Ağla, katıla katıla

Aslıda her şey, tatlı bir yaz akşamı programıyla başladı. Salı gecesi New York’tan gelen bir dostumla Asmalı Mescit’te yemek için sözleştik. Eh, gazeteci merakı, ”Şöyle bir Taksim’den geçip Tünel’e yürüyeyim” diye düşündüm. Akşam saatlerinde, Gezi Parkı’nda o sabah yaşanan arbedeli polis müdahalesinden eser kalmamıştı. Devletin her fırsatta varlığına dikkat çektiği ”marjinal sol gruplar” gitmiş ya da sinmiş, yerine ‘90’lar gençliği’, çevreciler, taraftarlar, genç profesyoneller, BDP’liler, sağcılar, solcular ve ”Nasılsa müdahale bitti; aşırı sol gruplar gitti” diye gönül rahatlığıyla gelen bir sürü farklı insan katılmıştı...
Meydanda hızlı bir turdan sonra, Tünel’e doğru yola koyuldum. Açıkçası yorgundum; derdim, ne eyleme katılmak, ne de büyük bir siyasi duruş sergilemekti. Uzun zamandır görmediğim bir dosta merhaba deyip, erkenden eve kaçmak niyetindeydim.
Ancak hayatın hepimiz için başka planları var. Galatasaray’ı biraz geçtikten sonra, önce genizde ardından gözlerde ve ciltte yanma başladı. Mide bulantısı, şırıl şırıl gözlerden boşalan yaşlar. Artık aşina olduğumuz o berbat egemenlik ifadesiyle, bir yerlerde ‘müdahale’ başlamıştı. Etraftaki insanlarla birlikte, bir meçhule doğru koşmaya başladık. Gazdan değil korkudan ve sinirden hüngür hüngür ağlıyordum. Kimden kaçıyoruz? Neden?
Fiziken dayanamadığım, önümü göremez olduğum anda kapısı açık bir dükkana yöneldim. Starbucks’mış.
10 dakika katıla katıla ağladığımı hatırlıyorum. ”Sakin olun, sakin olun, geçecek biraz sonra. Şu sütle yüzünüzü yıkayın” diyordu orada çalışan genç adam. Biraz sonra içerisi, aynı şekilde gazdan kaçan başka insanlarla doldu. Benim gibi korkudan zır zır ağlayan çocuklara önce süt, sonra su verildi. Kıbrıs’tan İstanbul’u gezmeye gelmiş 7-8 yaşlarında bir bıcırık annesine “İstemiyorum bir daha İstanbul’a gelmek” diyordu.
Böyle anlarda bir tatlı söz, bir merhamet eli insana ayrı bir dokunuyor. Starbucks’ta çocuklar ve gençler sindik, kapıları kapattık, dışarıda rap-rap-rap koşan çevik kuvvet ekiplerini ürpertiyle izledik. Darbe mi olmuştu ülkede de biz kolluk gücünden sanki işgal ordusu gibi korkuyorduk? Bunlar bizim polisimizdi ama biz onlardan saklanıyorduk. Beyoğlu gaz altında kaldı. Polisler coplarını sallayarak Tünel’e doğru koşarken, Starbucks çalışanı ”Lütfen cama yakın durmayın. Lütfen görünmeyin. Görürlerse camı kırıp içeri atabiliyorlar. Lütfen arkadaşlar” diye bizi içerilere çekmeye çalışıyordu.
Beni en çok, ama en çok da bu an yaraladı. Kim, nasıl bu memleketin evladını bu halkın karşısına dikmiş, ona bu gaddarlığı emretmişti?..
Zamanla polisler gitti, gaz dağıldı, arkada sindiğimiz yerden yavaş yavaş çıktık. İlk ben fırladım dışarı. Bilim kurgu filmlerindeki büyük patlama anında kaçışan insanlar gibiydi Beyoğlu’ndakiler. Taksim’e gitmeyin, dendi. Şurada polis var, burada var deniyordu. Bu durum, çok ama çok ağırıma gitti. Yıllardır yurtdışında yaşadım, Türkiye hasretiyle büyüdüm; kendi memleketimde devletin bizlere reva gördüğü yaşam, onuruma dokundu. Bir sokak kedisi gibi panik halinde tanıdığım, bildiğim yere, Asmalı Mescit’te Yakup’a doğru koşmaya başladım. İçeri girerken, hala gözyaşlarım dinmemişti.
Kuşkusuz bu tablonun bir köşesinde ‘marjinal sol gruplar’ ya da ‘aşırı uçlar’ vardır. Zaten eminim önümüzdeki günlerde başta Vali Bey olmak üzere yetkililer bunu ballandıra ballandıra anlatacak. Ama o gece Taksim, Beyoğlu ve daha sonra Gezi Parkı yaralılarını tedavi etmek için gençlerin ‘revire’ dönüştürdüğü Divan Oteli lobisinde gördüğüm, konuştuğum, bir bardak su paylaştığım insanlar, o anlattığınız karakterlerden değildi. Sizin gibi, benim gibi sıradan insanlardı... Güzel insanlardı.
Ve sanırım birileri, yeni düzende bizlerin söz hakkı olmadığını anlatmaya çalışıyordu...