Büyükleri şaşırtan küçük filozof

20 Şubat 2020

Şu her anı kameraya çekmeden, yayınlamadan, yaymadan algılayamayan halimizin bir son durağı olacak mı çok merak ediyorum. Birer yetişkin olarak kendi hayatlarımızın girilmedik, görülmedik santimetrekaresini bırakmamayı tercih ediyor olabiliriz, bu bizim kendi tercihimiz neticede. Ama mesele çocuklar olunca; kendi çocuklarımız ya da başkalarının çocukları, iş doğrudan doğruya başka birinin hayatına müdahale etme ve amaç o olmasa da zarar verme aşamasına geçiyor ki buna hakkımız olmadığını düşünüyorum.

Şu an hangi kapıyı açsanız karşınıza çıkan Rousseau, Spinoza, Aristokles okuyan çocuk mesela. Marmara Park’ta kitap mağazasında kendisine rastlayan büyüğünün cep telefonu sayesinde an itibarıyla hepimiz kendisini tanıyoruz. Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi”ni okumuş ama sadece o kitaptan söz etmek istemiyor, daha bir sürü okuduğu kitap, kurmak istediği cümle var. Aristokles’e Platon ya da Eflatun dendiğini bildiresi, dinleyenlere Nihilizm dersi veresi var mesela. Ve bunları “Bizim çocuk çok güzel taklit yapar” dendiğinde yeteneğinin tadını çıkaran bir çocuk gibi eğlenerek de yapmıyor. Oyun değil, durum ciddi.

İsmi Atakan. Yaşı 10 imiş. Çok zeki olduğuna şüphem yok ama belli ki bir o kadar da kuvvetli bir ezber kabiliyeti var, başka biri seslendiriyormuş gibi büyük cümleler kuruyor. Karşısındakini şaşırttığını fark ettikçe devam ediyor -belli ki edecek de. Sonra bakıyoruz bir başka kameraya konuşmakta. Bu sefer önce eğitim sistemini düzeltiyor, sonra adalete yön veriyor. Demokrasinin tasvip etmediği yönlerini sıraladıktan sonra hayatta kendisine çizdiği rotayı belirliyor: Psikiyatr olup down sendromuna, otizme ve şizofreniye çare bulacak, ardından felsefeye yönelecekmiş. “Zaten şu an felsefeye girmiş durumdayım, devam ettirmeyi düşünüyorum. Felsefesiz hiçbir şey gerçek değildir. Her şey formülize ettiğimiz kadarıyla vardır” diyor bütün ciddiyetiyle.

Zaten bence en dikkat çeken yönü kurduğu düzgün cümleler kadar o büyük adam yüz ifadesi, Atakan’ın. Kahkaha atmıyor, gülümsemiyor bile. Tahmin ediyorum ki oyun da oynamıyordur, yaşıtlarıyla ortak bir dil tutturması da pek mümkün görünmüyor. Özel bir çocuk olduğu aşikâr da, bizim bakıp bakıp büyülendiğimiz tabloda ona çok mutlu bir pay düşmüyor. Hani okumasına, meraklı olmasına kimsenin itirazı olamaz ama bir de çocuk olmak diye bir şey var ya. Herhalde son ihtiyacı olan şey şu yaşta sokakta herkesin onu tanımasını sağlayacak bir şöhretti, o da oldu. Şimdi aklına esen “Hadi bana biraz felsefe yap” diye sıkıştırıp Spinoza anlattırmaya kalkışacak. Bununla nasıl baş edecek?

Yazının devamı...

Zarif ve kırılgan kadınlar

17 Şubat 2020

Öncelikle şunu söylemeliyim; Atilla Dorsay gibi bir yazarın, sinema alanına paha biçilmez katkıları olmuş bir ismin sosyal medyada bir ömürlük emeği hiçe sayılarak acımasızca ve saygısızca hırpalanmasının çok yersiz olduğunu düşünüyorum. Şimdi her filmin ve o film hakkındaki bütün bilgilerin el altında olduğu bir devirde “Eleştirilerine katılmıyorum, o iyi diyorsa o filme gitmiyorum,” diye konuşmak kolay da ortada ne internet ne Netflix ne torrent varken kaç kuşak dünya sinemasının klasiklerini ondan öğrendi, onun televizyon programları sayesinde izledi. Boyumuz kadar yayımlamış kitabı var sinemayla ilgili. Sırf Milliyet Sanat’ta her ay yazdığı sinema tarihinin gizli kalmış hazineleri ve onlarla ilgili verdiği bilgiler yeter bence konuşmadan - ya da klavyeye davranmadan  iki kere düşünmemiz için.

