazetesinde yazıyor. 10 yıldır kimi gün ikinci sayfada kimi gün de Bilim Teknik ekinde yayımlanıyor yazıları. 1995 yılında geçirdiği ağır ameliyat sonrasında öğrencilerine ve elleriyle kurduğu laboratuvarına veda eder ve yaş haddinden emekliye ayrılır.

Tarikatım Atatürkçülüktür
Kızı Alev hanımın evinde iki kez görüştüğümüz R. Kazım Bey; söyleşinin son dakikalarında, "Bir şey söylemek istiyorum" dedi ve ekledi: "Ülkem tarikat mensuplarına kaldı. Bakanlar Nakşibendi, yok bilmem hangi tarikattan.. Benim tarikatımı sorarsınız şeyhim Mustafa Kemal, tarikatım Atatürkçülüktür. Benim bilincimi ve insan olduğum hatırlatan insandır o, Kuvayi Milliyecilerdir, Nasıl ne güzel tarif ediyor şair: ‘Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu ve gökyüzü o kadar parlak yıldızlar o kadar ferahtılar ki, şayak kalpaklı adam ne zaman ve nasıl geleceğini bilmeden mutlu ve aydınlık günlere inanıyordu, gülen bıyıklarıyla duruyordu ki... Sarışın bir kurda benziyordu, mavi gözleri çakmak çakmaktı, yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi ve durdu bıraksalar ince uzun bacaklarının üzerinde yaylanarak karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak, Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.’ İşte bu adama ben taparım, benim şeyhim odur, anlatabildim mi?"

11 Şubat 1988’de Dr. Ziya Özel’in zakkum ekstresiyle kanseri tedavi çalışmasının TRT tarafından haber olarak verilmesi büyük yankı uyandırır. Birkaç gün sonra izlediği haberin etkisi ve iyileşme umudu ile bir hasta zakkum çiçeğinin yapraklarını suda kaynatıp içer ve ölür. Bu ilacın "mucize" olarak sunulması özellikle tıp çevrelerince kuşkuyla karşılanır.
"Türkiye ve dünya tarihinde skandal bir olay, zakkumla tedavi. O günlerde hocayla (Nusret Fişek) televizyona çıktık. Karşımızda bir bakan; Bülent Akarcalı. Birtakım kağıtlar elinde. Bu adam büyük keşifler yapmış, diyor. Muğla taraflarında çalışmış bu hekim. Kanserli vaka çok azmış, zakkum bitkisi de çok fazlaymış. Zakkum yapraklarını tencerede kaynatarak zerkediyordu hastalara. Tamamen maskaralık yani." Bu arada Sağlık Bakanlığı belirli hastalara zakkum ekstresi verilmesi yolunda karar verir. Bunun üzerine Rüştü Kazım beyin de üyesi olduğu TTB Merkez Konseyi zakkum deneyine katılacak olan doktorlar hakkında soruşturma açılacağını açıklar. Dr. Ziya Özel tartışmalardan bir süre sonra ABD’den patent hakkı alır. 1996 yılında ise bu hakkı Amerikalı bir işadamına devreder.

Bu yasa çıktığında Nusret bey müsteşardı. 5 Ocak 1961 yılında çıkan 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalizasyonu yasası var efendim. Çok önemlidir.
Burada halk sağlığını yakından ilgilendiren birçok hüküm vardı. Biliyorsunuz, Toplum Hekimliği ilk defa bir bilim dalı olarak Hacettepe’de kurulmuştur, efendim. Ve bunun başına da Nusret hoca gelmişti.
Türkiye’de birçok emeklinin, memurun, işçi sigortalarına kayıtlı olanların sağlık garantisi vardır.
Fakat bir grup vatandaşımız var ki, bunlar 28-30 milyon insandır, bunların hiçbir garantisi yoktur.
Nusret hocanın şöyle bir sözünü hatırlıyorum: ‘Türkiye’de parası olan sağlığı satın alır. Parası olmayan insan sağlığı satın alamaz, o ölüme mahkumdur.’’

