PazarTürkiye kadın sporcu cenneti

Türkiye kadın sporcu cenneti

09.11.2025 - 06:50 | Son Güncellenme:

“Zeki ve Çevik - Türkiye’de Sporun Bir Asırlık Kültürel Muhasebesi” kitabının yazarı spor tarihçisi ve gazeteci Şevket Furkan Erbay, “Türkiye’nin 2000-2024 arasında kazandığı tüm madalyalarda kadınların payı yüzde 60 civarında. Türkiye, neredeyse bir kadın sporcular cenneti” diyor.

Türkiye kadın sporcu cenneti

SEYHAN AKINCI - Alperen Şengün’ün NBA’deki maçları için uykusuz kalanlardan, dev ekranlarda Filenin Sultanları için bir araya gelenlere her dönem kendi spor kahramanlarını yaratıyor. Spor tarihçisi ve gazeteci Şevket Furkan Erbay’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan “Zeki ve Çevik - Türkiye’de Sporun Bir Asırlık Kültürel Muhasebesi” adlı kitabı okurlara benzersiz bir spor hafızası sunarken hiç bilmediğimiz sporcu hikâyeleriyle de buluşturuyor. Türkiye Karate Federasyonu’nun onursal başkanı Hakkı Koşar’ın Uzakdoğu sporlarının beyazperdedeki bir numaralı yüzü, siyah kuşak sahibi karateci Cüneyt Arkın’ın hocası olduğunu da öğreniyoruz kitapta, 1924 ve 1928 Olimpiyatları’nda yarışan unutulmaz atlet Ömer Besim Koşalay’ın ‘eşofman’ denilen sporcu giysisini ilk kez Paris’te görüp ABD’li antrenörü Mr. Tobin aracılığıyla verdiği sipariş sonrası kendisiyle özdeşleşen kırmızı eşofmanlarına kavuşmasını da. Kimbilir belki Hababam Sınıfı’nda Badi Ekrem’in kırmızı eşofmanlarının sırrı da orada yatıyordur! Atletizmle açılan ve 1930’larda Binicilik, 1940’larda Tenis, 1950’lerde Güreş, 1960’larda Bisiklet ve Yüzme, 1970’lerde Boks, 1980’lerde Uzakdoğu Sporları ve Halter, 1990’larda Basketbol, 2000’lerde Futbol, 2010’larda Voleybol ve çıkıştaki branşlar Okçuluk, Jimnastik, Atıcılık başlıklarını barındıran “Zeki ve Çevik”in sayfalarını Erbay’la çevirdik.

Haberin Devamı

Türkiye kadın sporcu cenneti

- Bir atletizm tutkunu olarak Cumhuriyet tarihimizde sizi en çok etkileyen atletizm hikâyesi hangisi?

Atletizmde fazlaca hikâye var. Sonuçta kurucu olan ve 1950’lerin sonuna kadar futbol ve güreşle ülkenin spor kültüründe at başı giden bir branştan bahsediyoruz. Seçmek zor. Ama bir seçim yapmam gerekirse, Süreyya Ayhan’ın 2002’de Münih Olimpiyat Stadı’nda kazandığı 1500 metre Avrupa şampiyonluğu derim. Çankırı’nın kırsalından çıkan bir genç kadının olağanüstü yeteneğiyle kısa sürede o güne dek görülmemiş bir başarı kazanması, ardından da ‘klasik bir yurdum öyküsü’ olup el birliğiyle onu bir güzel kaybetmemizi çok önemli bulurum. Hem performans açısından hem de olumlu ve olumsuz kültürel dönüştürücü etkisi bakımından.

Haberin Devamı

- Cumhuriyet’in ilk yıllarında Mehmet Ali Aybar’dan İrfan Şahinbaş’a eğitimli birçok sporcu görüyoruz. Bu yönleriyle öne çıkan isimlerden söz edebilir misiniz?

