Geri Dön

İnisiyatif Türk siyasetinde

İnisiyatif Türk siyasetinde

İnisiyatif Türk siyasetinde

       PKK lideri Abdullah Öcalan'ın İtalya'da yakalanmasından bu yana Avrupa ülkelerinde takınılan tavırlar ve son olarak Apo'nun mahkeme kararıyla serbest bırakılması Türkiye'de şiddetli tepkilere neden oldu. Yapılan yorumların birçoğunun ortak noktası, Avrupa'nın Türkiye'yi hedef alan gizli planları olduğu. Avrupa Kürt kartını oynamak amacı ile PKK'ya hayırhah mı davranıyor? İşin içinde Avrupa'nın ABD'ye karşı alternatif Kürt politikası geliştirme amaçları mı var?
       Öcalan'ın yakalanmasından bu yana olan gelişmeler, İtalya ve Almanya hükümetlerinin ve kamuoylarının reaksiyonları bize, Avrupa'nın bir Kürt planı olduğu izlenimini vermiyor. Öcalan'ın İtalya'ya gidişi, her ne kadar bir kesim İtalyan politikacının yardımıyla olmuşsa da, İtalyan hükümetinin o günden bu yana tek kelime ile çaresizliği, en azından İtalya hükümetinin bu plan içinde olmadığını gösteriyor.
       İtalya hükümeti, yakalamanın Almanya'nın iade talebine dayandığını belirterek Almanya'nın kapısını aşındırıyor. Almanya iade talebinden vazgeçiyor ve Apo'yu kesinlikle istemiyor. İtalyan Dışişleri bakanı Öcalan'ı geri gönderme imkanlarını araştırmak için Rusya'ya gidiyor. Söylentilere göre ABD'ye bile teklif gidiyor.
       İlgili Avrupa hükümetlerinin her gün izlediğimiz çaresizlikleri, karşılaştıkları bu beklenmedik durumla ilgili herhangi bir konseptleri olmadığını gösteriyor. Politikaları, başını belaya sokmama arzusuyla gösterilen reaksiyonlardan ibaret. Öte yandan, Avrupa ülkelerinin yarısı bile ilgilenmiyor konu ile. Ortada bir plan olsa, eşgüdümlü olarak seslerinin yükselmesi gerekmez miydi?
       Alman hükümeti iki ortaklı; büyük ortak sosyal demokratlar da iki başlı oldukları izlenimini veriyor. Alman iç politikasını yakından izleyenler, bu hükümetin dış politika planları yapacak halde olmadığını görebilir. Öcalan'ın yakalanmasından hemen sonra federal milletvekili olarak (bu makalenin yazarlarından biri olan) Cem Özdemir'in ortaya attığı, Öcalan'ın uluslararası bir mahkemede yargılanması fikrine Alman politikacılarının can simidi gibi sarılmaları, birkaç gün sonra bunun zorluklarının ortaya çıkmasıyla tekrar başgösteren çaresizlik, bırakın bir planı, PKK ve Kürt sorunu konusunda bir konsept de olmadığını gösteriyor.
       Türkiye'de "dostlar - düşmanlar" ayrımı temelinde analiz yapmak bir gelenek. Böylece başkalarını anlamak, en önemlisi kendinizi sorgulamak zahmeti ortadan kalkıyor. "Avrupa Sevr'i diriltmeye çalışıyor" denilmekte. Peki Almanya Sevr'de masanın neresinde oturuyordu? Geçen yüzyılda bazı Avrupa devletleri "hasta adamı" boğazlamak istiyordu. Türkler bunun travması ile yaşıyorlar hala. Ama Avrupa birlik değildi bu konuda. Nitekim Osmanlı'nın bir süre daha ayakta kalabilmesi, Avrupa devletlerinin aralarındaki çıkar çatışmalarına bağlanır.
       Şunu vurgulamak istiyoruz: Avrupa'nın Kürt sorunu ve PKK konusunda bir konsepti yok ve inisiyatif Türkiye'ye düşüyor. Yıllardır kan ve gözyaşı ile yaşayan bir ülkenin, tam da bugünlerde bir konsept geliştirmesinin zor olduğunu bilmekle birlikte, ortada gerek Avrupa gerekse Türkiye açısından bir tıkanma gördüğümüz ve bunun sonuçlarından endişe duyduğumuz için, konunun sahibi olması itibariyle Türk kamuoyunda bu tartışmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.
       Avrupa'daki bazı bakış açılarını aktarmak istiyoruz: Öncelikle Avrupa kamuoyunun ortada bir Kürt meselesi gördüğünü, altını çizerek belirtmek gerekir. Ancak bu noktada Avrupa kamuoyu genelde Turgut Özal'dan, ne de Süleyman Demirel ve Erdal İnönü'nün 1991'de Diyarbakır'da yaptıkları "Kürt realitesini tanıyoruz" açıklamalarından öte bir noktada değil. Problem, bizim gözleyebildiğimiz kadarıyla ve kimi Türk yazarlarının da vurguladıkları gibi, Türkiye'nin bu noktada geriye gitmiş olmasından kaynaklanıyor. O yılların kavrayışıyla veya Mesut Yılmaz'ın 1995 seçimleri öncesinde Yaşar Kemal ile yaptığı görüşmede benimsediği yaklaşım ile Türkiye bu konuda inisiyatifi yakalayabilirdi.