Gelgelelim, sağ olsun öyle bir iki cümle kullanmış ki Greta Gerwig’in “Küçük Kadınlar” filmi için, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği 101” dersi gibi. Üstelik tanıdığım kadarıyla kadınları küçümseyecek ya da ayrımcılık yapacak bir insan değil kendisi. Mesele zaten kelimelerimize adeta kendiliğinden ve “iyi niyetle” sızan ayrımcı tonda. Şöyle başlıyor yazı; “Küçük kadınlar.. Küçük, hatta küçücük olsalar da, erkek hayatlarımıza bir anlam veren; onları dolduran, besleyen ve zenginleştiren o zarif, kırılgan yaratıklar…”

Hani acaba neresinden başlamalı? Yıllardır neye itiraz etmişsek tamamı bu iki cümlede. Kadınlar hayatı güzelleştiriyor, hem de “erkek hayatlarını”. Anlam katıyor, dolduruyor. Evet, bunlar nereden baktığına bağlı olarak birer iltifat. Ama övgü dozunu ne kadar büyütürsen büyüt, ne kadar hoş kelimeler kullanırsan kullan, en nihayetinde hayat erkeğe ait bir alan, kadının yeri de onun kenar süsü olmak. Çok anlamlı bir süs, efendim olmazsa olmaz, eksik kalırız, besinsiz kalırız, yuvasız kalırız, onsuz olamayız, ne dersen de, özne sensin erkek olarak.

Yetmiyor, bir de kırılgan bu süs. Bir erkeğin korumasına ihtiyacı var. Bu da nasıl yanlış bir inanıştır, ben hayatımda kadınlar kadar güçlü çok az erkek tanıdım. Ne mutlu ki yakın ve uzak çevremde kimseye ihtiyaç duymadan yaşayan, hayat bu, aldığı darbelere aslan gibi göğüs geren, kendine de - hatta başkalarında da - yeten bir sürü kadın var. Kimsenin hayatının süsü falan değiller, kendi başlarına birer gökkuşağı gibiler.

Maalesef yazıdaki sorun bununla bitmiyor, yönetmen Greta Gerwig de “Yaratıcı yönetmen Noah Baumbach’ın eşi, onun unutulmaz filmi Frances Ha’nın oyuncusu, çok sevilmiş Lady Bird’ün yazar - yönetmeni” diye tanımlanıyor. Ama çok rica ediyorum, altı dalda Oscar adaylığı olan bir film yazıyor - çekiyorsunuz ve bir erkeğin yaratıcılığı üzerinden değerlendiriliyorsunuz, böyle haksızlık olur mu? Hangi erkek yönetmenden söz ederken cümleye karısıyla başlıyoruz?

Tekrar başa dönersem, Atilla Dorsay’ın mesleki birikimine saygım, sağduyusuna inancım sonsuz, eminim kendisi de bu ifadelerdeki haksızlığı fark etmiştir. Bu yazı da bize bir kez daha toplumsal cinsiyet eşitliği nedir ne değildir üzerine beyin jimnastiği yapma fırsatı vermiş olsun. Olacak inanıyorum, bir gün kadınları çiçeğe, kelebeğe benzetmeden de övmeyi başaracağız.

Yazının devamı...

İyilikten maraz doğmasın

13 Şubat 2020

Hiç unutmuyorum, yıllar önce, İstiklal Caddesi’nde gecenin geç vaktiydi, itişip kakışan bir çifte rastlamıştık. Aslında doğru ifade duvara dayadığı genç bir kadını itip kakan bir adam görmüştük olmalı. Yanımdaki arkadaşımla kadının kafası duvara çarpıyor diye paniğe kapıldığımızı, gençliğin de verdiği gözü karalıkla hemen araya dalıp “Dur ne yapıyorsun?” dediğimizi hatırlıyorum. Ve üstüne yaşadığımız hayal kırıklığını.

Çünkü o itilip kakılan, duvara vurulan kadın “Sana ne lan”dan başladı, muhtelif cinsiyetçi küfürlerden geçerek erkek arkadaşıyla olan meselesinin bizi ilgilendirmeyeceğini ifade etti.

O gecenin bende kalan sonucu, emin değilsem ya da birisi benden açıkça yardım istemiyorsa araya girmeme eğilimi oldu. Gurur duyarak söylemiyorum bunu ama artık o kadar kolay ‘karışamıyorum’ gördüğüm şiddet manzaralarına.