Bu Cumhuriyetin ‘30’lu yıllarda yeni bir gençlik yaratma çabasının ürünü. O dönem nitelikli insan ihtiyacını karşılamak için Atatürk’ün isteğiyle Avrupa’nın farklı ülkelerine birçok genç gönderiliyor. Hukuk tahsiline giden var, mühendis olan var, filolog var. Bu gençlerin hepsi, dönemin koşulları gereği birkaç sporla da ilgileniyorlar. Hatta bazıları Olimpiyatlarda bile yarışacak kadar üst düzeye çıkıyor. Elbette aralarında Cumhuriyet tarihine bilim insanı olarak damga vuran onlarca zirve şahsiyet çıkıyor. Bunların en başında efsanevi arkeolog Halet Çambel gelir bence. Babası ataşe olduğu için Berlin’de doğan, Paris’te okuyan Halet Hanım, henüz 20 yaşındayken Berlin 1936’da eskrimde yarıştı. Sporu okulda hobi olsun diye yapıyordu ama işte şans onu Türkiye’nin Olimpiyat Oyunları’nda ay-yıldızlı takıma giren aynı branşta yarışan Suat Aşeni’yle birlikte ilk kadınlardan biri yaptı. Sonrasında da Hitit araştırmalarında dünya literatürünü değiştirdi.

- 1930’ların ana başlığı ‘Binicilik’. İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü de bazı yarışlara katılmış...

Evet, Paşa’nın atlara düşkünlüğü zaten bilinen bir şey. Hem sahibi olduğu yarış atları vardı, ki at sahibi olarak Gazi Koşusu kazanmışlığı var. Hem de konkur yapıyordu. Ankara Atlı Spor’da 1940’larda üç-dört kez yarışmaya çıkmış.

Haberin Devamı

- Güreş ata sporumuz, dünyadaki geçmişi de oldukça eski. Peki, ne oldu da Olimpiyatlarda dahi özensiz davranılan bir branş hâline geldi?

Güreş kendi kendisini yedi maalesef. Antik çağdan günümüze gelen bu klasik branşın kurallarıyla o kadar oynandı ki, tüm albenisini kaybetti bu spor. Günümüzde o kadar arkaik duruyor ki, bu hâliyle yeni nesille barışması pek kolay değil. Son düzenlemelerle biraz eli yüzü düzeldi ama kaybedilen eski kültürü toparlayamaz. Bir de tabii vakti zamanında boksu da mahveden spor mafyası Soğuk Savaş döneminden sonra uluslararası güreşi çürüttü. Düşünün, o derece kirlendi ki, Olimpiyat programından çıkarılması gündeme geldi birkaç kez.

Türkiye kadın sporcu cenneti

- Atatürk’ün Florya sahilindeki ünlü fotoğraflarının arkasında yüzme sporuna teşvik gibi bir motivasyonunun olduğunu öğreniyoruz kitapta. İsmet Paşa’ya yüzmeyi o öğretiyor bir anlamda…

Haberin Devamı

Çok eğlenceli bir hikâyesi var onun. Mustafa Kemal, “Gel yarış yapacağız,” diyor İsmet İnönü’ye. Paşa yüzme bilmiyor, bir hafta içinde bir subaydan hızlandırılmış kurs alıyor, dönüyor Florya’ya. Hakikaten de iyi kötü öğrenmiş, bir haftada nasıl olduysa. Yıllar sonra meşhur çivileme dalışını yapıyor gazeteciler önünde, 80 yaşındayken.

“Büyük sporcular sorunlu tiplerdir”

- 1980’ler herhalde hepimiz için Naim Süleymanoğlu demek… Sporla siyasetin de yakın tarihteki en sıcak teması aynı zamanda. Naim Süleymanoğlu’nu spor tarihimizde nereye koyarsınız?