       Eğer Türkiye'de 1990'ların başında esen rüzgarlar bugün yeniden canlanırsa, bu, herhangi bir konsepti olmayan Avrupa'nın tavrının biçimlenmesini de kolaylaştırır. Eğer "dostlar - düşmanlar" klişesinin ötesine geçip durum anlaşılmak isteniyorsa, Avrupa'nın PKK'yı ve Öcalan'ı genel bir siyasi hadisenin terörle karışık bir parçası olarak gördüğünü kabul etmek ve ardında başka bir niyet aramamak gerekir. Elbette ki Avrupa toplumlarında Türkiye'nin bölünmesini isteyen çevreler vardır, ama bunlar hiçbir yerde iktidarda olmayan, böyle bir konuma gelme şansı da hiç bulunmayan marijinal kesimlerdir.
       Eğer Türkiye'de binlerce köy boşaltıldı ve yüzbinlerce insan Avrupa'nın yolunu tuttuysa; terörizmi bir avuç çılgının eylemi olarak tanıyan Avrupa onbinlerce insanın katıldığı sayısız eylemle sarsılıyorsa, Avrupa'yı anlamak zorunluğu vardır.
       Türkiye yedi yıl aradan sonra "Kürt realitesini" hatırlamak zorunda. Ne "Kürt realitesi" ne de "Kürt sorunu" Avrupa'da icat edilmedi. Sorun, Türkiye'nin sorunu. Ama Kürt mülteci akını ile başlayan ve Öcalan'ın İtalya'ya gelmesi ile gelişen bir süreçle, Avrupa'ya ihraç edildi.
       Avrupa ülkeleri bir gün "düşman", öteki gün "dost" olamaz. Avrupa'daki Türk medyası "Sosyal Demokrat ve Yeşiller göçmen Türkler için iyi, ama Türkiye için kötü" diyorsa, bu ancak şizofrenik bir analiz olur. Bu yaklaşım yüzünden Avrupa'da Türkiye'nin lehine kimi gelişmeler maalesef gözlerden kaçıyor. Federal Almanya yılbaşından itibaren AB dönem başkanlığını üstlenmekte. Federal Dışişleri Bakanı Fischer, göreve başladıktan sonra kendisinin dış politikada sürekliliği esas aldığını söyledi, ancak yalnızca Türkiye konusunda eski hükümetin dış politikasını devam ettiremeyeceğini belirtti. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınması konusunda Kohl hükümetine kıyasla temelden farklı ve olumlu görüşleri Fischer ifade etti. Ancak Türkiye bu mesajı alamadı. Bu mesaj Türkiye'nin gerçekten bir Güney Avrupa ülkesi olduğu mesajıdır. Türkiye için bunun alternatifi izolasyondur, Irak benzeri bir konuma sürüklenmektir.
       Türkiye çağdaş çoğulcu demokrasi ve insan hakları anlayışı ile vatandaşı ile olan sorunlarını çözmeye koyulursa ve gerginliği düşürücü stratejiler geliştirebilirse, karşı karşıya olduğumuz sorunun siyasi boyutları giderek dumura uğrayacaktır. Böylesi politikalar kanımızca Avrupa'dan sadece destek bulacaktır. Bu durumda Avrupa da hiç istemediği ve sonuçlarından rahatsız olduğu bir yükten kurtulacaktır.
       Türkiye'nin bölünme ihtimali yoktur. Türkiye güçlü bir ülkedir. Türkiye herhangi bir savaş kaybetmiş değildir ki, birileri onu bölebilsin. Hiçbir Avrupa hükümetinin böyle bir niyeti de yoktur, gücü de. Bugünün 1919'e benzer hiçbir tarafı yoktur.
       Türkiye'nin meselesi akan kanın durmasıdır. Akan kanın durması için ne yapılacaktır? Türkiye Cumhuriyeti'nin deeskalasyon stratejileri nelerdir? Türkiye bu konularda kafa yormadığı takdirde, Avrupalı siyasiler her gün herhangi bir hariciye memuruna dahi danışmadan, herhangi bir konseptin parçası olmayan yeni bir laf bulacaklardır. Hatta akan kanın durmasına hiçbir katkısı olmayacak "uluslararası konferans" gibi (hükümetlerden de kaynaklanmayan) cahilane tezleri de ileri sürebileceklerdir. Türkiye ise, Avrupa kamuoylarındaki farklı yaklaşımlar arasındaki bariz farkları, kimi siyasilerin fikirleri ile hükümet politikaları arasındaki ayrımı görmekten aciz kalmaya, "düşman" teorileri üreterek İtalyan malı buzdolaplarını parçalamaya devam edebilir; korkarız terör de sürebilir.
       İnisiyatif Türk siyasetine düşüyor.

       Kasım 1991 seçimlerini kazanan Başbakan ve DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel, kısa bir süre sonra Baxşbakan Yardımcısı ve SHP Genel Başkanı Erdal İnönü ile birlikte Güneydoğu'yu ziyaret etti. 8 Aralık 1991 tarihinde bu yazıda sözü edilen Diyarbakır konuşmasını yaptı. Bu konuşmada Başbakan Demirel, şunları söyledi:
       "Şimdi bu bölgede Kürtçe konuşan vatandaşlarımız var. Irak'ta da Kürtçe konuşanlar var. Irak'ta Kürtçe konuşanlara biz hiç ilgi göstermedik. Halepçe oldu. İlgilenmedik. Ama Bulgaristan'da Türkler sorunu çıktı; 'Bir lokma ekmeğimiz var onu da paylaşırız' dedik. Şimdi, Bulgaristan'daki Türkler kardeşimiz, Güneydoğu'daki insanımız da kardeşimiz. Güneydoğu'daki insanımız kardeşimizse, Kuzey Irak'ta onların kardeşleri de kardeşimiz olmalı.
       Kürt kimliği diyoruz. Artık buna karşı çıkmak mümkün değil. Türkiye Kürt realitesini tanımak zorunda. Artık 'Sen Kürt değilsin Türksün, Orta Asya'dan beraber yola çıktık, dillerimiz yolda değişti' falan diyemeyiz. Bu devleti beraber kurmuşuz. Osmanlı dağıldığında iki büyük kavim kalmış. Türkler ve Kürtler. Devletimiz üniter, azınlık yok. Hepimiz bu ülkenin sahibiyiz. Türkiye'de Kürtçe konuşan vatandaş da herşeyin sahibi. Olaya böyle yaklaşmalıyız..." (Bkz. Milliyet'in "Demirel: Kürt kimliği reddedilemez", Hürriyet'in "Cesur mesajlar" başlıklı haberleri, 9 Aralık 1991.)




İlginç soba görenleri şaşkına çeviriyorTekirdağ’ın Çerkezköy ilçesinde Erzurumlular Derneği’ne ait çay bahçesinde iş yeri çalışanlarının projesini çizerek keşf ettiği soba, görenleri şaşkına çeviriyor. Hem elektrik hem de kömürle çalışan soba, içerisine dizayn edilmiş semaver ve kuzine ile birden çok işlev görüyor.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber