Dünyaca ünlü sosyal bilimci Prof. Dr. Şerif Mardin, İslami İlimler Araştırma Vakfı tarafından 17 - 18 Kasım günleri İstanbul’da düzenlenen “Modernleşme, İslam Dünyası ve Türkiye" konulu sempozyumda bir konuşma yaptı. Biraz kısaltarak dikkatinize getiriyoruz.
Genel hatlarıyla modernleşme gibi çapraşık bir süreci, bizlere ayrılan zamanda sizlere sunmayı imkan dahilinde görmüyorum. Bundan dolayı da önemli gördüğüm üç nokta üzerinde durup, modernleşmenin özellikleri hakkında - biraz da Türkiye’ye yansıması konusunda - düşündüklerimi aktarmaya çalışacağım. Bunları:
1) Sivil toplum süreciyle; 2) Jürgen Habermas’ın işaret etmiş olduğu gibi, bir kamu alanının teşekkülü, yani toplum, insan, sanat ve bilimin serbestçe tartışıldığı bir toplumsal platformun oluşmasıyla; 3) İsmini ancak “uçmak" olarak tanımlayabileceğim, özgün, sıradışı fikir imal edebilmeyle ilgili gelişmeler olarak tanımlayabilirim.
HürriyetlerModernleşmenin temeli saydığım bu üç öğenin birincisini açmaya çalışayım: Sivil toplum kavramının üniforma giymek ya da giymemekle ilişkili olmadığını artık biliyoruz. Meselenin köküne inerek, bunu Batı’nın toplum tarihinin bir özelliği olarak incelediğimizde, sivil toplum en genel anlamda, Batı mutlak monarşilerinin bütün güç ve çabalarına rağmen, kontrollerinden kaçan ve bu anlamda özerk bir sürecin şekillenmesini sağlayan güç olarak algılanabilir.
Diyebiliriz ki Batı’nın orta zamanlarında şehirler kendi işlerini gören, kurumlaşmış, kendilerine bir hak olarak bağışlanan yüksek kale duvarları arkasında kanun yapan, kendi askeri gücü olan milisten güç alarak krallarla pazarlığa girebilen varlıklar, tüzel kişiliklerdir.
Hürriyet dediğimiz nesne önceleri bu şehirlere bağışlanan, o zamanlar çoğul şekliyle kullanılan “freedoms", yani hürriyetlerden oluşmaktadır. İkinci bir özellik, bu şehirlerde oturan kişilerin şehirli olarak zamanla kendileri için kolektif bir bilinç imal etmiş olmalarıdır.
Hak arama geleneğiMonarşiler güçlendikçe, onların bu ayrıcalıklarını bütün imkanlarını kullanarak kemirmeye çalışmışlar ve bir dereceye kadar başarılı olmuşlardır. Fakat mahalli güçlerin yapılaşan idari kurumlarını hiçbir zaman tam silememişlerdir.
Kralların bu konudaki kısmi başarısızlığı üç şekil almıştır: 1) Fransa’daki “parlements" gibi birçok özerk kurum ayakta kalmıştır; 2) Eski kolektif bilincin verdiği cesaret ve devlete karşı hak arama geleneği sürmüştür; 3) Ve - bizde hemen hemen hiç bilinmeyen bir nokta - her iki tarafın da saygı gösterdiği bir kamu hukuku ortaya çıkmıştır.
Bu kamu hukuku eskiden beri iki taraf arasında yapılan pazarlıkların ürünüdür. Her iki tarafın da menfaati icabı saygı gösterdiği bir hukuktur. Başka bir ifade ile, kamu hukuku yarı yarıya aşağıdan gelen bir ivmeyle meşruluk kazanan ve daha önemlisi devlete karşı hak iddia edilmesini mümkün kılan bir öğe olarak çalışmıştır. Hatta Fransa İhtilali çok eskilerde edinilmiş bu haklara dair bir nostalji patlaması olarak da görülebilir.
Buna karşın Türkiye’de kamu hukuku daha çok tepeden inme bir ivmeyle şekillenmiştir. Bizde hukuka saygının zaafı, bu gibi tarihi bir başlangıç farklılığından ileri gelmektedir.
Üzerinde duracağım ikinci nokta, hürriyetlerin şekillenmesini mümkün kılan diğer bir süreçtir. Bu süreç Avrupa’da 17 - 18. yüzyıllarda belirmiştir. Bu da merkez tarafından tehlikeli sayılabilecek fikirlerin, tartışılmalarını mümkün kılan kendine
has bir ortam oluşturması ve bütün engellere rağmen kendini kabul ettirmesidir.
Habermas’ın ifadesiyle 17 - 18. yüzyıllarda bir kamu sorunlarını tartışma alanı oluşmuştur. Devletin dışında, fakat devletin de ister istemez kabullendiği özerk iktisadi gelişmelerden yararlanan kimseler, yeni topluluk odakları meydana getirmişlerdir. Bunlar, fikir adamlarının toplandığı kahvehanelerden bilimsel derneklere, felsefi grup ve ekollere kadar yayılmıştır.
