15.02.2026 - 02:00 | Son Güncellenme:
HASAN NADİR DERİN - Emily Brontë’nin 1847’de, kendi adını kullanmadan yayımlamak zorunda kaldığı “Uğultulu Tepeler”, farklı sınıflardan gelen iki karakterin Heathcliff ve Catherine’in aşkını anlatır. Heathcliff’in evlatlık olarak getirildiği evin kızı Catherine ile aralarında önce bir sevgi-nefret ilişkisi, yaşları ilerledikçe vahşi ve bildik kalıpların dışında bir sevgi gelişir. Ancak Catherine, kendi sınıfından kopamaz ve zengin talibi ile evlenir. Yıllar sonra Heathcliff, zengin ve kibar bir beyefendi olarak geri döner ama içi intikam ateşiyle yanmaktadır. Bu intikam isteği, film uyarlamalarının pek değinmediği, ikinci nesle kadar uzanır. Hem sınıf çatışmasını hem de o tutkulu aşkı anlatan roman, doğayı kullanımı ve gotik ögeleriyle de öne çıkar. İngiliz edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan “Uğultulu Tepeler” yeni bir sinema uyarlamasıyla karşımızda. Sevgililer Günü’nü fırsat bilerek, 14 Şubat’tan hemen önce vizyona giren film için agresif bir tanıtım kampanyası yapıldı. Yönetmen Emerald Fennell’in, “Yeni neslin ‘Titanik’ini yapmak istedim,” açıklamaları, Jacob Elordi ve özellikle Margot Robbie’nin aralarındaki çekime vurgu yapan söylemleri, artık film gelse de izlesek dedirtti. Nihayet seyirciyle buluşan film, muhtemelen çok ilgi görecek. Sevmeyenleri de sert şekilde eleştirecek. Peki, Heathcliff ve Catherine olarak karşımıza kimler çıktı?
Sette birbirlerinden hoşlanmazlardı
Hollywood’un bu sevilen aşk romanına karşı duyarsız kalması düşünülemezdi. Günümüze kadar ulaşmasa da 1920’de bir sessiz film uyarlaması olduğu biliniyor. Sinema tarihine dönüp baktığımızda, ilk büyük uyarlamaysa 1939’da geliyor. William Wyler’ın yönetmenliğini üstlendiği filmde, başrolleri Laurence Olivier ve Merle Oberon canlandırıyorlar. Romanın sadece ilk yarısına odaklanan film, ikinci kuşağa doğru ilerleyen hikâyeyi tamamen göz ardı ediyor. Döneminde çok sevilen film, sekiz dalda Oscar adaylığı da alır. Döneminin sinema anlayışını fazlasıyla yansıtan, romandaki tutkuyu tam anlamıyla veremeyen, steril bir film olduğu söylenebilir. Tiyatrodan gelen Laurence Olivier, bu role de o anlayışla yaklaşırken, Merle Oberon kısmen daha doğal bir oyunculuk sergiler. Perdede iyi bir çift olsalar da sette birbirlerinden hoşlanmadıkları söylenir. Laurence Olivier’nin tam bir beyaz İngiliz olması da Heathcliff’in romandaki temsiline pek uymaz. Gerçi bu pek çok uyarlamada karşımıza çıkan bir sorun.
Heathcliff’ten Bond’a uzanan yol
1970’te İngiliz sineması bir kez daha bu klasik romanı ele almaya karar verir. Heathcliff rolünde, pek kimsenin tanımadığı genç, yetenekli ve yakışıklı bir aktörle tanışırız: Timothy Dalton. Dalton’un Heathcliff’i, karakterin o vahşi çekiciliğini başarılı bir şekilde yansıtır. Bond’a giden yolda, daha önünde uzun yıllar olsa da o yolcuğunun ilk adımlarının burada atıldığı söylenebilir. Bu filmde Catherine rolünü ise Anna Calder-Marshall üstlenir ki bugün artık unutulmuş bir oyuncu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Dalton ile aralarındaki uyum fena değildir ama belli ki film daha çok Dalton’u öne çıkarır. Bu uyarlama da romanın sadece ilk yarısını odağına alarak, ikinci kuşağı görmezden gelir. Finali ile de romandan ayrılır.
Catherine rolünde Juliette Binoche
Nihayet ‘90’larda romandaki hikâyeyi tümüyle ele alan epik bir romans çıkıyor karşımıza. Kariyerinin büyük kısmı TV yapımlarıyla geçen Peter Kosminsky, ilginç bir şekilde bu projenin başına getirilir. Ama filmin asıl dikkat çeken tarafı iki çok başarılı oyuncusu: Juliette Binoche ve Ralph Fiennes. Binoche, o dönem Fransız sinemasının en sevilen oyuncularından biri olmuştu bile. “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” ile Amerika’ya da göz kırpmaya başlamıştı. Catherine rolüne, ana dili İngilizce olmayan bir oyuncunun seçilmesi ilginçti ama Binoche yeteneğiyle bu dezavantajın üstesinden geliyordu. Hatta Catherine’in kızını da aynı başarıyla canlandırdı. Ralph Fiennes’inse sinemadaki ilk deneyimiydi. O da Heathcliff’in asi ve hiddet dolu ruhunu perdeye yansıtabildi. İki iyi oyuncusuna rağmen, film o kadar başarılı olamadı. Daha iyi bir yönetmenle, bugün hâlen konuşulan bir film olabilirdi.
Başrolü oyunculardan çok doğaya verdi
2011’e geldiğimizde, nihayet kadın bir yönetmenin bu hikâyeyi ele aldığını görüyoruz. Andrea Arnold duygu olarak belki de en sadık uyarlamaya imza attı. Şimdiye kadarki uyarlamalarda Heathcliff, hep beyaz erkek görünümünde karşımıza çıkmıştı. Oysa romanda, koyu tenli bir çingene olarak tasvir edilir ve işin içine bir ırk ayrımı teması da yedirilir. İlk kez burada siyahi bir oyuncuyu Heathcliff olarak görürüz: James Howson. İşin ilginci, etkileyici oyunculuğuna rağmen, bu kariyere devam etmemeyi seçti. Karşısındaki Kaya Scodelario ise çok da iddialı olmayan projelerle kariyerine devam ediyor. Belki de bunun nedenlerinden biri Andrea Arnold’un filmin başrolünü, oyunculardan çok doğaya vermesi, doğayı bu aşkın ayrılmaz bir parçası hâline getirmesidir. Bağımsız bir İngiliz filmi olarak, geniş kitleye ulaşmadı ama pek çok sinemasever için en iyi uyarlama budur.

En gösterişli uyarlama mı?
Önceki filmleriyile de gösterişli sahneleri çok sevdiğini belli eden Emerald Fennell, “Uğultulu Tepeler”de yine o tarzla karşımızda. Romana çok sadık kalmadığını, filmden uyarlama olarak değil, esinlenme olarak bahsettiğinden de anlayabiliyoruz. Görünen o ki, romanda neredeyse hiç olmayan cinselliği burada fazlasıyla kullanmış ve ikili arasındaki kimyaya güvenmiş. Margot Robbie ve Jacob Elordi fragmanda birbirlerine yakışıyorlar. Film, yönetmenin beklediği ilgiyi görecek mi, eleştirmenler ne diyecek, diğer “Uğultulu Tepeler” uyarlamaları içinde nereye oturacak, bekleyip göreceğiz.



2011’de uyarlamada James Howson ve Kaya Scodelario’yu izliyoruz.