Şeyhim Mustafa Kemal, tarikatım Atatürkçülüktür
İlacı iki tarafı keskin bir kılıca benzeten R. Kazım Türker, 70’li yıllarda Sağlık Bakanlığı Eczacılık ve İlaç Komisyonu’nda çalışır. Bu dönemde ilaçların ruhsatlandırılması ile yakından ilgilenir: "24 ilacın dosyalarını çıkardım, tek tek inceledim. Bunlar anfetamin, aptedon denilen ilaçlar. Her yerde satılıyor. Okul önlerinde, köprü altlarında. Son derece tehlikeli ilaçlar. Sağlık bakanı da Kemal Demir. İlaç ve Eczacılık genel müdürü efsanevi bir adam, Sadi Bilginsoy, Osman Yaşar da müsteşardı. Toplantı yapıldı. Karar verildi ve iptal edildi 24 ilacın ruhsatı. Bu bir ihtilaldir. Kıyamet koptu. Sadi Bilginsoy’un odasının kapısına bir kara çelenk koydu firmalar. Kolay kolay bir bakan bunu yapmaz. Hele şimdiki bakanların hiçbiri bunu yapamaz. Daha sonra Kemal Demir’in adı Kızılay yolsuzluğuna karıştı. Ama böyle bir iyiliği de vardır adamın, bunu da söylemek lazım."

1986-1988 yılları arasında Merkez Konsey ikinci başkanlığı ve 1990-1992 arasında da konsey üyeliği yapan R. Kazım bey, Ankara Tabip Odası’na 1965 yılında üye olur. "İstanbul’dan Ankara’ya gelirken hocam Sedat Tavat’la vedalaşmaya gitmiştim. Dedi ki ‘Bak oğlum, Ankara’ya gidiyorsun. Ankara’da Nusret Fişek diye bir doktor var. Onunla ilgiyi kesme, o çok önemli bir adam çünkü Birleşmiş Milletler’de ismi çok geçiyor. Onun bir örgütü falan varsa ona dahil ol’ diye söylemişti. Hocayla tanıştım ve örgüte girdim. Türk Tabipler Birliği’nin esas fonksiyonu, hastaların ve hekimlerin hak ve hukuklarını korumaktı. Nusret hocanın başkanlığında her akşam toplantımız olurdu. Bizim genel yönelimimiz; işkenceye ve idama kesinlikle karşıydı. Hatta hoca idama karşı olduğu için mahkemelere bile çıkmıştı. Herkes bir yerde konferans veriyordu."

"Sami Ulus Hastanesi’nde konferans veriyordum. Fakat bir gün evvel eşimle beraber şehir pazarına çıkıp alışveriş yapmıştık. Boncuk fasulyesi vardı. Boncuk fasulyesinin kilosu bilmem kaç liraydı. Ondan sonra ben hesap ettim devletin nöbet tutan hekime layık gördüğü para 300 gram boncuk fasulyesi alıyor. Ben bunu konferansımda söyledim. Sizin nöbetiniz 300 gram bilmem şu kadar fasulye karşılığıdır. Ondan sonra haydi güvenlik mahkemesine falan. ‘Hocam şu fasulye hikâyesini bir anlatır mısınız?’ dedi bana, hakim gülerek. Ben de izah ettim. Yanlış bir şey söylemedim. Yine söylerim dedim. Hakim de, meğerse başkan da benim bir talebemin babasıymış. Hiçbir takibat yapılmadı hakkımda."

Doğum yılı : 1 Mayıs 1928
Doğum yeri : Çamlıkaya, İspir/Erzurum
Mesleği : Doktor/farmakolog (uzman)
Eğitim : İstanbul Tıp Fakültesi-1952
Evlilik tarihi : 1957
Eşinin adı ve soyadı : İffet Türker
Mesleği : Eczacı
Çocukları : Fatma Alev Türker, Rukiye Esra Türker


• Danışmanlar: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu, Doç. Dr. Esra Danacıoğlu
• Görüşmeyi Yapan: Ülkü Özen n Arşiv Sorumlusu: Filiz Öğretmen
• Kameraman: Fatih Aydoğdu n Yayına Hazırlayan: Tûbâ Çameli

Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan sözlü tarih:
Geçmişin Sesi, Paul Thompson
Çeviren Şehnaz Layıkel, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999
Birinci Sözlü Tarih Atölyesi Kayıtları-6-7 Haziran 1993 (Paul Thompson’ın katılımıyla), Tarih Vakfı Yayını, Ed. Neşe Erdilek
Sözlü Tarih ve Yerel Tarihçi, Stephen Caunce, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2001, Çev.: B. Bülent Can, Alper Yalçınkaya
Sözlü Tarih Kılavuzu, Broşür, Tarih Vakfı Yayını
İstanbul’da Hatırlamak ve Unutmak, Leyla Neyzi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1999
Yanıbaşımızdaki Tarih, D.Kyvıg, M. Marty, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2000.
Geçmişin İzleri, Esra Danacıoğlu, Tarih Vakfi Yurt Yayınları,
İstanbul, 2001


Ceren Lordoğlu (),
Tûbâ Çameli ()
Filiz Öğretmen ()
temasa geçmeniz yeterli.
Tel: 0 212 2273733 / 109
Faks : 0 212 2273732


































İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber