Geri Dön

Dehşetin günü

Dehşetin günü

Dehşetin günü


Dünya artık küçücük. Körfez depremi esnasında hepimiz nerede olduğumuzu, neler hisettiğimizi nasıl dün gibi hatırlıyorsak, Manhattan ve Pentagon’a düzenlenen intihar saldırılarına ilk tanıklık anını da herhalde hiç unutmayacağız.
"Önce büyük bir kaza olduğunu düşündüm" diyor Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Y. Yılmaz. "Ama, ikinci patlama ardından sadece dehşeti hissettim."
Şok, şaşkınlık, korku ve bir yığın soru işareti... Ve gazetede devreye giren refleksler... Milliyet, salı günü yıldırım baskıya hazırlandı. Çarşamba gününden itibaren 17 sayfa, tarihin bu en geniş kapsamlı terör saldırısının ayrıntılarına ayrıldı. Dört ek sayfa, ana gazeteye eklendi.
Bir gazetecinin hayatında çok az göreceği bu büyük olay, dehşetiyle okurlara aktarıldı.
Çarşamba, perşembe ve cuma günleri, okurlardan gelen tepkilerin içeriği biraz farklıydı. Kimi terörü kınıyor, kimi Türkiye’nin geleceğini merak ediyor, kimi "dünya savaşına mı gidiyoruz?" diye soruyor, kimi bilgilerden kuşku duyuyordu.
Büyük bir kriz anında gazetenin anlamı, etkisi ve sorumluluk düzeyi böyle anlaşılıyor işte.
Eleştiriler de azaldı, ama kesilmedi.
Ali Ersu, ABD Başkanı Bush’un bir konuşmasında geçen "crusade" sözcüğünden yola çıkılıp "haçlı seferi" denmesini doğru bulmamış. Sözlükten bir açıklama göndermiş. "Crusade" diyor, "inanılan bir şeyi başarmak için girişilen uzun ve kararlı mücadele anlamına gelir." Doğru. Sözcüğün birkaç anlamı var. Ama, Bush’un kelime seçiminin dünyada tepki yaratması üzerine "crusade"in Beyaz Saray’ın beyanat lugatından silindiğini de ekleyelim.
Bir başka okurumuz, 14 Eylül tarihli gazetedeki Esin Kaç manşetinin spotundaki hataya dikkat çekiyor. "Haberinizde ikinci uçağın çarptığı binada bulunan Türk gençlerin ilk uçağın çarptığı bina çöktüğünde üçüncü kata geldikleri yazılı. Oysa ikinci uçağın çarptığı kule daha önce çöktü" diyor.
"Düzeltme inceliği gösterin" diye ekliyor.
5 okurun tepkisi aynı. Bunlardan biri olan Ender Bozanoğlu, 18 Eylül’deki Eyvah! Atom Bombası manşetini beğenmemiş. "Aşırı heyecanlandırıcı, keşke başka bir yerde verseydiniz" diyor.
Sinan Hışım, Güner Koçel, Z. Şahin, Günhan Özoğuz, Ece Akaydın, Murat Ergül, Mine Tonta, Süleyman Özbek ve Arzu Kaygılı’nın tepkisi ise, "ceset resmi" tartışmalarına ilişkin. "ABD medyası kan ve ceset göstermezken siz nasıl oluyor da Üzeyir Garih’in cesedini gösteriyorsunuz?" diye fikrimi soruyorlar.
Bu konu açıklık istiyor belli ki.
Türkiye’de hemen her tartışma birtakım eksik bilgilerden çıkıp, yanlış varsayımlarla beslenerek tuhaf yerlerde düğümleniyor. Çıkmaza giriyoruz.
Doğrusu şu: a) ABD medyası torbalarda taşınan cesetleri, yaralıları gösterdi, b) Kulelerde insanların dehşet anlarını canlı yayımladı, c) Ölen yakınlarının acılı sahnelerini aktardı.
Ama bunu yaparken bazı ölçüleri dikkate aldı. Uzaklık, süre, tekrar etmeme, kamu yararı gibi.
Toplu şiddetin söz konusu olduğu durumlarda, "ben ceset göstermem" deyip işin içinden çıkılmaz. Soru, "göstermek veya göstermemek" şeklinde sorulmaz çünkü. "Neyi, ne kadar, ne zaman, nerede ve nasıl göstermeliyim ve bunu neden yapıyorum?" sorusu, doğru olan ve her seferinde yeniden sorulması gereken sorudurr. Bosna’daki toplu mezarları, Ruanda’da katledilmiş erkekleri, Filistin’de İsrail kurşunuyla yere serilen çocuğu göstermek zorundasınız. Şiddetin büyüklüğünü okurla paylaşmak, okuru ve karar vericileri tartışmaya, kamuoyu oluşturmaya ve kötülükleri, acıları, adaletsizlikleri ortadan kaldırmaya yönlendirmektir. Körfez Depremi’nde yürek paralayan görüntüler yayımlanmasaydı, bu kadar yoğun bir iç ve dış yardım kampanyası olur muydu? Garih konusunda ise düşüncem şu: Haberin içeriği sadece yazıyla veya deforme resimlerle anlatılabiliyor idiyse, görüntüye hiç gerek yoktu. Görüntülerin zaten Milliyet’in elinde olduğundan okurların bir şüphesi olduğunu hiç sanmıyorum. "Nasıl vermeli?" sorusu, işte bu yüzden çok önemli.









28 Şubat 2020 Magazin Haberleriİşte magazin gündeminin öne çıkan gelişmeleri...

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber