Ve kadınlar, sizin olmayan kadınlar

Bazı konular var, kırk kere konuşulsa kırk birinci kez aynı yere geliyoruz. Yazarken, çizerken, konuşurken, bir şeyin reklamını yaparken cinsiyetçi dil kullanma, mesela. Aslında çok da zor değil. Bir bakışta şıp diye anlaşılıyor. Misal, bunun mücadelesi futbol alanında halihazırda verilirken sen bir ton balığı markası olarak neden topa giriyorsun? Sattığın şey ton balığı, bir şekilde hedef kitlenin o akşam yemek pişirecek olan erkekler olduğuna inanmışsın ve A Milli Futbol Takımımıza başarılar dileyeceksin diye makarnaya “koymaya” karar veriyorsun.

Nasıl gerçekleşiyor o süreç mesela, “Abi süper bir slogan buldum, ‘Bu akşam makarnaya koyuyoruz’ nidası ile sloganın ton balıklı makarna görseliyle birleşip sosyal medyaya yapıştırılması arasında geçen zamanda kimse “Bir saniye, bir sorunumuz var” demiyor mu? Sonradan özür metni yayınlayan firma “dikkatimizden kaçan paylaşım” olarak nitelemiş durumu. Ben sıradan bir vatandaş olarak Twitter’a yazacağım her kelimeyi elli kere evirip çevirirken koskoca firmanın dikkatten kaçan paylaşımda bulunması biraz tuhafsa da özür özürdür diyelim ama bu sefer de özür “kadın- larımız”dan dileniyor. Bu da bizi ikinci anlat anlat bitmeyen meseleye getiriyor: Kadınlarımız.

Öncelikle siz kimsiniz, bir grup erkek mi? Bildiğim kadarıyla markanın bir cinsiyeti yok. Peki o sahiplenerek özür diledikleriniz kim? Eğer sevgilileriniz  karılarınız ise seslendiğiniz, bir derece anlaşılır kullandığınız iyelik eki. Yok değilse neden sizin olsunlar? “Kadın” sözcüğü bu kadar mı kaba geliyor kulağa ki yapabiliyorsak “bayan”, yok ona kızıyorlar, o zaman “kadınlarımız”a dönüşüyor? Hayır itiraz edince de “Ne var bunda, sevgi sözcüğü”. Değil işte, zaten bir marka bizi neden sevsin? Bunun verdiği “kadınların illa birilerine ait olduğu” anlamının ne kadar sorunlu olduğunu görmek bu kadar zor mu? Ayrıca çok itici, rahatsız edici. Üzgünüm, Nazım Hikmet söylediğinde de itici, oradan gelen örneklerin de gram hükmü yok.  

Dokunaklı ve heyecanlı bir roman

Sevgilisi, kocası, sözüm ona onu seven adam tarafından öldürülen ya da yaşarken ondan eziyet gören bir kadın hikâyesiyle karşılaştığımızda usulca kendimize sorduğumuz o soru var ya; “Nasıl anlamamış bunun böyle bir adam olduğunu?” O sorunun içinde işte, kendi korkularımız da var muhtemelen; ya biz de anlamazsak? Hep bir sebep arama çabası, bir adam nasıl birden delirir de bambaşka biri haline gelir? Ne olması gerekir bunun için?

Bu yazı elimden bırakamadığım bir romanla karşıladım; Zeynep Kaçar’ın Doğan Kitap’tan çıkan “Yalnız”ıyla. Roman, yaşama coşkusu, neşesi, parlak hayalleri olan, sahneye çıkıp şarkılar söyleyen 17 yaşındaki Feray ile ne yaşayan ne yaşamayan bir varlığa, “bir ev hayvanına, perdenin kıvrımına, halının püskülüne, banyonun sabununa, en çok da mutfağın çaydanlığına, hep kocasının bir şeyine” dönüşen 46 yaşındaki Feray’ın hikayesini 30 yıl içinde gidiş gelişlerle anlatıyor. O genç kız ne oldu da bu kadına dönüştü sorusunun cevabını ararken onlarca hayalleri parçalanmış kadının da bir caddenin, bir şehrin, bir ülkenin değişiminin de izini sürüyoruz. Ne oldu, “delirme” hiçbir işaret vermeden mi başladı, hangi göz yumuşlar, sineye çekişler; Feray’ın annesinin dediği gibi (“Bir kadın için en büyük erdem unutmaktır. Rahat etmek istiyorsan unutacaksın”) unutuşlar ile geldik bugüne ve insan kaybolduğu yerde kendini yeniden bulabilir mi gibi sorular etrafında ilmek ilmek örülmüş, dokunaklı ve heyecanlı bir roman.