Bana kızanlar haklı...

Geçenlerde Twitter’da 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasıyla ilgili yazdıklarımdan dolayı büyük tepki aldım.

Geçenlerde Twitter’da 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasıyla ilgili yazdıklarımdan dolayı büyük tepki aldım.
“Direnme-yelim mi?” diyenler oldu. ”Sen de kim oluyorsun? Biz Taksim’deyiz” mealinde cevaplar geldi.
En tatlısı, biri burcumun Balık olup olmadığını sordu. Balıklar mücadeleden kolay vazgeçerlermiş...
Peki, ne yazmıştım? ”Taksim bir haktır ve 1Mayıs’ın Taksim’de kutlanmaması için hiçbir neden yok. Ancak iktidarın bu tavrına kızsak da Taksim’de diretmeyelim” dedim.
Hemen ardından da kendimi açıklamaya çabaladım. 1 Mayıs tabii ki Taksim’de kutlanmalıdır. Meydan 1977’den beri Türkiye’de sendikal mücadelenin sembolüdür.
Ancak Türkiye olağanüstü bir döneme girdi. ‘Otoriterleşme’ trendi bütün dünya tarafından tescil edilmiş durumda. İktidar partisi vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlamak konusunda bir çekincesi olmadığını defalarca kanıtladı. 1982 Anayasası’nın ruhu her yeri sardı. Yürüyüş hakkını kullanmak isteyen vatandaşın karşısına sürdüğü TOMA ve biber gazından adeta bir zevk alan, bundan beslenen bir siyaset var karşımızda.
Bu durumda ister istemez, “Bu değirmene su taşımanın anlamı var mı?” diye soruyorum.
Yanlış anlaşılmasın; ben çocukların 1 Mayıs 1977 hikâyesini dinleyerek büyüdüğü bir aileden geliyorum. ”1 Mayıs” deyince beynimin bir yerinde ”Günlerin, bugün getirdiği...” diye bir melodi başlar.
Ama bu yıl 1 Mayıs’ta yaşanacak olası zulmü, kedi-fare oyununa dönen hak mücadelesinin sokaklardaki insanlara vereceği tahribatı düşündükçe, içim şimdiden daralıyor. Melih Gökçek’in o gece atacağı tweet’ler, muzaffer edayla verilen demeçler, ”Bakın işte bunlar cam çerçeve indirmek peşinde” gibisinden açıklamalar şimdiden sinirlerimi bozuyor.
Çünkü günün sonunda hepimiz çok iyi biliyoruz ki, zarar görecek olan, MOBESE’lerin başında video oyunu oynayan bıyıklı adamlar değil, Taksim’e gitmeye çalışan işçiler, sendikalar, vatandaşlar olacak...
O yüzden de keşke sendikalar bu oyununa gelmese, iktidarın bu kaprisi karşısında o kalın duvara kafa atmak yerine yaratıcı bir formül bulunsa diyorum. Tabii Yenikapı değil ama başka bir çıkış diliyorum. İnsanlar zarar görmesin istiyorum.
Bir de meselenin özü var. Günde 3 işçinin öldüğü bir ülkede yaşıyoruz. 2010 reformuna rağmen sendikal mücadelede demokratik ülkelerin gerisindeyiz. Birileri de bu ortamda “Cambaza bak!” diye bizi meydan tartışmasına hapsedip gerçek konulardan uzaklaştırmak istiyor. Gerçekte memlekette ezilenler “çoğunluk” olsa da, olayı ”Taksim’e giden azınlık” ve ”3-5 çapulcu”ya indirgemek istiyorlar. Ve nasılsa Türkiye’de halka derdini anlatamayan sol, her seferinde bu oyundan yenik ayrılıyor...
Az önce 2010 yılında Taksim’deki coşkulu 1 Mayıs kutlaması sonrası Milliyet’te çıkan izlenimlerimi okuyup, efkârlandım. Ama kendimizi kandırmayalım; Türkiye’de artık o rotada değil. Nevruz’da Diyarbakır halkına gösterilen hoşgörü, belli ki 1 Mayıs’ta İstanbul’da olmayacak.
Bu söylediklerime kızanlar sonuna kadar haklı. Doğru olan, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasıdır.
Ama memlekette demokrasi mücadelesi uzun soluklu olacağa benziyor. Meydan işine hapsolmayalım; meselemize bakalım.
Havlu attığımı sanmayın ama böyle bir ortamda herkesin kendine iyi bakması, ötesindeki berisindeki dostlarını iyi kollaması lazım. Bir soluklanıp sonra güçlenerek büyümek lazım. Sinirleri sağlam tutmak, ayakta kalmak lazım.
Yanlış mı?