Siz, futboldan bahsedilirken sanayi, marka değeri gibi ağdalı sözcüklere aldanmayın

‘Demirören yeter’ üstü bir mesele


Siz, futboldan bahsedilirken sanayi, marka değeri, endüstri, kâr-zarar gibi ağdalı sözcükler kullanıldığına aldanmayın: Futbol son derece rasyonel gözüken, ama aslında basbayağı irrasyonel temellere dayanan bir oyun.
Futbol endüstrisi dediğimiz, “heyecanlı bir amca, yeğenine 5’inci doğum gününde tuttuğu takımın formasını almadığında; bir lise öğrencisi harçlığını son kuruşuna kadar maç biletine yatırmadığında veya 8-10 yaş grubu çocuklar sevdalanmak için futboldan daha heyecanlı bir eğlence seçtiklerinde” içi boşalacak bir kavram. Yani bütün bu endüstri endüstri diye konuşa konuşa bitiremediğimiz büyük laflar, pasta içindeki payı çok küçümsenen “taraftar” olgusuna yüzde yüz bağımlı ve tek başına varlığını sürdüremeyecek kadar da zayıf laflar...
O yüzden Beşiktaş tribünlerinin, takımları güzel oynuyorken, galipken, hatta tam harika bir gol atmışken “Demirören yeter” diye bağırması üzerine biraz daha düşünmek lazım. Yani Beşiktaş tribünleri, internetteki siyah-beyaz sevdalısı gençler, okuyucu, izleyici “yeter” diyorken; 7 küsür bin kongre üyesinin “yetmez” demesi yetmemeli gibi geliyor bana.

Tabana yayılma
Aslında bu mesele bir “Demirören yeter” meselesi değil; temelleri 20-25 yıla dayanan “Demirören yeter”üstü bir mesele . Türkiye’deki bütün majör kulüplerin, F.Bahçe’nin, G.Saray’ın, Trabzon’un meselesi... Hem meydanlarda/röportajlarda bizim “20 milyon, hayır hayır 30 milyon taraftarımız var” diye övüneceksiniz; hem de bu denli kitlesel sevgiye mazhar olmuş bir kulübün hayatiyet taşıyan başkanlık kararını topu topu üç-beş bin kişi verecek! (4 büyük kulübün son kongrelerinde oy kullanan delege sayıları Beşiktaş’ta 7 bin 343, F.Bahçe’de 6 bin 401, Trabzon’da 3 bin 296, G.Saray’da 2 bin 378)
Galiba Türkiye’de büyük kulüplerin “tabana yayılma” ve “kongrenin taraftarı temsil kabiliyetinin artması” açısından yapmaları gereken en önemli hamle, delege sayılarını sağlıklı bir şekilde 40-50 binlere çıkarmaları... Belki kombine kart sahipleri delege yapılarak bu iş çözülebilir, belki de yurt sathına yayılacak taraftar kart projeleri ile... Dünyadaki 100 binlik kongre örnekleri, uzmanlar tarafından incelenmelidir muhakkak.

Zamanlama ve yönetim süresi
Profesyonel futbol kulüpleri kongre yaparken, sahadaki oyunu en çok rahatsız eden şeylerden biri de seçimin zamanlaması oluyor. Beşiktaş ve Trabzon son seçimlerini Şubat’ta, G.Saray Mart’ta yapmış. Sezonun göbeğinde, belki bir Avrupa macerası arefesinde kongre yapmak oyuna iyi gelmiyor. “Kongre sporcuları ilgilendirmiyor” iddiasında olsanız bile teknik direktörü doğrudan ilgilendirdiğini kabul etmelisiniz; çünkü yeni başkan onunla, veya o yeni başkanla pekâlâ çalışmak istemeyebilir! Bu açıdan F.Bahçe’nin kongre zamanlaması, yani mayıs sonu daha mantıklı.
Tabii başkanlık seçimlerinin kritik unsurlarından biri de, yönetim süreleri... Mazbatayı sadece 2 veya 3 yıl için alan kulüp yönetimleri orta/uzun vadeli projelere girişmiyor; kısa vadede prestij sağlayacak hoca değişikliği/sansasyonel transfer gibi metotlara yöneliyor. Şu anda başkanlık seçimini 2 yılda bir yapan G.Saray’la, 3 yılda bir yapan Beşiktaş, F.Bahçe ve Trabzon’un âkil adamlarının bu konu üstüne de kafa yormaları gerek.
Eğer bir gün bir haziran ayında Türkiye’de büyük bir kulübün yönetim kurulunu 60-70 bin delege seçer; Antakyalı öğretmen Ayşe Hanım, Diyarbakırlı avukat Mustafa Bey ve İzmirli emekli Ahmet Amca gelip başkana 4 yıllık bir süre için mazbatayı teslim ederse; bir şeyler düzelmeye başlayacak belki...
Belki o zaman başkanların “kulübü kendine borçlandırma yoluyla koltuğu ipotek etme” alışkanlıkları mâli denetmenler yoluyla sorgulanacak.
Belki de o gün yönetimlere zengin fanatikler yerine BESYO mezunu profesyoneller girecek.
Belki muhalifler “Tabata’nı da al git” ten daha mantıklı argümanlar ortaya koyacak; “Del Bosque tazminatı” , “PAF takımla çıkılacak Sivasspor maçı” , “Drpic yerine alınan Schildenfeld’in gönderilememesi sonucu takım listesine Seric’in yazılamaması” gibi fiyaskoları sorgulayacaklar.
Belki siyasiler hakemlere düdük astırtmakla övünmeyecek; belki MHK Başkanı hakemiyle telefonda konuşmaktan geri durmayacak.
F.D. de tekrar yazacak belki...


Erhan’ın yüzüğü
Diyarbakır’ın hocası Ziya Doğan’ın “Anadolulu futbolcular, büyük takımlara karşı otomatik olarak geriye yaslanıyorlar” açıklamasını izlediğimde o soru aklıma takılmıştı.
Ziya Hoca, bizim Lig Radyo’daki programa bağlanma nezaketi gösterince kendisine sorma fırsatı buldum: “Madem oyuncularınız istemsizce geriye yaslanıyor, siz neden bir ofansif adam sahaya sürüp onlara gol istediğiniz mesajını vermiyorsunuz? Mesela Erhan Şentürk kenara kadar geldiği halde neden oyuna girmedi?”
Ziya Hoca’nın cevabı Türkiye’de teknik adamların hâlâ nelerle uğraştıklarının ispatı idi: “Erhan’ı oyuna sokacaktım. Ama parmağındaki yüzüğü çıkaramadığımız için 4. hakem onun girmesine müsaade etmedi!”
Yorumsuz...


Altay’dan Türk futboluna saygıyla
Eren Güngör, 1988 doğumlu A milli stoper... Kayseri forması giyiyor ve eğer sakatlanmasaydı belki de Mart’ta Honduras önünde Servet’in partneri o olacaktı.
Semih Kaya, 1991 doğumlu ümit milli stoper... Gaziantep forması giyiyor ve 18 yaşında Süper Lig’in tecrübelileri arasına girme yolunda ilerliyor.
İbrahim Öztürk, 1981 doğumlu stoper. Bursaspor forması giyiyor ve son dönemdeki performansıyla Zapotocny-Ömer’i gölgede bırakmaya başladı.
Bu üç oyuncunun ortak özelliği, Süper Lig’e geçişlerini Altay’dan yapmış olmaları. Şimdi sırada (Türkiye Kupası’nda forma şansı bulan) 1992’li Oğulcan Gökce’yle, U17 çeyrek finalisti arkadaşı Süleyman Özdamar var.
Türk futbolunun bu bölgede bunca sıkıntı çektiği bir dönemde Altay’ın sistemli savunma oyuncusu üretimini gözden kaçırmamak lazım. Altay Süper Lig’e çıkmayı başarabilirse, milli takımın savunmasını İzmir’den kuracağız gibi geliyor bana...