Gazeteci habercidir. Haber, duyum değildir. En az iki kaynaktan doğrulanmış ve mümkünse belgelendirilmiş bilginin paylaşımıdır.
Yorumculuk mu? Galiba bu ülkede her konuda ve alanda sıfatı, niteliği, yeterliliği ne olursa olsun, yapılabilecek en kolay meslek haline geldi. Hani derler ya “ağzı olan konuşuyor”, aynen öyle.

Onu da geçtim. Yorum bilgi, deneyim, birikim, öngörü gerektirir. Objektif ve inandırıcı olmanız şarttır.

Futboldan söz ediyorum. Her televizyon kanalının birer tane takım yorumcusu var. Tarafsız olmaları mümkün değil. Çünkü işlevleri, geçmişte giydikleri formanın renklerini savunmak. Hitap ettikleri camiaları mutlu etmek. Bunun için federasyona da, hakemlere de saldırmak serbest. En kolay yöntem bu.

Niye? Onları izleyen kitlelerin duymak istediklerini söylüyorlar. Dileyen üzerine alınsın; futbolda cehalet ve fanatizm anlamında dünyanın lider ülkelerinden biriyiz artık.

Adamın yüzüne hakaret et farklı tepki verir. Tuttuğu takıma söv cinayet işler! Geldiğimiz nokta bu.

Ve maalesef adına reyting mi dersiniz, hastalıklı bir ruh hali mi, gerilimle beslenen bir yorumcu tarzı gelişti son yıllarda. Bağırıp çağıran, yazdıkları senaryolar üzerinden kavga edip izlenme oranlarını yükselteceğini sanan bir güruh türedi. Arz-talep meselesi galiba. Yeni “düzen” ve “seviye” bu.

İnsafsızlık!

Sonra da gerçek gazeteciler ile bunları harmanlayıp adına “spor medyası” diyorlar. Ayıptır, insafsızlıktır!

Türk spor basını bu kadar küçümsenemez. Muhabiri, foto muhabiri, editörü, yöneticisi ve yazarı ile yüzlerce gerçek emekçi bu insanlarla aynı kefeye konamaz. Onlar pandemi döneminde bile her türlü riski göze alarak canla başla işlerini yapmaya çalışıyor. Birileri ise oturdukları yerden ahkam kesiyor.

36 yıldır mesleğin içindeyim, çok rahatsızım. Hentbol maçlarına tenkit yazıldığı, boks ve güreş müsabakalarının yerinde izlendiği, tenis oynayan bakanların haber yapıldığı, manşeti kurtarmak adına Başbakanların kapısında saatlerce beklenildiği, amatör branşların peşinde ülke ülke dolaşıldığı kuşaktan yetiştim.

Şimdi?.. Spor dediğimiz vakit, futbol ve bu anlamsız tartışmalar geliyor gündemimize. Yüz metrenin kaç saniyede koşulduğunu, son olimpiyat şampiyonumuzun kim olduğunu bilmemek cahillik (!) değil. Maraton yarışında yanlış yola sapan rakibine doğru rotayı gösterip finişe varmasını sağlayan atlet konuşulmaz ama, falanca oyuncunun kırmızı kartı günlerce dillere pelesenk olur.

Futbol topunu yorumlayanların sayısı spor gazetecilerini geçti, vay halimize!

Yedinci şampiyon mu?..

Gönül ister ki, her sezon yeni bir şampiyon adayı çıksın.

Sadece dört büyüklerin hegamonyasını yıkmak adına değil, futbol heyecanın bu coğrafyanın kılcal damarlarına işlemesi sevdasına.

Liste verin deseler önce üç İstanbul takımını, sonra Trabzonspor’u yazarsınız değil mi? Diğerleri de figürandır. Önce Bursaspor tabuları yıktı, geçen sezon da Başakşehir. Devamı gelir mi? Çok zor...

Bakıyorsunuz transfer günlüğüne, mali kriterlere rağmen paraları harcayan yine “büyük” dediğiniz kulüpler.

Bütçeleri mi uygun? Hayır. Nasıl olsa kılıfına uydururuz güveni, rekabeti haksız hale getirmeye devam ediyor.

Onlar yine top çevirmeye, biz de beyhude, yeni bir başkaldırış öyküsünü beklemeye devam edeceğiz!

Sörloth borcunu ödedi!

Gözlerimizin pasını keşke daha uzun yıllar silmeye devam edebilseydi.

Haklı olarak geleceğini düşündü. Belki de çok kısa sürede, bu ülkede futbolun adil koşullarda oynanmadığını fark etti!
Yaptığı tercih için kimse Alexandre Sörloth’u suçlayamaz. Hedeflerine dar geldi bizim coğrafya!

Onu süper lige iz bırakmış bir gol kralı olarak değil, en karakterli oyunculardan biri olarak anımsayacağım.

Geçen hafta bu sütunlarda Sörloth’a “Borcunu öde” diye seslenmiştim. Borç deyince para gelmesin aklınıza. Onun karşılığını zaten fazlasıyla verdi. Futbol artık bir ticaret ise, ki öyle, bordo-mavli kulüben en kârlı alış- verişidir bu transfer.

Bir gönül borcu vardı Trabzonspor ve taraftarına.

Kuzeyin kralı binlerce kilometre uzaktan, yürekleri ısıtan bir video gönderdi. Trabzonspor kulübü de paylaştı bu duygusal görüntüleri.
İyi futbolcu veya yıldız olabilirsiniz, el üstünde tutulup pamuklara sarılabilirsiniz.

Lakin iyi insan olmak, vefa duygusu taşımak ve bunu hissettirmek farklı bir karakter gerektirir.

Sörloth’un Trabzonspor camiasına teşekkür mesajı, bu kentte yaşadığı deneyimlerin ona kattığı değerleri açık yüreklilikle dile getirmesi, “işte budur” dedirtti bana.

Gelecekte Avrupa liglerinde bir dünya yıldızını izleyeceğimden eminim. Şanslıyım Sörloth’u bir sezon boyunca çıplak gözle seyredip, gollerine tanıklık ettiğim için.

Şimdi de Trabzonspor taraftarının bir alkış borcu var Norveçli oyuncuya.
Hadi gönderin gitsin, nerede olursa olsun o hisseder sevginizi!