Siyasetin her zaman sıcak teması var sporla. En bilinenlerinden birisi Süleymanoğlu ve Özal ilişkisi. Sadece içeride değil. Melbourne’de katıldığı 1985 Dünya Kupası esnasında tuvalet penceresinden bir kaçırılışı var, olay. Elbette Naim Süleymanoğlu’nun çok çok büyük bi etkisi oluyor Türkiye spor tarihinde. Bir milat gibi. Bana sorarsanız, bir karakter olarak “örnek” gösteremeyeceğimiz kadar fazla defosu var. Büyük sporcuların çoğu öyledir zaten. Hepsi sorunlu tipler. Ama halter tarihinde öyle bir yeri var ki Naim’in üzerine bir başkasını yazmamız imkânsız gibi. Anormal bir yetenek. Her zaman söylenir ya, keşke sıfır çektiği 2000’deki dönüşü yapmasaydı. Elbette, yapmasaydı. Ama yapsın yapmasın, bu adam kendi sporunun temel direği. Nokta. Vakti zamanında Nauru’dan Naim hayranlığı yüzünden haltere başlayan bir sporcunun mesajını okuduğumda anlamıştım bunu. Pasifik’in ücra adasında hayranı olan bir mit bu adam.

Haberin Devamı

- 2000’lerde futbol hem kulüpler bazında hem de ulusal bazda en büyük sıçramayı yaptığımız branş. Herkesin geri dönmek istediği yıllar bir anlamda… Ne oldu da hikâye sarpa sardı?

Aah, ah. Futbol. Hazzetmediğim mevzular. Ne oldu da sarpa sardı konusunda her taraftarın kendi cevabı vardır. Ama benim anlamak istediğim asıl şey, bu kadar dejenere olan bir oyunu hâlâ nasıl izleyebiliyor Türkiye’deki futbolseverler? Oyunun bizzat kendisi kötü artık, geçtim çevresinde olan biteni. Ben 81 doğumluyum. Sanki benim futbol izlediğim yıllar, kabaca 2000’e kadar diyelim, oyun daha güzeldi. Büyük ihtimal, bana öyle gelirdi. Şimdi sahada çoğunlukla çirkin bir kör dövüşü var. İyi maçların hakkını yemeyeyim ama bunu söylediğimde futbolsever dostlarım da genelde bana katılıyor. Türkiye Süper Ligi’nde 300 maç oynanıyor, belki 280’i seyre değmeyecek kadar çirkin. Sekiz ayda 20-25 maç var, “ne kadar keyifliydi” denilen. Üstüne üstlük gerginliği ve fasit daireden çıkılmayan trajikomik tartışmaları da hesaba katarsak, futbolu izlemeye devam etmeyi ancak bağımlı olmakla açıklayabiliyorum. Yoksa keyiften değil.

Türkiye kadın sporcu cenneti

“Şehir sporları atılım yapabilir”

- Peki, gelecek 10 yılda hangi    branşlar öne çıkacaktır, neden?

Jimnastik daha da yukarıya çıkarabilir çıtasını, ben öyle görüyorum. Ve yeni, daha ‘genç’ branşlar, daha şehir sporları atılım yapabilir. Motorsporları gibi, BMX veya kaykay gibi. Ve benim çok sevdiğim küreği buraya ekleyebilirim. Hızla yükseliyor. Gönlümden hep atletizmin belli bir seviyenin altına düşmemesi geçiyor ama bu sistemsiz yapı içinde zor. Aslında her zaman harika çocuklarımız oluyor. Onları bulmak sorun değil. Sorun, 18-20 yaşa dek sevinçle izlediğimiz bu gençlerin bir-iki yılda üst yapı göremeden erimesi. Bu kronik hastalık giderilmedikçe, başta atletizm olmak üzere diğer branşlarda voleybol gibi bir süreklilik görebilmek biraz zor.