Konya’da parkta bir kadını sevgilisinin dayağından kurtarmaya çalışırken yanlışlıkla katil olan yirmi yaşındaki Kadir Şeker’in başına gelenleri izlerken o olayı bir kez daha hatırladım tabii. Üniversiteye hazırlanan, tıp okumak isteyen gencecik bir delikanlı. Birçok insan benim gibi korkup ya da pek sevilen atasözlerimizden “Karı koca arasına girilmez”in verdiği bilgiye dayanarak kafasını çevirip geçerken bu genç adam gidip hesap sormuş Özgür Duran adlı kişiden. Kurtarmaya çalışmış kadını elinden. Karşılığında saldırıya uğramış ve Özgür Duran boğazını sıkarken kendisini korumak için çıkarttığı bıçakla adamın ölümüne sebep olmuş. Şu anda cezaevinde, içeri girer girmez ilk istediği şey olan kitaplarıyla üniversite sınavına hazırlanıyor. Bir kadına uygulanan şiddete razı olmamanın bedeli.

Yazının devamı...

Kadınların öleceği var

10 Şubat 2020

Yurdumuzda sıradan bir hafta sonu, biz gene hep birlikte öldürülmüş bir genç kızın hazin hikâyesini izliyoruz, film izler gibi. Adı Şeyma Yıldız. On yedi yaşında. Hep de öyle kalacak. Çünkü babası, kızının bir erkek arkadaşı olduğuna inanmış, internette fotoğraflarını gördüğü iddiası var, bilemiyoruz. Oğlu  yani öldürülen kızın abisi  de “Babam bir dizi izlemiş, oradaki kızı Şeyma’ya benzetmiş” diyor. Kızın yakın arkadaşları “Yoktu sevgilisi falan, hiç erkek arkadaşı olmadı” diyorlar.

Neticede seyyar bal satıcılığı yapan Harun Yıldız şu veya bu sebepten böyle bir fikre kapılmış, muhtemelen psikolojik sorunları, yakınlarının ifadesiyle “panik atağı” var. Kendi iddiasına göre “uyarmak amacıyla” Şeyma’yı alıp evden çıkıyor, ama uyarı tartışmaya dönüyor ve “kendisini kaybederek” silahını çekip vuruyor, cesedini yol kenarına bırakarak gidip teslim oluyor.

Ailedeki herkeste babanın ne iyi bir insan ve kızına da ne kadar düşkün olduğuna dair bir söz birliği var. Karısını üzmemek için rahatsızlandığında bile saklayan, yolculuğa çıkmadan önce gidip kızının yanında yatan, sokakta yaralı köpek bulsa eve getirip besleyen düşünceli, müşfik bir aile babası portresi. Neredeyse “Suç ölende mi öldürülende mi?” diye soracaklar. Kocasıyla birlik olup namus cinayetlerini onaylayan anneler olduğunu bilmiyor değildik ama yine de kızını toprağa verdiği gün bir anneden “Benim kocama cani demeyin, katil demeyin, öyle biri değil o, benim canım, iyileşsin geri gelsin, cani değil candır o, can” cümlelerini duymak tuhaf geliyor kulağa.

Kızını da nasıl severmiş nasıl severmiş, “prensesim” dermiş, “çiçeğim” dermiş. Sevginin “öldüresiye” olanına, hele bir erkekten geliyorsa, toplumca saygımız var. Öleni değil öldüreni anlamaya eğilimimiz. Yaptı ama bir sorun, neden yaptı? Kim bilir şimdi nasıl acılar içindedir. 

İşin daha ürkütücü tarafı, dile getirilmese de alttan ata hissedilen o “Kim olsa delirirdi” duygusu. Öyle ya, kızının sevgilisi olduğunu duyan baba delirmez de ne yapar?

Sokak Röportajları adlı Youtube kanalı sokağa çıkıp sormuş, “Kızınızın bir sevgilisi olduğunu öğrenseniz tepkiniz ne olurdu?” diye. Maşallah yediden yetmişe erkeklerin çoğunun “zoruna gidiyor”. Gencecik bir delikanlı “Yakarım valla, bacaklarını falan kırarım onun” diyor, yaşını başını almış bir amca “Çok kötü olur, kan gövdeyi götürür”. “Bana öyle soru sormayın” diye sorusunu bile reddedenler, “Türk ailesinde büyüdük, benim tepkim ağır olur” diyenler, “Kafasını, gözünü, kolunu, bacağını koparacak” olanlar bol.

Türk ailesi böyle bir şey çünkü. Erkeklerin kadınların kafasını gözünü patlatmaya, gerekirse de “namus temizlemek” adına öldürmeye hakkının olduğu bir müessese. Şaşırmıyoruz olduğunda. “Cinnet” diyoruz, “psikolojisi bozuldu” diyoruz. Anlayış gösterip susuyoruz. Yoğun sevgiden hep.   

Yazının devamı...

Mucizeler ve bedelleri

7 Şubat 2020

DasDas’ın yeni müzikali “Ben Varım”, sahnelenişi, müziği ve oyunculuklarıyla iyi kotarılmış, özenli bir yapımTiyatromuzda bir ‘müzikal’ furyasının yaşanacağı geçen yılın gidişatından belliydi. Nitekim 2020 peş peşe perde açan müzikaller ve müzikli oyunlarla başladı ve öyle de devam ediyor. İşin teknik kısmında epey yol kat ettiğimiz kesin, müzikal oyuncusu konusunda da çok sıkıntı çekmiyoruz. Umarım sırada sahnelenen bir işin olmazsa olmazının metin olduğu gerçeğiyle yüzleşmemiz vardır diyerek bu haftanın müzikaline geçiyorum: “Ben Varım”.




DasDas’ta yeni perde açan “Ben Varım”, Alman yazar Peter Lund tarafından 1998 yılında yazılmış ve orijinal adı “Neukölln Mucizesi”. Kahramanımız Janine, Penny adlı bir süpermarkette kasiyer olarak çalışan, son derece mutsuz, gergin, siniri burnunda bir genç kadın. “Eğer bu bandın bir takometresi olsa / Şimdiye kadar üç kez tur atmıştım dünyanın etrafında” diyor ama işte maalesef ömrünü oturduğu yerde tükettiği; “Zaman öldürdüğü için para aldığı” bir işi var. Evde desen, sözde iş arayan ama bulmaya pek niyeti olmayan bir sevgili, hep birden Janine’in eline bakan anne, kardeş ve yatalak babadan oluşan bir aile var. Kendilerinden dinleyeceğimiz “Aile dediğin sorun çıkarır / Aile dediğin kavga gürültüdür” şarkısının hakkını sonuna kadar veren bir ekip.
Bütün bu kuşatılmışlık içinde Janine bir mucizenin hayalinin kurar durur ve sonunda beklediği mucize bir ‘bebek’ şeklinde belirir. Janine hamiledir ve kimse desteklemese de bu bir mucizedir ona göre.

Yazının devamı...

Sabıkası olan mı korksun?

6 Şubat 2020

“Benim sabıkam yok ki endişe edeyim, sabıkası olan korksun”. Çarşı ve mahalle bekçilerine silah ve zor kullanma, kimlik sorma, üst arama gibi yetkiler veren kanun teklifinin kabul edilmesinin ardından, doğal olarak bunun gündelik hayatımızı ne şekilde etkileyeceği tartışılır oldu. Vatandaşın huzur ve güvenliğini artıracak bir uygulama mı olacak, yoksa fazladan tedirginlik vesilesine mi dönüşecek?

Başta alıntıladığım cümle, Sputnik’teki Burcu Okutan ve Elif Sudagezer imzalı haberden. 23 yaşında Barış adlı bir vatandaşımız, bekçilerin yetkilerinin artırılmasından duyduğu memnuniyeti bu şekilde ifade ediyor. Geceleri daha da tehlikeli hale gelen sokaklarda insanların rahatça dolaşabilmesinin güvencesi olarak görüyor bekçileri. Hırsızlık, kadına taciz gibi vakaları önlemede bir destek kuvvet, başımıza bir şey geldiğinde yardım isteyebileceğimiz bir merci.
Böyle baktığımız zaman bu uygulamanın işe yarayacağına, tacizciler, tecavüzcüler için bekçi düdüğünün caydırıcı olacağına, artık evimize herhangi bir saatte korkmadan, çaktırmadan arkamıza bakmadan yürüyebileceğimize inanmak hoş olur elbette. Neden istemeyelim daha güvenli sokaklar, değil mi?
Ya da yolda hastalanan, kazaya uğrayan, yardıma muhtaç olanlara yardım edecek, yol soranlara bilgi verecek, doğum, ölüm, hastalık, kaza, yangın veya afet gibi önemli, acele haller sebebiyle gelecek yardım isteklerini gücü dâhilinde karşılayacak bir bekçiye kimin itirazı olabilir? Bunlar da bekçinin görevleri arasında sayılmakta.

Gelgelelim insan ister istemez üç ay gibi hayli kısa bir eğitim süresinin sonunda elde edilen bir gücün nasıl kullanılacağından endişe ediyor, haberde konuşan vatandaşımız Barış kadar emin olamıyor, sabıkası yoksa başına bir şey gelmeyeceğinden mesela. Ya da durup dururken yolda çevrilmeyeceğinden, üstünün başının aranmayacağından, canının sıkılmayacağından.

Yazının devamı...