Boşanma davaları artmaya devam edecek mi?

13 Kasım 2020

Son dönemde boşanma davalarının yükselişi toplumsal bir gerçek. Aile kurumunun geleceği, alışılagelmiş sosyal yapının devamı için haberler, gelişmeler pek de iç açıcı değil. Ancak bir de madalyonun diğer tarafı var.

İlişkisinde saygısı yitirmiş, kocası tarafından aşağılanan, arzulanmadığı hissettirilen, kendi beklentilerinin sürekli karşılanmasını bekleyip bir teşekkür bile etmeyen ki bu örnekleri çoğaltabilirsiniz bir insan ile evlilik neden sürdürülür? Hele bir de şiddet, hakaret var ise… Erkek ya da kadın demeden.. Ancak genelde sürdürülür çünkü kadının ekonomik özgürlüğü yoktur ya da bu yaşadıkları çevresi tarafından normalleştirilmiştir. Çaresiz hissettiği, daha iyisini yaşayamayacağına olan inancı sürdürtür o her gün içini kanatan evliliği. Ancak bir yerde dur diyebilen dur der ve ülkemizde boşanma davası dilekçelerinin ezici çoğunluğu kadın tarafından verilir çünkü erkeğe göre bir sorun yoktur ve evlilik dediğin de budur. Kadın izler, tartar ve sonunda kararını verdikten sonra dönüşü yoktur.

Elalem ne der? ‘den insanı yok eden törelere, davul bile dengi dengiden yaşı geçmeden evlenilmeli kabulüne aşkı tüketen, bugünkü sorunları başlangıcındaki yanlışlardan kaynaklanan milyonlarca ilişki var. Dünyanın dört bir yanında. Yaşamın sadece günlük yaşamdan ibaret olduğunu sananların dünyasında. Evlen, zengin ol, daha güzel daha mutlu ol,… Acaba?
Her yazıda bile sıkılmadan önermeye devam edebilirim Truman Show filmini… Sahne yıkıldı, stüdyo dağıldı. Şu sorunun cevabını bir kez daha bugünün kabulüyle sormak zorundayız. Neden evleniyoruz?
Her sabah sarılarak uyanmak istediğimiz, hayallere ortak olduğumuz, soğukta sarılıp kahvemizi içtiğimiz, gözlerinde kaybolduğumuz insan ile iyi günde kötü günde beraber olmak için değil mi? Daha da hatta çok daha önemli olan, senin yaşamak istediğin yaşamın içinde yaşamak istediğin senin ilişkini bulmuş olmak değil mi? Peki o hayaller bizim mi? Ya da tüm hayatımızı şekillendirmiş olan gerçeklikler? Örneğin erkeğe bakir misin diye soruyor olsaydık bugün evlilikleri, sorunları farklı konuşuyor olur muyduk?

Kuşaklar arası fark 3 yılın altına düşerken bizim geçmişten taşıdıklarımızı artık gelecek nesillere dayatamayız ama güzelliklerini, değerlerini anlatabiliriz evliliğin ve paylaşılanların. Evliliğin esaret değil çoğalmak olduğunu. Her şeyden daha önemlisi birlikte olmaya karar verdiğin insanı olduğu gibi kabul etmeyi. Değiştirmeye çalışmadan, bir tarafın diğerini kendisine benzetme çabasına girişmeden.

Hiçbir gerçek ilişki düşünerek, hesaplayarak, strateji yazarak yaşanmıyor. Olduğu gibi, akışında olduğunda insan sorgulamak zorunda kalmıyor. Boyuna posuna, işine gücüne, inancına mezhebine bakmadan yaşanıyor aşk. Kurallara boğulmadan, şartlarla kafese sokulmadan… Öldürme sahnelerinin özgür, öpüşme sahnelerinin yasak olduğu bir dünya aşkı konuşamaz.

Evliliği, aşkı bir modelin içine oturtup yaşanırsa böyle yaşanacak denilemez. Herkesin aşkı , yaşamak istediği farklı. Yaşamak istediğin ilişkiyi yaşayabildiğin insan da senin için doğru insan. Nokta.

Yazının devamı...

Çocuğunun Yaşaması Sadece Paraya Bağlıysa Ne Yaparsın?

9 Kasım 2020

Bu soru ilk başta sana anlamsız gelebilir anca SMA hastası çocuklarının ailelerinin her gün cevabını aradıkları soru bu. Çocuklarının hayatı sadece tedavi için gerekli paranın toplanmasına bağlı ve her biri için milyonlarca lira gerektiren tedavi masrafı toplanamadığında kucaklarındaki yavrularını toprağa teslim ediyorlar.

Böyle bir gerçekliğimiz varken hangi başarı, hangi zafer, hangi insanlık… Dünyada ordulara silaha ayrılan paranın bırakın tamamını bir bölümüyle bile dünya üzerindeki insanlık dramlarının neredeyse tamamı ortadan kalkabilir. Göçmen teknelerinde boğulan çocuklar, enkazdaki bebekler, hastanelerde umut bekleyen, adaletsiz dünyanın dayattığı yaşama tutunmak için kaybolanlar…

Lütfen biraz empati… Çocuğun kucağında, gözlerini bakıyorsun ve biliyorsun ki o para birkaç ay, hafta içinde toplanamazsa çocuğunu toprağa vereceksin. Bu süreçte de her an çocuğunu kaybedebilirsin. Hiçbir bahaneyi kabul etmiyorum. Ne devlet, ne ilaç firmaları, ne de başka bir merci veya sebep. Bu çocukların vebali hepimizin üzerinde. Belki SMA ile ilgili bir şey okuduğunda, gördüğünde şimdi durumu daha iyi anlayacaksın.

Uygar dünya, gelişmişlik, refah her biri her konuşma, her imza, her seçim safsata gerçeklik insanlık adına böyle yaşanırken. Birbirini öldürmek için silah üreten bir dünyanın kendisine uygar demesi gerçekten trajikomik değil mi?

Savaşlarda ölen gençlerin ezici çoğunluğu, tamamına yakını yoksul ailelerin, handikaplı yaşamların çocukları. Beyin yıkayan eğitim sistemlerinden geçip, iyi yaşamın kapılarını açmak yerine uğrunda ölünecek davalar yaratarak bu davaların haklılığı için ihtiyaç duyulan piyonlardan fazlası değil maalesef birileri için. Savaş çığırtkanlarının savaşmadığı, adalet diye bağıranların adaletsizlikten beslendiği bir dünyanın geleceği durumu haberlerde her gün izliyoruz. Doğa da artık yeter diyor.

Gelecek nesillere güveniyorum. Bugünün çocukları genel müdür olmak, ünlü ya da zengin olmak istemediğinde aileler üzülüyor ama çocukları aslında daha güzel bir dünyanın tuğlalarını yerleştirmeye başladı bile. Gelecekten son derece umutluyum, geçmişin köhne kalıpları hızla temizlenirken… Ancak SMA’lı çocuklarımızın zamanı yok.

Gerekiyorsa bir vergi de SMA için çıkartsak kim itiraz edebilir? Kendi sağlık harcamalarımızdan bir kısmının  Pamir, Ali, Osman, Zeynep ve daha yüzlercesi için ayrılmasına kim karşı çıkabilir.

Zaman kaybetmeden, sen, ben, siyasiler, bürokratlar, şirketler… Ne yapıyoruz? Sen bu yazıyı okurken bile zaman aktı geçti. Çocuklarımızı parasızlık yüzünden toprağa vermemek için bekleyeceğimiz ne kaldı? Yarın değil, şimdi. Yarın çok geç.

Yazının devamı...

İzmir Depremi’nin Benim İçin En Acı İzi: Fatma Temel Öztürk

2 Kasım 2020

Bazen okurlarınla, sevdiklerinle buluşur ailenle bir şeyler kutlarsın ve ben her defasında şunu derim: Bu an çok güzel ama bir gün siyah beyaz karelere dönüşecek. O yüzden şimdi tadını çıkartalım. İzmir depreminde kaybettiğimiz Fatma Temel Öztürk ve oğlu Alper ile buluşmamızda olduğu gibi.

Engelsiz Yaşam Derneği için sevgili Aynur Şahin’in davetiyle gerçekleştirdiğimiz ziyarette tanışmış, sohbet etmiş, bol bol fotoğraf çektirmiştik.

Sabah Gazetesi’ndeki özel haberdeki haberden alıntı yaparak paylaşıyorum:

‘İzmir'in Seferihisar ilçesi açıklarında meydana gelen 6,6 büyüklüğündeki depremde hayatını kaybeden Ziraat Yüksek Mühendisi Fatma Öztürk'ün, eşini 16 yıl önce kanserden kaybettikten sonra biri Down sendromlu üç çocuğuna hem annelik hem de babalık yaptığı ortaya çıktı. Deprem anında oğluna sarılan Fatma Öztürk'ün enkaz altından cansız bedeni çıkarılırken, oğlu ise hafif yaralı olarak kurtarıldı.

Kocasını 16 yıl önce kanserden kaybeden Fatma Öztürk'ün biri Down sendromlu 3 çocuğuna hem annelik hem de babalık yapıyordu. Bir kızı ve bir oğlunu okutan anne Fatma Öztürk'ün Down sendromlu oğlu Alper'i her gün jimnastik kulübüne götürüp getirdiğini belirten yakın arkadaşı Mine Zeytin; "Down sendromlu Alper annesi Fatma albaya çok düşkündü. Fatma abla her gün onu jimnastik kulübüne götürüyordu. Oğlunun Türkiye Şampiyonluğu bile vardı. Deprem anında Fatma abla ile üniversite okuyan oğlu birbirlerine sarılmışlar. Down sendromlu Alper ise Fatma ablanın bir kaç metre ilerisindeymiş. Fatma abla enkaz altından ölü, oğlu ise mucizevi şekilde yaralı olarak çıkarıldı. Alper'in ise kalçası kırıldı. Şimdi Fatma ablanın 3 çocuğu yetim kaldı" diye konuştu.’

Ben yazamıyorum ama Fatma anneyi kendi çapımda ölümsüzleştirmek için birkaç satır düştüm.

Yazının devamı...

Cumhuriyet Sürüm 5.0

28 Ekim 2020

 

Her şey, her an, sen, ben , her bir hücrem, değişiyor… Evrende hareketsiz duran ne var? Hareket edip de değişmeyen ne olabilir?

 

Sabitlenebilecek, değişimi durdurmak için kontrol edilebilecek tek bir şey yok. Olmadı da. Olduğu sanıldı. Demokrasinin insan için en iyi olduğu yanılgısı gibi. Demokrasi, çoğunluğun sözünü geçerli kılan muhteşem bir dizayn. Çoğunluk olmak için zamanla her yolun mübah olduğu gerçeği, Şeytan’ın en büyük kozunun cennet olması ile yanı gerçeklikten beslenir. Başka bir yazıda bunu konuşuruz.

29 Ekim 1923… Türkiye Cumhuriyeti eşi ve benzeri dünyada olmayan bir model. Bizim rönesansımız, yüzlerce yıla yayılan bir sürecimiz olmadı. Değişim süreci benzer süreçlerle kıyaslandığında biraz tersten işlemiş olsa da bakmamız gereken asıl nokta bugün hiç olmadığı kadar açığa çıkıyor.

Yeni dünya, yapay zeka, transhumanism, singularity, Z kuşağı, bilim insanlarının gözünü diktiği ölümsüzlük…. Hiçbir şeyin sabit tutulamadığı evrende, dünyadaki hız ve değişim artık geçmişle kıyaslanamazken insan değişiyor.

İnsanın, insanca organize olmasını konuşuyoruz aslında. Sonuçta bir yere yerleştik, kaynakları kullandık, yaşamımızı idame edecek kaynakları bulduk, işledik. Çoğaldık… Yerleştik… İnsan idealar dünyasının ve birlikte hareket edebilmenin gücüyle daha fazlasına, insanın sınırlarının zorlanmasına hızla yol aldı. Birlikte yaşamak, kazancı mirası ayırabilmek için sınırları çizdi, toplumsal kuralları, sistemleri, ideolojileri yarattı.

Güçlüler, güçsüzlerle eşit olmayı hiçbir dönemde istemedi. ‘İnsan doğası buna uygun değil’ denildi. Güçlüler yönetenler olurken güçsüzleri sisteme uyum sağlayacak araç ve yöntemleri geliştirdiler. Bazen kan ve şiddet korku, bazen idealler, sonsuzluk vaatleri… Peki ya şimdi?

Yazının devamı...

Karnım Açken Pozitif Düşünemem

21 Ekim 2020

Pozitif düşünmek, anı yaşamak, hayal ettiklerimin gerçek olması… Her birinin altına imzamı atarım ve tüm çalışmalarım bu kavramlara hizmet ediyor. Ancak… Kişisel Gelişim, Well Being, Wellness ve benzeri başlıklar altında kavramların ve rollerin karışması beraberinde birçok hurafeyi, şaklabanlığı da getiriyor.

En baştan başlayalım…

Her canlı iyi yaşamı hak ediyor. İyi yaşadığında, iyi hissediyor. Beslenebildiği, güvende olduğunu bilebildiği, sosyalleşebildiği, güzel duyguları, aşkı yaşayabildiği,  sağlıklı hissedebildiği, sevilebildiği… Herkes daha iyiyi arıyor, olağanüstü insana ulaşmaya çalışıyor. Açlıkla mücadele eden, kurşun vızıltıları altında uyumaya çalışan, göç yollarında korkuyla yürüyenler… Nasıl pozitif düşünebilirler? Bazen insanları inançlarıyla, bildikleri, bilebildikleriyle baş başa bırakmak gerekir. O göç yolunun bir sınav veya tekamül yolculuğundaki bir adım olduğuna inanmasa nasıl katlanır insan?

Gelelim akıllı telefonundan istediklerini satın alabilen, öyle ya da böyle bir şekilde yeni dünyanın şehrine tutunabilenlere… İyi beslenme, uyuma, egzersiz yapabilecekken sağlığını bozacak seçimleri yapanlara… Gayet insanca daha fazlasını isterken daha fazla kaybeden çoğunluğa… Görünenden fazlası olduğunun farkında olan ama geçişi sağlayamamış bilgelikle cehalet arasında sıkışıp kalmış şimdilik büyük çoğunluğa…

Dönüşüm, gelişim, farkındalık… Biraz ondan biraz şundan, onun kursu bunun kampı… Anahtarı arıyoruz ya da sıkışmışlıklarımızın arasında nefes almaya çalışıyoruz. Oysa her şeyden önce kanayan yarayı iyileştirmen gerekiyor. Yara oluk oluk kanarken nasıl daha iyi hissedebilirsin? Açlıktan kıvranırken nasıl daha iyi olabilirsin? Belki her gün istemeyerek gittiğin iş, birlikte uyumak istemediğin halde uyuduğun eş. Asıl değişmesi gerekenler değişmeden, yaşamak istediklerin yaşanmıyor.

Yaşamında seni kalıcı, somut sonuca götürmeyen her şey zaman, mekan ve enerji kaybı. İnsana daha iyi bir yaşam için dokunduğunu iddia eden herkes ve her şey için geçerli olan bu denklem, bize önemli bir fırsatı gösteriyor. Hepimiz daha fazla iyi olan şeyleri istiyor, iyi hissetmeyi diliyorsak önce senden bunları çalanları bulalım ve temizleyelim. Temizlik sonrası hiçbir şeyin, temizlik öncesinden daha kötü olmayacağına yıllardın tanıklık ediyorum, yaşamımda deneyimliyorum.

Sürekli karbonhidratla besleniyor veya hiç hareket etmiyorken, bütünsel bir cinsellik yaşamıyor ya da doğru nefes almıyorken pozitif düşünce nasıl var olabilir ki? Öncelikler tamamlandıkça özgüvenden ilişkilere her şeyin niteliği değişir. Niceliği değişmese bile, niteliği değişir.

Yazının devamı...

Saygıyı Kaybeden Her İlişki Biter

19 Ekim 2020

Karı koca, yönetici çalışan, siyasetçi vatandaş… Fark etmez… İlişki ve iletişimin saygıyı yitirdiği noktada her iki başlık da sonlanır. Köpekler, sürünün lideri olarak gördükleri insana saygılarını kaybettiklerinde belki sadece korktuğu için itaat edebilir ancak artık bu sağlıksız bir ilişkidir.

Seanslarımda, farklı mecralardaki canlı bağlantılarda uzun soluklu ilişkilerdeki sorunları dinlerken fonda yitip gitmiş saygının sonuçlarını görüyoruz. Cinsiyetten bağımsız bir sevgili, sevgilisine şaka yollu bile olsa hakaret edemez; zorunlu bir hal dışında ter kokarak yatağına giremez, tuvaletin kapısını açık bırakamaz. Bırakırsa ilişkideki erozyon başlar ve arzuların sona ermesiyle devam eder.

Bir yönetici, siyasetçi kendi çalışanıyla, vatandaşıyla saygıyı yitirdiğinde çalışanın, oy verenin motivasyonu erozyona uğrar, duygusal bağlar zayıflar ve sonunda kopar. Hiç kimse kendisine yapılan saygısızlığı unutmaz, sindirmez. Hele ki kadınlar… Beş yıl önce kadına yapılmış bir saygısızlığın ‘kadın’ tarafından unutulmuş olabileceğini söyleyebilecek olan birisi var mıdır? Erkek için durum saygısızlık gibi değerlendirilmese bile durum değişmez.

Yalan söylemek, kaba davranmak, isteklerine ilgisiz kalmak saygısızlığın onlarca biçiminden sadece birkaç tanesi… Öyle bir dönem yaşıyoruz ki bir erkeğin otomobile giderken bir kadının kapısını açmasına ‘centilmenlik’ der olduk. Erkeğin kapıyı açması zaten olması gereken…  O kadar çok saygısızlığa maruz kaldık ki, olması gerekenleri nimetten sayar olduk. Oysa bize değerli olduğumuzun hissettirilmesinin ilk adımı bize, varoluşumuza, ortaya çıkan ilişkiye ‘saygı’ duyulması.

Sesi çıkmadığı için birinin hakkını yemek ya da alttan alıyor diye birisinin sınırlarına tecavüz etmek veya başka bir şekil… Kimse sanmasın ki, saygısızlık zararsız döner. Kırılmış bir eş, yıpranmış bir personel, ebeveynleri tarafından ezilmiş bir çocuk… Bir gün elinden kayıp gider…

Bazen kadınlarla ilgili kullandığım ‘deve’ betimlemesini saygı perspektifinde de kullanabilirim. Kadınları deveye benzetirim çünkü bilir misin neden çölde deve bu kadar çok kullanılır. Çünkü deve su vermezsen su istemez, yemek vermezsen yemez ve öylece uzun süreler yol almaya devam eder. Ancak bir anda düşer ve ölür. Sessiz bir kadın bir gün aniden gider sen durumu düzeltebilecek bir fırsat bile bulamazsın. Bir gün çalışanın istifa dilekçesini önüne koyar, seçmen oyunu başka bir partiye verir.

Bazı insanlar izler, uzun uzun değerlendirir, bazı şeyleri görmezden gelir ta ki dayanma sınırı aşılana kadar. Bazı insan sürekli, amansız bir mücadeleye girişir. Hır, gür, tartışmalar doğar… Neresinden bakarsan bak saygı yitirildiğinde bütünü tutan harç dağılmaya başlar.

Güzel hikayeler saygı, nezaket ve zerafetle yazılıyor.

Yazının devamı...

Türkiye Ermenisi Kimdir?

16 Ekim 2020

Benim.

1978 Yılında İstanbul’da doğdum. Türk Bayrağı’nın al rengini maviyle buluşturan Türkiye Cumhuriyeti kimliğimle, İlkokul arkadaşım Mehmet, Milletvekili Osman, askerde Yüzbaşım Türker Komutan ve bu ülkenin her bir vatandaşı gibi…

Annem Rum, Babam Türkiye Ermenisi, anneannem İtalyan, babaannem Musevi, kuzenlerim Ülkü Ocaklarında yönetici bir aile… 7 düvel İstanbullu bir sülale… Okurlarım çok iyi bilirler çocukluğumda Cihangir’de Arslanyatağı sokakta Paskalya Bayramı’nda kocaman bir kazanda yumurtaları kaynatır, mahalleliyle sokakta haşlanmış yumurtaları boyar ve tüm mahalle hep birlikte Beyoğlu’ndaki kiliselere giderdik. Aynı kadro Kadir Gecesi’nde 7 Cami gezerdik. Üniversitedeki en iyi iki arkadaşımın biri Alperen, biri El Kaide militanı olmayı yanlış görmeyen sağlam bir radikaldi. Önemli olan aynı ortamda, aynı koşullarda neyi paylaştığımızdı. Hangi futbol takımını tuttuğumuzun, nasıl beslendiğimizin, cebimizde kaç paramız olduğunun ortak paydada paylaştıklarımızda bir önemi yoktu.

Belki de bu yüzdendir ‘kimliksizlik’ takıntım. Tüm etiketlerden ve her şeyden önce insan… Dinler, mezhepler, ırklar doğduğumuz ailelere, coğrafyalara göre şekillendi.  Adalet, barış, insan hakları, eşitlik… Sana, bana, ona göre değil, her birimiz için.

Altı kişilik eve 2 palamut alınabilen bir aile yerine varlıklı bir çocuğun ailesi olarak doğabilirdim. O zaman da belki bu kadar sevgi dolu bir ailem olmayacaktı. İstanbul yerine Sivas’ta doğmuş olsaydım en azından taksici memlekete neresi diye sorduğunda 7 kuşak sülalemin İstanbullu olduğun inanması için ter dökmeyecektim. Bu kez Belki de Beyoğlu’nun arka sokaklarında geçirdiğim çocukluğun, Kurtuluş’ta devam eden gençliğin bana kattığı değerleri bilmeyecektim. Düşünsene senin ailenden çok farklı bir profile sahip başka bir aileye doğmuş olsaydın bu gün hayatın, yaşama bakış açın nasıl olurdu? Ya da görme engelli olarak doğsaydın?

Bugün bir deprem olduğunda farklılık gibi gözüken etiketleri hangimiz dikkate alır? Bugün bir savaşa girsek Aret’in, Yorgo’nun, Moşe’nin; Ahmet, Mehmet kadar bu ülkeyi savunmayacağını Anadolu ruhunu bilen kim iddia edebilir?

2000’li yılların başında Allah gani gani rahmet eylesin o dönemki Türkiye Ermenileri Patiği Mesrob Mutafyan ile birlikte yurtdışında kendimizi anlatmaya çalışırken Ermeni Diasporası’nın bir bölümünce  ‘satılmış’ damgası yediğimiz anlar oluyordu. Türk Devleti ağzıyla konuşuyorlar diye sövülüyorduk. Oysa biz Türkiye Ermenisi olduğumuzu anlatmaya çalışıyorduk. Hem içeride hem dışarıda…. O dönem bugünkü Dışişleri Bakanı Sn. Mevlüt Çavuşoğlu başta olmak üzere siyasiler ile diyaloglarımızda ortak paydayı öne çıkaran ve Türkiye Ermenisi’nin kim olduğunu nasıl daha iyi anlatabileceğimiz istişare ettiğimiz görüşmelerde bulunuyorduk. Aynı dönem Ermenistan Patrikliği’nin, Ermenistan dışında kalan özer Patriklik’lerin kendilerine biat etmesi talebine red cevabı veren tek Patriklik Türkiye Ermenileri Pattikliği’ydi.