“Mete Gazoz ve Yusuf Dikeç birer Olimpiyat ikonu”

- Mete Gazoz ve Yusuf Dikeç isimleri bile başlı başına bir fenomen… Hem yarış stilleri hem de sevinçleri ile. Okçuluk, jimnastik ve atıcılık yükselişte. Peki, neden?

Her ikisi de birer Olimpiyat ikonu. İşte Olimpiyat Oyunları’nın güzelliği, kalıcılığı bu. Hem Gazoz hem de Dikeç Olimpiyat madalyası elde etmeden önce de kendi sporlarının yıldızları arasındaydı. Bir günde şak diye madalyaya ulaşmadılar. Ama okçulukta, atıcılıkta ya da kürekte, yani bir tek Olimpiyatlarda görünür hâle gelen branşlarda, beş kere dünya şampiyonu olacağına bir tane Olimpiyat kürsüsü yakala. Aradaki fark devasa boyutta. Saydığınız üç spordan ikisini ayıralım. Özellikle okçuluk, zaten Türkiye’nin 30 yıldır başat ülkeler arasında olduğu bir daldı. Mete ile oraya gelmedi. Mete, o sistemin en başarılı ürünü. Dolayısıyla onlar hep bir yerdeydi. Okçuluk kadar olmasa da atıcılıkta da belli bir başarı çıtası vardı ama son 10 yılda büyük şampiyona madalyaları ciddi bir şekilde arttı. Jimnastik ise bambaşka bir durumda. 2010’lara kadar Türkiye’nin doğru düzgün bir uluslararası jimnastikçisi yoktu. Belki biraz Ümit Şamiloğlu. Şu an gelinen seviye, binicilik öyküsü kadar şaşırtıcı. 10 yıl da Olimpiyat madalyası ve birkaç dünya şampiyonu çıkardı Türk cimnastiği. Bu, gerçekten takdire şayan bir durum. Görece planlı çalışan üç federasyon bu saydıklarımız. Bir sebebi bu bence.

Türkiye kadın sporcu cenneti

“2020’ler Eda Erdem üzerinden tanımlanacak”

- Atletizmde Süreyya Ayhan’la kurulan feminist bağ 2010’larda voleybol kadın milli takımı oyuncularıyla kuruldu ve daha güçlü görünüyor. En önemlisi kadın voleybolcuların da başta Eda Erdem olmak üzere kadın hakları söz konusu olduğunda sözünü sakınmayışı. Bu açıdan onların etkisini nasıl yorumlarsınız?

Evet, bu tespite katılırım. Geçenlerde bir rakam ortaya koydum. Sadece voleybol değil, tüm sporlarda Türkiye’nin 2000-2024 arasında kazandığı tüm madalyalarda kadınların payı yüzde 60 civarında. Türkiye, neredeyse bir kadın sporcular cenneti. Kadın cinayetlerinde ve kadın sporlarında zirveye oynamak nasıl eş zamanlı olabiliyor? Toplumsal buhranla başarı arasında bir bağlantı olabilir mi, bunu araştırmak lazım. Eda Erdem’in adı geçti. O bir fenomen. Bence Türk spor tarihinde eşsiz bir yeri var. Yıllar sonra 2020’ler kesinlikle onun üzerinden tanımlanacak. Mesela erkek egemen boksta 20 yıldır kadınlar zirvede, erkekler dökülüyor. Türkiye’nin bokstaki tek olimpiyat şampiyonu bir kadın, Busenaz Sürmeneli. Erkek boks takımının şampiyona puanları, kadınların yanına yaklaşamıyor. Üç kez olimpiyat kazanan Golbol takımından tutun, tenise kadar her yerde kadınlar ön planda sporda. Atletizmde de erkeklerle kafa kafaya kadınlar, başarı ortalamasında. Keşke hayatın her alanında bu çeşitliliği görebilsek, ama durum ortada.

EN ÇOK OKUNANLAR

KEŞFETYENİ

İlgili Haberler