Geri Dön
Pazar'Travma yaratan korona değil, biziz'

'Travma yaratan korona değil, biziz'

Psikiyatr Dr. Alper Hasanoğlu’yla ‘post karantina kaygısı’ olarak anılan normale dönüş endişesini aşmanın yollarını konuştuk.

'Travma yaratan korona değil, biziz'

 

Psikiyatr ve yazar Dr. Alper Hasanoğlu’yla bundan yaklaşık iki ay önce, karantinaya girerken yaşanan panik ve endişeyi konuşmuştuk. 1 Haziran itibarıyla karantina uygulaması büyük oranda son buluyor ancak bu kez de eski mi yeni mi olacağını bilmediğimiz normale dönmek endişe yaratıyor. Hasanoğlu’yla ‘post karantina kaygısı’ denen bu ruh halini ve karantinadan sağlıklı çıkışın yollarını konuştuk.

Travma yaratan korona değil, biziz

- Karantinayla geçen bu iki ayda neler değişti?

Bu süreçte aslında herkes verileri farklı şekilde yorumladı. Sokaktaki insan da, devlet başkanları da, Harvard’daki profesör de. Bu da insanların temel olarak farklı kaygı düzeylerine sahip olmasından kaynaklanıyor. Eğer istatistik bilginiz biraz güçlüyse, verilerden yola çıkıp bir sürü şeyi istediğiniz gibi yorumlayabileceğinizi bilirsiniz. Burada da biraz bunu gördük. Baktığınızda mayıs ayına kadar AIDS’ten 500 bin kişi öldü. Sıtmadan 300 bin kişi öldü. 350 bin kişi de koronadan öldü. Ama şöyle klişe bir laf vardır: Elinizde bir çekiç varsa etrafınızdaki her şeyi çivi gibi görmeye başlarsınız. Diyelim ki adam 150 kg ve günde 2 paket sigara içiyor, “Bak koronadan öldü” diyoruz. Hayır kardeşim, 2 paket sigara içtiği için öldü. Korona buna sebep oldu.

- Peki bu süreçte hastalığa bakışımız değişmedi mi?

Bazılarımız aşırı derecede korktu ve kendini korumaya çalıştı. Bu insanların önemli bir kısmı abartılı bir kaygı bozukluğu geliştirdi. Siz mesela şöyle bir obsesif kompulsif bozukluğa sahipseniz; diyelim ki bilgisayara 3 defa hafifçe vurmazsam annem ölecek diye düşünüyorsanız, bunun temelinde ne vardır? Annem ölmesin. Annemin ölmemesi için saçma olduğunu bildiğim halde bunu yaparım. Bu, obsesif kompulsif bozukluktur. İçimi geçici olarak rahatlatırım ve bu sırada beyin neyi öğrenir? Annemin ben buraya 3 kere vurduğum için ölmediğini. Şimdi bütün dünya böyle bir obsesif kompulsif bozukluk davranışına sokuldu. Bu 2 aylık karantina sürecinde bir sürü insan, “Bugüne kadar kendimi böyle korudum, bundan sonra da böyle korumak zorundayım” diye düşünmeye başladı ve dışarı çıkmak serbest olsa da tekrar normale dönmekte çok büyük sıkıntılar yaşayacak. Bunun dışında kaygısı daha az olan ama kurallara uyarak yaşayan insanların bir kısmı da tamamen vazgeçmiş durumda. Yani bir kısım korkusunu abarttı, bir kısım da tamamen umursamaz bir hale geldi. Ne ilki, ne ikincisi manalı. Baştan itibaren tek yapılması gereken, temel hijyen kurallarına uymak ve yaşlılarımızı ya da risk grubundakileri korumaktı. Ama bakın, hiçbir hükümet, eğer İsveç’teki gibi, halkınızın size çok güvendiği bir hükümet değilseniz, bu abartılı önlemleri almaktan imtina edemezdi. Çünkü bu siyasi bir durum aynı zamanda.

- Hayatı durdurmanın faydası olmadı mı sizce?

Korkuyu artırmak dışında hiçbir işe yaramadığını düşünüyorum. Distopik bir ortam yaratıyor çünkü. Bilimkurgu filmlerindeki gibi etrafta korkuyla kaçışan, birbirine dokunmamaya çalışan insanlar. Böyle bir ortamda en ufak bir korkunuz olmasa bile, “Ne oluyor, acaba ben mi yanılıyorum?” dersiniz. Şunu unutmamak lazım: Arzulanan ya da korkulan şey abartılarak anlatılır.

- Normale geçişle birlikte post karantina kaygısı denilen bir problemden bahsediliyor. Nasıl anlamak lazım bunu?

Post karantina kaygısı diye adlandırdığımız şey, aslında Vietnam Savaşı’ndan sonra da Vietnam Sendromu olarak adlandırılıyordu. Aslında post travmatik stres bozukluğudur bunun adı. Bir meseleyi travma olarak yaşarsak o travmadan sonra stres yaşarız.

- Virüs bize travma mı yaşattı?

