Bir filme sığmayacak devasa ‘sanat ağacı’

Neşet Ertaş’ın türküleri milyonların diline pelesenk oldu, hakkında kitaplar yazıldı, belgeseller çekildi. Şimdi filmiyle gündemde olan sanatçının 74 yıllık ömrü ders niteliğinde anılarla dolu

Bir filme sığmayacak devasa ‘sanat ağacı’

Yapımcı Mustafa Uslu, Prof. Erol Parlak’ın iki ciltlik eseri ‘Garip Bülbül, Neşet Ertaş’ı sinema filmi yapmaya karar verdi. Neşet Ertaş ailesinin “Bizim iznimiz yok” çıkışına karşın Dijital Sanatlar’ın hedefi Ocak 2022’de çekimlere başlayıp, 2022 sonbaharında ‘Garip Bülbül, Neşet Ertaş’ı vizyona sokmak. Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin kurucusu ve rektörü Prof. Erol Parlak’ın hakkında ansiklopedi kıvamında iki ciltlik eser yazdığı Neşet Ertaş’ı bir filmle anlatmak mümkün mü?

Çünkü Neşet Ertaş, Parlak’ın da yazdığı gibi Abdal kültürü ve müziğinin bir sanatçısı değil, adeta bir ‘sanat ağacı’; kökleri toprağın derinliklerinde, dalları gökleri kucaklarcasına arşa uzanan bir medeniyet çınarı. Neşet Usta’nın çoğu ders niteliğinde o kadar çok anısı var ki, işte onlardan bazıları...

Zeki Müren’in başını duvara vurduran ses

Bu da Neşet Ertaş’ın bizzat kendi anlattığı, YouTube’da kaydı olan ilginç Zeki Müren anısı: “Yanıma gelen adam, ‘Zeki Müren seni aratmadık yer komadı’ dedikten sonra beni Ankara’nın kırsalında bir gazinoya götürdü.

Ben çalıp, söyledikçe Zeki Müren içti. Biraz ara verdikten sonra tekrar sazı elime aldım. Artık üç saat mi çalmışım, dört saat mi bilmiyorum, Zeki Müren içe içe mecnun oldu. Saçı, başı dağıldı. ‘Aman aman yandım aman’ diye bir söylemeye başladı, benim saatlerce çalıp, söylediklerim yanında hiç kaldı. Ardından ‘Zahide’ye girince bana da fırsat doğdu. ‘Zahide’nin ilk kublesini okudu, ikinci kublesini de ben yakaladım canım...  Rahmetli ‘Olamaz böyle şey’ diyerek, kafasını nasıl duvara vurmaya başladı anlatamam. Yanındaki adam, ‘Aman efendim yapma’ dedi, ama o devam etti.”

Bir filme sığmayacak devasa ‘sanat ağacı’

Irgatlara tarlada konser

Neşet Usta’yla Mahzuni Şerif, konserden çıkınca ırgatları görür pamuk tarlasında... Sanatçı, önce toprağı selamlar, sonra Adana’da konserden aldıkları gazete kağıdına sarılı iki balyaya uzanır. Birini alıp, ırgat başına verir, gariplere dağıtmasını söyler. Usta, ırgatların bir saat sonra yemek molası vereceğini öğrenince, “Biz şu ağacın altında çalıp söyleyeceğiz, isterseniz gelin” der. Mahzuni, “Bu ne şimdi?” diye sorunca Neşet Usta’nın yanıtı şu olur:

“Hep zenginleri mi mutlu edip, eğlendireceğiz? Bir de garipleri eğlendirek.”

Öyle de yaparlar. Bir ağacın gölgesinde ırgatlara müzik ziyafeti çekerler.

Bir filme sığmayacak devasa ‘sanat ağacı’

Türkü yaktığı aşkına 30 yıl sonra kavuştu

2005’ten ölümüne kadar Neşet Ertaş’ın menajerliğini yapan Gülümsün Sarıkaya, 2013 yılında kişisel arşivini Anadolu Ajansı’na açana kadar pek dillendirilmeyen sanatçının büyük aşkında sıra...

Sarıkaya, birlikte fotoğraflarını paylaşıp, “Neşet Usta, son 10 yılını Seyhan Hanım’la paylaştı. Çok iyi anlaşıyorlardı. Taze bir aşk vardı. Ona kendi şivesiyle ‘Ayşa’ derdi. Neden ‘Ayşa’ diye sorunca, ‘Dükkanın iyisi köşe, odunun iyisi meşe, kadının hasıdır Ayşa’ dedi” açıklaması yapana kadar adeta yok sayılan Neşet Ertaş’ın 30 yıl sonra kavuştuğu platonik gençlik aşkı nasıl başladı,
nasıl sonlandı?

Neşet Ertaş ve Mahsuni Şerif’i Kayseri’de dinleyen şehir eşrafından biri, bağ evine davet eder ikisini...

Evin, yüzünde benler olan kızını görür görmez çarpılır sanatçı ve ilk fırsatta ona, “Sana gönlümü kaptırdım” der. Kız, “Sen evlisin” deyip, sanatçıyı reddeder. Ancak Ertaş, unutamadığı o kıza bir türkü yakar.