‘Şeytaniliğin yaratıcılığı’Bu da bölük pörçük bir girişim değildir. Fikirleri tenkit, cesaretle deşme söylemi Batı Avrupa düşünürlerinin mektupla, kitapla, aynı yerlerde karşılaşma ile, üniversite içinde ve dışında gelişen sistematik ve yarı kurumlaşmış bir söylemdir. Türkiye her ne kadar fabrika işletiyor, üniversite kuruyor, kitap basıyorsa da bu eleştirel yapılanmadan yoksun kalmıştır. Bu konuda ilk adımlar ancak
son birkaç sene içinde atılmıştır.
Üzerinde hiç durmadığımız bir önemli nokta, “uçmaönın Türkiye’de meşru sayılmamasıdır. Bundan bir hayli önce, Batı’nın anlayışında “demon" kavramının bir taraftan ürkütücü, fakat diğer taraftan yaratıcı bir öğe olarak anlaşıldığını yazmıştım. Önemi dolayısıyla burada altını çizdiğim bu kavramı mümkün olduğunca kısa bir şekilde tanımlamak gerekirse, buna “şeytaniliğin yaratıcılığı" diyebiliriz.
Türkiye’de, İslam’da, Osmanlı’da “şeytan" vardır, fakat “şeytaniliğin yaratıcılığı" fikri olmadığı gibi, bunu düşünmek bile günahtır. Batı’daki “demon" kavramıysa, yıkıcılığıyla birlikte - bu sayede diyelim - özgün bir anlayışı yaratabilen, insanın iki taraflılığını bir suç olarak değil, bir özgünlük kaynağı olarak tanımlayan bir anlayıştır.
Burada “şeytan" kavramını Kitap’ta bize sunulan varlık olarak kullanmadığımı; mecazi manada, insanın bir arka planına işaret etmek istediğimi belirteyim. Bu arka plan bizde, Batı’nınkinin aksine bir şekilde, suça yakın bir itiş olarak görülür.
Bizde ‘uçan’ yazar bulunmuyor
Batı’da “demonöun yaratıcı gücünün meşrulaştırılması, Romantizm adı verilen hareketle gerçekleşmiştir ve bugüne kadar gücünü sürdürmektedir. Romantizmin ortaya attığı bir anlayış, insanların iyi ve kötü, suçlu ve suçsuz gibi iki ayrı kategoride yargılanmaması gerektiği, aksine bu iki kategorinin içiçe yaşadığı, bazen de insanın içinden gelen itişlerin iyiye mi, yoksa kötüye mi yol açacağının anlaşılamayacağıdır.
Romantizmin bu tutumunun iki sonucu olmuştur. Birincisi, bazen bize çok kötü gibi görünen bir kişinin pekala kültüre katkıda bulunabileceği fikri. Baudelaire ve Rimbaud “lanetlenmiş" şairlerdir, fakat özellikleri kötü ile uğraştıkları zaman bunu bir suç olarak algılamamış olmaları ve daha da önemlisi bayağılığa düşmemiş olmalarıdır. Bundan dolayı “lanetlenmiş" fakat aynı zamanda Batı’da son derece saygın kişilerdir. Bu saygınlık zamanla oluşmuştur.
‘Lanetli’ fakat saygınBizde Baudelaire gibi “uçan" bir yazar yoktur ve kültürümüz Baudelaire ve Rimbaud’ları yaratmaz. Bu da bir kendi kendini sansürden başka bir şey değildir. Oysa bu tipte kişileri olmayan topluluk, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi, idealizm ile bayağılık arasında gidip gelmeye mahkumdur.
Genellikle Türkiye’de düşünceye konan sansürün bir dış sansür olduğu anlatılmıştır, ben ise devam eden bir iç sansürün buna sebep olduğunu sanıyorum. Hayal gücü bir şekilde sansürlü olan yazar Borges gibi yazamaz, romanları bir yaşlı gözlü serzenişten öteye gidemez. Freud’ün, Lacan’ın ve Foucault’nun ne dediğini anlayamaz, postmodernizmden bahsettiği zaman da bir modayı tanımlamaktan ileri gidemez. Bu sonuçları belki de önemsiz olarak görebilirsiniz. Önemini bir örnekle arz edeyim:
Nobel mükafatı kazanamadığımız zaman bunu lütfen Türklere karşı yapılmış bir Haçlı Seferi olarak değerlendirmeyelim. Yazılarında iyi - kötü kişiliğinin iki taraflı keskin bir kılıç, içiçe geçmiş iki öğe olduğunu anlamayan romanda, kahramanın içinde saklı olan iyilik tarafının eninde sonunda herşeye rağmen ortaya çıkmasından bahseden yalın muhayyileli yazar zaten Nobel ödülü kazanamaz. Necip Mahfuz bu basitlikten kurtulduğu için Nobel ödülü almış olsa gerek.
İnsan anlayışıBaşlangıçta söz konusu ettiğim üç süreçten ilk ikisini anlama ve kullanma seviyesine geldiğimizi sanıyorum. Fakat Batı konusunda artık bir dini anlayıştan olduğu kadar bir insan anlayışından kaynaklanan görüşü de kaale alarak hüküm vermek gerekir. Bir daha altını çizeyim: Bu insan portresini anlamak, onu olduğu gibi kabul etmeyi gerektirmez. Batı’nın bu anlayışını anlamadan modernlikte nerede olduğumuzu kestiremeyiz.