Virüs yaşatmadı. Virüs, bu doğanın içindeki, mikroskopla görebileceğimiz canlılardan biri. Bunu yaşatan, bu virüsün neden olacağı hastalıkların, yaşanabilecek felaketlerin inanılmaz derecede büyük olacağını durmadan kendimize anlatan bizleriz. En korkunç senaryoları mazoşistce birbirimizle çeşitli sosyal medya kanallarından paylaştık. Bunu korona yapmadı, biz yaptık. Çünkü korkumuzun gerçek olduğunu kendimize ve başkalarına kanıtlamak zorundaydık. Çünkü korkumuzun bir nesneye ihtiyacı var, o nesne elimizden alınacak diye çok korkuyoruz. Ne olacak o zaman? Tekrar eski kaygılarımıza döneceğiz. Halbuki o kaygılarla başa çıkamıyoruz ama bu korkuyla başa çıkabiliyoruz. Nasıl? Evde kalarak.

- Bu kaygıdan bağımsız olarak, evde kalmayı sevdiği için çıkmak istemeyenler de var...

Buna ikincil kazanç diyorum ben. Depresyon üzerinden anlatayım. Bazı ağır hadiseler yaşadıysak örneğin, insanların bir kısmı buna depresyonla yanıt verir. Depresyona girince de çalışmak istemez, yataktan çıkamaz vb. Tedavi için de hastaya rapor yazarız. Ne olur? Omuzlarından bazı yükler alınır, biraz rahatlar. Biz buna birincil kazanç diyoruz, ki olması gereken şey. Ama depresyondaki hastanın ailesi o yükleri yavaş yavaş geri vermezse, o kişi depresyondan çıkmaz. Bilinçdışı bir süreçtir bu. Neden? Çıkarsa yine eski hayatına dönecek, aynı zorluklarla mücadele edecek. Biz buna ikincil kazanç diyoruz. Kişi depresyondan çıkmayarak ikincil bir kazanç elde eder. O yüzden depresyonun iyileşmeye başladığı evrede, aileyle de görüşüp, o insanın belli sorumluluklar almasını, hayata geri dönmesini sağlarız. Şimdi bunu uyarlayalım, karantinada evde kalarak birincil kazanç yaşadık. Şimdi eski zorluklara dönmemek için korkularımıza sarılıp ikincil kazanç elde etmek istiyoruz. Ama neyle karşılaşacağımızı size söyleyeyim: Sosyalleşmekten, insani yakınlıktan vazgeçmek ve izole hayata devam etmek bizden o kadar fazla şey alacak ki... Çünkü ancak ötekiyle ilişki içinde var olabilen canlılarız biz, ancak o zaman değişir, dönüşür, kendi benliğimizi hissederiz ve o insani doyumu yaşayabiliriz. Benin var olması, bir başka benle mümkündür. Öteki yoksa ben de yokumdur. Ve bu mesafeyle devam edersek benliklerimiz yok olacak.

“Çözüm hayata geri dönmekte”

-  Uzun süreli izolasyonun gelecekte kitlesel depresyona yol açabileceği öngörülüyor. Bu nasıl önlenebilir?

Depresyon yerine anksiyete demek isterim, ki ikisi çoğu zaman el eledir. Spektrumun çok geniş olduğu bir kaygı haliyle karşı karşıya kalacağız diye düşünüyorum. Bütün depresyonların çözümü, ne olursa olsun, yaşadığımız endişelerle yüzleşmektir. İzolasyonda olduğumuz için girdiğimiz depresyondan çıkabilmenin de tek yolu, hayata geri dönmektir. O yüzden eski normale, insani ilişkilere dönmek zorundayız diyorum. Murathan Mungan’ın dediği gibi, “Hayat bizi bekliyor, gitmemek olmaz”.

“Kadın erkek ilişkisinden farkı yok”

- Bir de umursamayanlar var dediniz. Onlarda durum ne?

Aslında başa çıkma stratejisi açısından hiçbir fark yok. Mücadele etmek, kaçmak ya da donup kalmak. Bu üçü, her türlü stres durumunda bütün canlıların başa çıkma stratejilerini özetliyor. Mesela, ilişkisel düzeyden anlatayım, terk edilmemenin en garantili yolu nedir? Hiç ilişkiye girmemek. Hiç ilişkiye girmezseniz terk edilme ihtimaliniz olmaz. Karantina da böyle bir şey. Ya da bazıları “Ben terk edeyim kurtulayım” der. Bazıları da terk edilmemek için karşı tarafı kendisine bağımlı kılmaya çalışır ama bu o kadar boğucu olur ki, karşı taraf yine kaçar. Bunu koronaya uygulayalım: Biz onunla savaşacağız diye, bana bir şey olmaz diyerek hiçbir hijyen kuralına uymazsak, sadece korona değil başka hastalıklar da bulaşır. Sonuç olarak koronayla ilişkimizle kadın-erkek ilişkisi arasında pek fark yok. İkisinde de özen göstermek zorundayız.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler