“Korku filmi değil Kabil’in gerçekliği”

Bir dizi olarak izlemek kolaydı. Heyecanlı bir maceraydı izlediğimiz, evet moral bozucuydu biraz ama kahramanımız pek çok zorluğun üstesinden gelmeyi başaran bir kadındı. Zaman zaman “Yok artık canım” dedirtecek şeyler oluyordu. Bir ülke böyle bütün dünyanın gözünün önünde değişecek, toplumun yarısı köle sayılacak, kadınların sahip oldukları ne var ne yoksa ellerinden alacak, o güne kadar biriktirdiği parası, çalışıp çabalayıp inşa ettiği kariyeri, işi gücü, diploması, hatta doğurduğu çocukları, bütün hayatı avucundan kayıp gidecek ve bütün dünya da bunu izleyecek. İtiraz edenin uyarı olarak parmağı kesilecek, gözü çıkarılacak, hatasından dönmezse duvardan sallandırılacak. Hani çok distopya gördük ama bu kadarı ancak filmlerde olur, en azından bu saatten sonra. Bravo Margaret Atwood’a, nasıl da başarıyla kurgulamış.

Taliban Afganistan’ın başkenti Kabil’i ele geçirdiğinden beri “The Handmaid’s Tale”de “neticede film” diye izlediğimiz ne varsa bir bir gerçek olmaya başladı. Afganistan’ın kendini yetiştirmiş, sanata, bilime, iş hayatına adamış özgür kadınları seslerini dünyaya duyurmaya çalışıyorlar. Çoğumuz sinemacı Sahraa Karimi’nin gözünden izledik insanların ülkeden kaçma çabalarını. “Biraz para çekmek için bankaya gidecektim, kapatmışlar ve tahliye etmişlerdi. Bunun yaşandığına hâlâ inanamıyorum. Lütfen bizim için dua edin. Tekrar çağrı yapıyorum: Bu büyük dünyanın insanları, lütfen sessiz kalmayın. Bizi öldürmeye geliyorlar.”

Ve yine onun satırlarıyla uyandık yeni güne; “Sabah oldu. Sabah, geceden daha karanlık. Umutsuzluk dolu bir sabah, acı dolu bir sabah” diyen satırlarıyla. Sahraa Karimi bir yazar, yönetmen, görüntü yönetmeni. Bir yandan yeğenlerinin hayatını kurtarmaya çalışıyordu, bir yandan olan biteni belgelemeye. Türkiye, Ukrayna ve Slovak Film Akademisi’nin çabalarıyla çıkarıldı Afganistan’dan. Onu tanıyoruz artık, biliyoruz. Bilmediğimiz sayısız kadın var, hayatı için çabalayan, geleceği için endişe eden. Bir üniversite öğrencisi kadın The Guardian’a anlatmış hislerini. Çiğdem Dalay Bianet için çevirmiş. “Afganistan kadınları sahip oldukları sınırlı özgürlükler için çok bedel ödedi” diyor: “Bir yetim olarak eğitim alabilmek için halı dokudum. Geleceğim için bir sürü de planım vardı. Öyle gözüküyor ki hayatımın 24 yılı boyunca ne elde ettiysem yakmam gerekiyor artık. Artık Amerikan Üniversitesi kimliğine sahip olmak ya da oradan alınmış ödüllerinin olması riskli.”

İnsanın aklı hayali almıyor değil mi? Bilgisayarını son kez kapatıp iş yerine veda edenler, kadın olduğu için okuduğu, ders verdiği üniversiteye artık alınmayanlar, burka giymeyi reddettiği için öldürülenler, diğer çocuklarını korumak için kızlarından birini Taliban’a verenler, bunlar sıradan hikâyeler haline geldi. İki hafta önce Afganistan’dan Türkiye’ye gelmiş kadınlardan biri DHA’ya “Taliban kapılara gelip 13-18 yaşındaki kızları alıp tecavüz ediyor. Gelmeyen kızları veya ailesini öldürüyor” diye anlatıyor: “Biz bu röportaj için başörtüsü taktık, eğer deport edilirsek, Taliban bizi televizyonda başörtüsüz görürse öldürür”.

Oluyor yani, bir yazarın bir sinemacının hayal edebileceğinin çok ötesinde bir kötülük gözümüzün önünde, hiç de uzağımızda olmayan insanların, en çok da kadınların hayatını elinden alıyor ve biz de aynı şekilde izliyoruz. Sadece Sahraa Karimi’nin dediği gibi: “Korku filminden bir kesit değil Kabil’in gerçekliği”.