Asu Maro

Asu Maro

amaro@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları

Yıllara yenilmeyen ‘şeytan’

Yıllar sonra bu kadar şaşaa ile gelip hayal kırıklığı yaratmayan çok az iş görüyoruz, önce onu söylemek lazım. “The Devil Wears Prada” (Şeytan Marka Giyer) 2006 senesinde gösterime girdiğinde büyük ses getirmiş, yıllar geçtikçe de popüler kültürde kendisine kalıcı bir yer edinmişti. 

Vogue dergisinin efsane yayın yönetmeni Anna Vintour’un asistanlığını yapan Lauren Weisberger’in romanından uyarlanan, dolayısıyla moda ve medya dünyasına dair birinci ağızdan tanıklılara dayanan filmde idealist bir gazeteci adayı olan Andy Sachs’ın (Anne Hathaway) moda dergisi Runway’de adı sertlikle, zorlukla, aklınıza gelebilecek her tür olumsuzlukla ve tabii başarıyla bir anılan Miranda Priestly ile mücadelesini izlemiştik. Miranda’nın ikinci asistanı olarak adım attığı şatafatlı dünyanın ışıltısı modayla alakası olmadığı gibi olanlarla da dalga geçen Andy’nin de gözünü almış, genç gazetecinin bu acımasız piyasada açığa çıkan hırslı tarafı onu bir süre sonra sürekli imkansızı isteyen patronuna bağımlı hâle getirmişti. 

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Miranda da bağımlı olunmayacak gibi değildi ama. Müthiş bir karizma, hedefindeki için çok tatsız ama eşsiz bir mizah anlayışı ve tabii üzerine eklenen şahane Meryl Streep. Herhalde sinema tarihinin nefret edilerek âşık olunanlar listesinin başına yerini almıştır bu ikonik karakter. Hani bize aşağılayarak baksın, “Bu kadar” (That’s all) deyip elini çıkabilirsin anlamında sallasın diye bayılacak kaç kişi vardır kim bilir. Nitekim filmin Lincoln Center’daki galasında da nar çiçeği Givenchy’leri içinde tekrarladı Meryl Streep bu cümleyi. 

Runway’in unutulmaz kadrosunda ayrıca Andy’ye giyinmesini öğreten sanat yönetmeni Nigel (Stanley Tucci) ve elbette uzun zamandır çile çeken ‘birinci asistan’ Emily (Emily Blunt) vardı. 20 yıl sonra bu efsane kadronun ve tabii yönetmen David Frankel’ın tekrar bir araya gelmesi ve ortaya zamana hiç yenilmemiş, aksine demlenmiş ve çağa son derece ayak uydurmuş bir devam filmi gelmesi mucize gibi bir şeydi. Ama oldu ve daha ilk hafta sonunda tüm dünyada 233 milyon dolar hasılat elde ederek beklentileri bile aştı. 

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Hatırlarsanız biz Andy’yi en son Miranda’nın çağrı cihazını havuza atıp ideallerinin peşine düşerken bırakmıştık. 20 yıl sonra da başarılı bir gazeteci olarak ödül alacağı gecede buluyoruz. Gelgelelim dünya değişmiş, basılı gazeteler finansal darboğazda ve Andy ödülünü alırken bütün iş arkadaşlarıyla beraber kovulduğunu da öğreniyor. Ve yaptığı ödül konuşması onu bir kez daha Runway’e götürüyor. 

Orada da işler tıkırında değil. Ne derginin eski gücü var ne Miranda’nın o eski hâlinden eser. Neredeyse kendi paltosunu kendisi asacak hâle gelmiş, düşünün. Yine çok iyi hatırlarsınız, o görkemli paltolar ve çantalar zavallı asistanın masasına fırlatılırdı, sabahları. Değişen sadece gazete ve dergilerin durumu olmadığı aynı zamanda ‘mobbing’ diye bir şey keşfedildiği ve insan kaynaklarının konusu haline geldiği için Miranda da artık eline koluna hatta diline hâkim olmak zorunda kalıyor. Toplantılarda yanında oturup “Onu söyleyemiyoruz yalnız” diye ‘politik doğruculuk’ dersi veren eleman filmin en eğlenceli yanlarından biriydi. 

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Filmin geneli için de bir “Devil Wears Prada”dan beklenebilecek her şey ve epeyce de fazlası var diyebilirim. Moda dünyasının renklerine bürünürken medyaya ve gazetecilerin yeni dönemle imtihanına dair de yerinde tespitlerde bulunuyor. Meryl Streep kırmızı halıda filmde kullanılan bütün giysilerin, ayakkabıların, aksesuarların açık artırmayla satılarak basın özgürlüğünü destekleyen Committee to Protect Journalists (Gazetecileri Koruma Komitesi)ne bağışta bulunulacağını açıkladı.