“Ben babama ‘siz’ diye hitap ederdim çocuklarımın bana ‘siz’ dediğini düşünemiyorum”

Nejat Eczacıbaşı, vefatının 20’nci yılında New York Filarmoni Orkestrası’nın iki konseriyle anıldı. Oğlu Bülent Eczacıbaşı ailelerindeki sanat tutkusunu anlattı: “Her sanat dalının ilgiye ve saygıya layık olduğunu, küçümsenemeyeceğini öğrendim babamdan.” Baba-oğul ilişkisiyle ilgili ise “Ben babama ‘siz’ diye hitap ederdim, çocuklarımın bana ‘siz’ diye hitap etmesini düşünemiyorum” diyor

“Ben babama ‘siz’ diye hitap  ederdim çocuklarımın bana  ‘siz’ dediğini düşünemiyorum”

“Babamın büyük bir hayali İstanbul’u uluslararası standartlarda bir konser salonuna kavuşturmaktı.”

New York Filarmoni Orkestrası; Eczacıbaşı Topluluğu ve İKSV’nin kurucusu Dr. Nejat F. Eczacıbaşı’nı vefatının
Yirminci yılında anmak üzere İstanbul’da iki konser verdi bu hafta sonu. Eczacıbaşı Holding ve İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı ile konserlerden bir gün önce, babasıyla ve müzikle ilişkisini konuşmak için buluştuk. Kendisinden söz etmeyi pek sevmediği halde az da olsa çocukluğundan, babasından öğrendiklerinden, kendi çocuklarıyla ilişkisinden söz etmeyi kabul etti. Dediği gibi belki ailenin büyük çocuğu olmanın getirdiği bir ciddiyetle... Ve konunun çerçevesinin dışına çıkmamaya özen göstererek.
Teyp kapandıktan sonra foto-muhabiri arkadaşımız Ercan Arslan’la hararetle fotoğraf üzerine konuşan, üniversite yıllarından beri gittiği her yerde gördüklerinin, eşinin dostunun fotoğraflarını çeken, yeni makinesini anlatırken gözleri parlayan bir Bülent Eczacıbaşı tanıdım ama o bu röportajın konusunun dışında. Kim bilir, belki bir gün sergi açar, o zaman da fotoğraftan konuşuruz...

New York Filarmoni Orkestrası’nın sizin için özel bir anlamı var mı, babanızı anmak için neden onu tercih ettiniz?

Anma konseri programında dünyanın önde gelen orkestralarından birinin yer almasını çok arzu ediyorduk. New York Filarmoni Orkestrası hiç kuşkusuz bunlardan biri. Bu düzeydeki başka orkestraların sayısı çok fazla değil.
Viyana Filarmoni, Berlin Filarmoni ve Concertgebouw ise son iki yıl içinde İKSV tarafından düzenlenen konserler için İstanbul’a zaten geldiler. New York Filarmoni 1985 yılında İstanbul Festivali kapsamında, Zubin Mehta yönetiminde bir konser vermişti. Babam Nejat Eczacıbaşı bu konserin gerçekleştirilmesi için çok çalışmıştı, konseri büyük bir heyecan ve mutlulukla izledi. Daha sonra New York Filarmoni 1995’te yine İstanbul Müzik Festivali kapsamında İstanbul’a geldi. Anma konserinde şu sırada dünyanın en önde gelen kemancılarından biri olan Joshua Bell’in çalacak olması, bizim için özel bir anlam katıyor çünkü babam kemanı özellikle severdi ve gençliğinde keman çalmıştı.

“Bazen Elvis Presley, bazen Münir Nurettin Selçuk...”

Siz hiç enstrüman çaldınız mı?

Ne yazık ki çalmadım. Çalabilmeyi çok isterdim. Öğrenmek için gerekli vakti ve çabayı hiçbir zaman göze alamadım. Babamın kemana çok yıllar vermiş olması ancak sonra çalmak için vakit bulamayınca bütün bu çabaları boşa gitmiş olarak görmesi de beni herhalde bu konuda olumsuz etkiledi.

Büyüdüğünüz evde müzik ortamı nasıldı? Babanız keman çalar mıydı hiç?

Bizim çocukluk yıllarımızda babam çoktan kemanı bırakmıştı. O yıllarda salonun ortasında kocaman bir müzik dolabı durur, orada ne çalarsa herkes onu dinlerdi... Müzik kişiselleşmemişti, kulaklığınızı takıp istediğiniz müziği dinleyemezdiniz. Müziğin iki kaynağı vardı, İstanbul Radyosu’nun yayınladığı müzik programları, bir de annemin ve babamın eve aldıkları plaklar. Önemli olan şu ki bol ve çeşitli müzik dinlenirdi. Bu sayede de benim ve kardeşim Faruk’un kulağı çok farklı müzik türlerine alışmıştır. Bir dönem bir plak evde “moda” olur, günlerce, hatta haftalarca dinlenirdi. Bazen Elvis Presley, bazen Münir Nurettin Selçuk, bazen Harry Belafonte, çokça da babamın klasik müzik plakları... Daha sonraki yıllarda transistorlu radyoların evlerimize girmesi ile herkes kendi odasında istediği müziği dinleme olanağına kavuştu. Ben de yaşımın ve ortamın gereği olarak “hafif batı müziği”ne merak sarmaya başladım.

Şimdi evinizde daha çok ne tür müzik dinlemeyi tercih ediyorsunuz?

Teknolojinin getirdiği olanakların tadını sonuna kadar çıkarıyoruz. Tabii herkes istediği müziği başkasını rahatsız etmeden dinleyebiliyor. Çeşitliliğin sonu yok. Oğlumuz Emre ve kızımız Esra merak sardıkları müzik türleri ile bize yeni ufuklar açıyorlar. Ben tabii “Aaah, ah, nerede bizim gençliğimizdeki Beatles’ın müziği!” demekten geri kalmıyorum ama onların dinledikleri bazı yeni grupların müziğini de beğenerek dinleyebiliyorum, çok sık olmamak şartı ile...

Babanız “Kuşaktan Kuşağa” kitabında babasıyla arasındaki mesafeli ilişkiyi, o dönemin çocuk yetiştirme yöntemlerini eleştiriyor. Sizin nasıl bir baba-oğul ilişkiniz vardı?

Bizim baba-oğul ilişkimiz onun babasıyla olan ilişkisinden çok daha yakın ve samimiydi. Yine de bugünkü koşullara göre bakarsak çok mesafeli ve resmiydi diye düşünüyorum. Benim Emre’yle daha yakın ilişkilerim var ve daha çok şey paylaşıyorum. Örneğin ben babama “siz” diye hitap ederdim, çocuklarımın bana “siz” diye hitap etmesini düşünemiyorum bile... Kuşaklar gençleştikçe baba-oğul arasında daha arkadaşça ilişkiler doğal hale geliyor demek ki.

Kardeşinizin babanızla ilişkisi farklı mıydı, evin büyük oğlu olmak başka bir sorumluluk yükledi mi size?

İki kardeşin konumu ailede farklı oluyor muhakkak. Bir kere aralarında bir abi-kardeş ilişkisi oluyor, sonra ilk doğan çocuk ve ikinci doğan çocukla ilgili ailelerin belli davranış kalıpları var. Zannediyorum ilk doğan çocuklar daha ciddi oluyorlar, daha fazla belki gayretkeş oluyorlar. Sonra doğanlar daha yaşamın tadını çıkarır yapıda oluyorlar. Küçükken bu bizim ailede de vardı. Faruk etrafına çok daha neşe saçan bir çocuktu, ben ise biraz daha ciddi, derslerine biraz fazlaca düşkün bir öğrenciydim.

“Hiçbir sanata yeteneğim olduğunu düşünmedim”

Çocuklarınızı büyütürken babanızdan örnek aldınız mı?

Bu bence son derecede kritik bir konu çünkü doğal eğilim, bilerek veya bilmeyerek, babanızı örnek almak oluyor. Oysa devir değişmiş, ortam farklı, başka yaklaşımlar gerekiyor ama insan bunun farkında olmayabiliyor. O zaman da çocuklarınız, “baba, sen hangi çağda yaşıyorsun?” diye yüzünüze bakıyorlar. Dengeyi sağlamaya çalışmak lazım, eşim ve ben de böyle yaptık.

Babanız hep yaşamın sanatla anlam kazanabileceğini vurgulamış. Diyelim meslek olarak bir sanat dalını seçecek olsanız bu kabul görür müydü? Ya da sizin böyle bir niyetiniz oldu mu hiç?

Hiç böyle bir niyetim olmadı, hiçbir sanat dalında yeteneğim olduğunu düşünmedim. Bunun işaretleri de pek ortaya çıkmadı doğrusu. Ama küçük yaştan beri, meraklı bir izleyici oldum. Ailem tarafından tiyatroya, konserlere, operaya götürüldüm. Sanatçı olsaydım ailede kabul görür müydü? Bunun yanıtı zor çünkü bu gibi durumlarda “kabul etmek veya etmemek” gibi bir seçimi olmadığı görüşündeydi babam ama aile işlerinden tamamen uzak bir alanı seçtiğim için hiç mutlu olmazdı diye düşünüyorum.

Babanızın, kültür dünyasına dair gerçekleşmemiş hayalleri var mıydı?

Babamın büyük bir hayali İstanbul’u uluslararası standartlarda bir konser salonuna kavuşturmaktı. Maalesef bu amacını gerçekleştirmedi, ölümünden sonra 20 yıl geçmiş olmasına rağmen İstanbul’umuz hâlâ böyle bir konser salonuna sahip değil. Dünyanın en önemli orkestraları konserlerini ya 6’ncı yüzyıldan kalma Aya İrini Kilisesi’nde ya da çok amaçlı salonlarda veriyorlar.

Babanızdan hayata dair öğrendiğiniz en önemli şey nedir?

Babamdan hayata dair öğrendiğim önemli şeyler bu söyleşinin sınırlarına sığmaz ama madem ki konumuz kültür ve sanat, şunları söyleyebilirim: Kültür ve sanatın toplumları yücelten gücünü, bir ülke ekonomik açıdan ne kadar zenginleşse de kültür ve sanat gelişmedikçe toplumsal gelişmenin gerçekleşemeyeceğini babamdan öğrendim. Daha da önemlisi, her kültürün ve her sanat dalının ilgiye ve saygıya layık olduğunu ve küçümsenemeyeceğini, babamdan ve bir o kadar da annemden öğrendim.

“Bilmeyenler orkestra çalıyor, şef sadece sopasını sallıyor zannediyor”

2008 yılında bir geceliğine bageti elinize alıp orkestra yönettiniz. Fırsatınız olsa orkestra şefi olmak ya da müzisyen olarak sahneye çıkmak ister miydiniz?

Orkestra şefliği veya müzisyenlik tabii ki çok güzel ama uzun ve zorlu bir eğitim sürecini, ayrıca uzun yıllar deneyim kazandırmayı gerektiriyor. 20 dakika süreyle ve son derecede amatörce orkestra şefliği yapabilmek için ne kadar fazla çalışmak gerektiğini görünce bu mesleğin zorluğunu daha iyi anladım. Bazı meslekler göründüklerinden daha zordur, orkestra şefliği böyle bir meslek. Bu açıdan biraz biniciliğe benziyor! At binmeyenler binicileri de “bir şey yapmıyor, atın üzerinde oturuyor,” zannederler. Orkestra şefliğinin ne demek olduğunu bilmeyenler de “orkestra nasıl olsa bildiğini çalıyor, o da sopasını sallıyor,” zannediyorlar...

“Babamla Levent, Etiler ve Ulus’ta at gezintileri yapardık”

At sevdası babanızdan mı geçti size?

Babamdan geçti. Levent, Etiler ve Ulus’un 1960’lardaki bomboş arazilerinde onunla çok at gezintileri yaptık, yarışlar yaptık. Babam Binicilik Federasyonu Başkanlığı yaptığı sırada, 1960’da İstanbul’da ilk defa uluslararası binicilik yarışmaları düzenlemişti. O zaman Avrupa’nın en başarılı binicileri ve en tanınmış atları İstanbul’a geldiler. Şimdi her birinin adı birer efsane olan milli binicilerimiz dünya yıldızları ile yarıştılar. 40 bin kişilik İnönü Stadı’nı dolduran seyircilerin “iğne atsan sesi duyulur” denecek bir sessizlik içinde, nefeslerini tutarak engel atlama yarışmalarını izlemeleri hiç unutulamayacak bir spor olayı oldu. Binicilik sporuna merak sarmama neden olan olaylardan biri de budur. Hâlâ at binerim ama yarışmacılık günleri tabii çok geride kaldı. At binmek benim için spordan çok hafta sonu eğlencesi niteliğini aldı.

At binmek dışında yaptığınız başka bir spor var mı?

Yine ortaokul-lise yıllarında yelkenciliğe de çok meraklıydım. Tabii o zamanlar Marmara’nın başka bir deniz olduğu yıllardı. Şimdi spor salonlarında spor yapmakla yetiniyorum.

“Ben babama ‘siz’ diye hitap  ederdim çocuklarımın bana  ‘siz’ dediğini düşünemiyorum”

“Babam fıkra anlatmayı severdi, bense artık o hevesi bıraktım”

Babanız için son derece nüktedandır, salon adamıdır denir, ondan aldığınızı düşündüğünüz özellikleriniz var mı?

Babam fıkra anlatmayı çok severdi, ben zaten hiçbir zaman onun kadar anlatamadım ama şimdi o hevesi tamamen bıraktım. Artık yeni fıkralar hemen
e-posta ile dostlarla paylaşılıyor, merakı olan herkes yeni fıkraları internette görüyor, anlattığınız zaman nezaketen bilmiyormuş gibi dinliyor ve gülüyor...

Ailenizin evinde gün nasıl geçiyordu, akşamları belirli bir saate akşam yemeği yer miydiniz, belli kurallar var mıydı?

Akşam yemekleri elbette birlikte yenirdi. Çocuklar birkaç gece üst üste yemekte evde olmazlarsa hoş karşılanmazdı. Cumartesi akşamlarım ise mutlaka anneannemle dedemin evinde kalırdım, özel yemeklerle ve eğlence programları ile şımartılırdım. Babaannem ve öteki dedem ise İzmir’de olduklarından onları daha az görürdüm, bayramlarda onların
yanına giderdik.