Sanatçı, ‘Dane Dane Benleri Var’ türküsüyle ikna eder genç kızı.

Ancak iki aşık kavuşamadan Neşet Ertaş felç geçirip, ardından Almanya’ya gider.

Sanatçı, 30 yıl sonra Türkiye’ye dönmeye karar verince, ortak arkadaşlarından alır telefonunu ve arar onu. Eşinden çoktan boşanmıştır sanatçı...

İzmir’deki telefon açılır açılmaz, “Ben Neşet Ertaş, Seyhan Hanım’la görüşebilir miyim?” deyince bir çocuk sesi yankılanır ahizeden:

“Babaanne seni biri arıyor, Neşet Ertaş’mış.”

Şak diye kapatır telefonu sanatçı, büyük bir mahcubiyetle.

Seyhan Hanım, ortak arkadaşlarını arayıp öğrenir, 30 yıl sonra gelen bu telefonun sebebini.

Neşet Ertaş, Erol Parlak ve Burhan Bayar’la birlikte İzmir Havalimanı’na indiğinde onu karşılamaya gelenler arasında Seyhan Hanım ve torunları da vardır.

Kavuşamayan gençlik aşkının kahramanları artık 70’li yaşlara geldikleri için çocukları kadına, “Anne git, karşıla. Babamız hayatta olsaydı o da sana izin verirdi” der. 30 yıl sonra kavuşan, yarım kalan gençlik aşkının kahramanları Neşet Ertaş son nefesini verinceye kadar bir daha hiç ayrılmadı.

Bir filme sığmayacak devasa ‘sanat ağacı’

Felç geçirdi, bağlamayı bıraktı, davula başladı

Neşet Ertaş, 1970’li yıllarda Ahu Pavyon’da saz çalarken sol tarafına felç iner. Hemşehrisi Dr. Mehmet Ali Altın’ı arar. Gece saat üçte yatağından kalkan doktorun onu götürdüğü Hacettepe’de müdahale için gerekli cihaz yoktur. Biri, “İsviçre’de eğitimden dönen bir doktor gelirken o cihazdan getirdi” der, ama evini bilen yoktur. Dr. Altın, gece yarısı lapa lapa kar yağarken doktorun yaşadığı mahalleye gider ve kapıları tek tek çalar. Altın, sabaha karşı doktoru bulur, cihazı alıp, hastaneye döner. O cihazla Neşet Ertaş kurtarılır, ama sol tarafı bir süre felçli kalır. Bağlama çalamayan sanatçı, ekmek parası için orkestrada davul çalmaya başlar.

Neşet Ertaş, davul çaldığı solistlerin kendi eserlerini bile deforme ettiklerini, öldükten sonra annesi için yazdığı ‘Neredesin Sen?’i oyun havasına dönüştürdüğüne tanık olunca kahrolur, küser. Davul çalarak geçinecek para kazanamaması da bardağı taşıran son damla olur. Türkiye’yi terk edip, Almanya’ya giderek, tedavisini orada sürdüren sanatçı, bağlama çalmaya başlayınca gönül borcunu ödemek için ‘Dr. Mehmet Ali Altın’ diye bir türkü besteler.

Çocukluğumun gözdesi buz gibi acı su kurudu

Çocukluğum Vakfıkebir Ballı Köyü’nde, gençlik yıllarım Trabzon’da geçti. Okullar tatil olunca, herkes yaylaya giderdi. Bizim de yaz ayları çıktığımız evimiz vardı, ama köyümüzün sınırları içindeydi, o yüzden yayla evi sayılmazdı.

O yüzden her yaz bayılırdım dayılarımın Karadağ’ın eteklerinde yaylalarına gitmeye. Saatler sürerdi yaya yolculuğu, ama değerdi. Çünkü dönüşte, yol boyunca susadıkça doya doya içtiğimiz soğuk suları, yerden fokur fokur kaynayan ‘acı su’dan iki yudum içene kadar dudaklarımın nasıl donduğunu, çam ağaçlarından sakız topladığımı anlatırdım arkadaşlarıma.

Yıllar sonra aynı yaylalara bu kez otomobille gittim, nasıl bir hayal kırıklığı yaşadığımı anlatamam.

Güzelim yaylaların o bakirliği gitti, her yer derme-çatma ‘yaylakondu’ oldu!

70’li yıllarda yol boyunca kana kana içtiğimiz suların yerini, pet şişede su satan büfeler aldı.

Menteşe Yaylası yakınındaki o ‘acı su’yu aradım, ama bulamadım. Acı suyla birlikte çocukluğumun yayla anıları da yok olup gitti.

Ağaçların yerine fidan dikmek mümkün, ama kuruttuğumuz ‘yarının suyu’nu geri getirmek imkansız. Doğanın, bize gelecek nesillere olduğu gibi bırakmamız için atalarımızdan miras olduğunu unutmayalım ve emanete hıyanet etmeyelim.

GÜNÜN SÖZÜ

“Asalet; boyda değil soyda, incelik; belde değil dilde, doğruluk; sözde değil özde, güzellik; yüzde değil yürekte olur.” (Mevlana)