Gelin görün ki bugün Azerbaycan ile Ermenistan arasında bir gerilim olduğunda ne kadar çok insan benden biliyor, bana soruyor. Bana soru soran ya da küfür eden kişi  Ermenistan hakkında ne kadar şey biliyorsa ben de o kadarını biliyorum. Soruyu soran kişinin Ermenistan ile alakası ne ise benimki de o kadar. Artık o kadar yoruldum ki aynı şeyleri tekrarlamaktan ve artık çok daha az cevap veriyorum. Yukarıda sana, bana, ona göre değil demiştim. Adalet, barış, insan hakları, eşitlik… Kimden, nasıl, nerede olduğunu bakılmaksızın eşitlik. Fark etmez… Bir penaltının penaltı olması Fenerbahçeli ya da Galatasaraylı olmamıza göre değişmez, değişemez. Ayrıca her topluluğun içinde kötüler, her bedenin içinde mikroplar vardır ve olacaktır.  Genellemeler, aynı kefeye koymalar kurunun yanında yaşı yakmaktan öteye geçmez.

Yazının devamı...

Yeni Nesil İnsanı Anlamak İçin Son Viraj

12 Ekim 2020

Gündemimiz yapay zeka, robotlar, magazinsel gelecek senaryoları

Gerçeğimiz anlayarak gelecekte var olabilmek ya da olamamak

Bu satırlara sığmayacak bir başlık Yeni Nesil İnsan. Bu başlığın alt kırılımları : Kadın, erkek, yaşlı, genç, androjen, kimlikli, kimliksiz, android… Bu alt kırılımların da alt kırılımları… Çünkü artık 3 yıl bir kuşak. Üniversitede öğrendiklerim artık yok. Aynı evin içinde 7 yaşındaki çocukla 10 yaşındaki çocuk ayrı dünya.

Artık yeni bir şeyler söylemek lazım. Transhümanizm, Singularity gibi kavramlar hayatımıza girerken, geleceğimizi dizayn ederken dikiz aynasına bakarak yürüyemeyiz.

Ben çocukken annem geceyarısı bana üç kuruş parasını yatırarak yarım ekmek bir sandviç hazırlar yanına da kakaolu, muzlu, bademli kocaman bir bardak süt içirirdi. Bana nasıl bir zarar verdiğini şimdi biliyor ama o zaman çocuğunun güçlü, sağlıklı olması için bildiği yol oydu.

O zamanlar gençler evlendiklerinde ölene kadar başka bir eli tutmayacaklarına, hiç ayrılmayacaklarına söz verirlerdi. Bugün de veriliyor ancak fark şu: O zamanlar o sözü verirken inanıyorduk. Ya şimdi? O zamanlar sevgilimizin mesajlarını merak edeceğimiz, uykumuzun kaçacağı Instagram yoktu? Olsa olsa eşimizin ceplerini karıştırır, bir şeyler bulmaya çalışırdık.

İdeolojiler, yaklaşımlar, felsefe, psikoloji, ilahiyat, sanat … Yaşayan her varlığın her saniye değiştiği yaşamda gelmekte olanı, yeni nesil insanı her şeyden önce anlamaya çalışarak yaşamın hemen her alanındaki yeni kodları çözmek zorundayız. Bugün kredi kartı kabul etmeyen kaç esnaf ayakta kalabilir, bugün telefonunun şarjı bittiğinde ne hissediyorsun? Dedemin böyle bir endişesi yoktu.

İşin gerçeği kimse yarını net olarak öngöremiyor ancak açığa çıkmış, deneyimlenmiş, netleşmiş alanlar, başlıklar var. Örneğin hemen hemen hiç kimse gelecekte akıllı telefonların daha fazla hayatımızı yönetmeyeceğini ya da geçmişteki iletişim koşullara döneceğimizi söyleyemez.

Yazının devamı...