Belma Akçura

Belma Akçura

bakcura@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları

Türkiye farklı inanç, farklı kimlik, farklı yaşam kültürlerine sahip olan herkesin yaşam hakkını koruyan bir hukuk devleti midir sorusuna adalet sistemimiz hâlâ yanıt veremiyor.

Dink 16 yıldır “Adalet kapısı”nda bekliyor

Bir gazeteci ırkçı, düşünceye, inanca, demokrasiye, farklılıklara düşman saiklerle işlenmiş siyasi bir cinayet davasının peşini bırakabilir mi? Üstelik yıllarca gerçeği ortaya çıkaracak belgeler, bilgiler, sorular, tanıklar adaletin kapısında bekletildiği ya da adaletin kapısı zaten gerçekleri içeri almamak üzerine inşa edildiği halde! Bu Kafkavari soruya yanıt vermeden önce, 16 yıl öncesine dönmek istiyorum. 19 Ocak 2007’de Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink öldürülmeden bir gün öncesine…

Haberin Devamı

***

Saat 20.00 sıraları... Aşırı milliyetçi, ırkçı yapılanmaların hedef tahtasına koyduğu Hrant Dink’le Beyoğlu’nda bir restoranda karşılaşıyoruz; huzursuz gibi yine de gülümsüyor. “Sana yarın bir yazı göndereceğim, ama hemen kullanma” diyor.

19 Ocak 2007... Saat 13.58... Hrant Dink’ten bir e-posta alıyorum: “... Yazıyı gönderiyorum. Kullanman gerekmiyor. Agos’ta yayımladım. Seninle de paylaşmak istedim.” Dink’in gönderdiği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı savunma. Kendisini hemen arayıp, “Başvuruyu kesin yaptıysanız yazıyı kullanmak istiyorum” diyorum. “Şimdi bir toplantıdayım, avukatları arayayım. Sana bir saat sonra döneceğim” diyor.

Dönmüyor!

***

Askerde terfisinin sırf Ermeni olduğu için yapılmadığını düşünüp iki saat boyunca ağlayan ve “Kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede güvercinlere dokunulmaz” diyen Dink’in savunmasını defalarca okuyorum.

Saat 15.00... O esnada televizyon ekranından bir alt yazı geçiyor… “Gazeteci yazar Hrant Dink Halaskargazi Caddesi’nde bulunan Agos Gazetesi’nin önünde saat 15.00 sıralarında uğradığı silahlı saldırı sonucu olay yerinde hayatını kaybetti…” Gazete bir anda ayaklanıyor.

Elimde Dink’in yazısı öylece kalıyorum…

***

Haberi yazıp, olay yerine gidiyorum. Agos gazetesinin kapısında, merdivenlerde, gazetede içinde yarası bıçak kesiği gibi bekleşen “sessiz” bir kalabalığın önünden geçip Hrant Dink’in çalışma odasından içeri süzülüyorum.

Haberin Devamı

Çalışma masasının üzerinde çiçekler, gazete kupürleri, dava dosyaları, evraklar, alınmış notlar olduğu gibi duruyor. 11 Ocak tarihli bir gazeteden kesilmiş bir kupür dikkatimi çekiyor. Hemen dönecekmiş gibi masanın yanı başında asılı duran paltosu, şapkası, kravatları ve yerde duran çantası da…

Cinayetten birkaç gün sonra Agos’un penceresinden dışarı bakıyorum. Kanlı kaldırıma açılan bütün yollar tutulmuş, Dink’i yolcu etmek için yüz binlerce insan akın akın Agos’un bulunduğu Sebat Apartmanı’nın kapısına doğru ilerliyor...

***

Dün olduğu gibi bugün de Dink cinayetinde adı geçen yüzlerce isim sayabilirim. Fakat beni faillerini ezbere bildiğimiz bu cinayet davasının duruşmalarda nasıl yol aldığı daha çok ilgilendiriyor. Mesela 3 yıla yakın duruşmaları aralıksız izlediğimde ortaya çıkan durum şuydu: 1. Duruşma: 12 tutuklu sanıktan 4’ü hemen serbest bırakıldı. 2. Duruşma: Telefon görüşmelerine yayın yasağı getirildi. 3. Duruşma: Bazı sanıklara ait telefon görüşmeleri imha edildi. 4. Duruşma: Çapraz sorguda sanıkların konuşması engelledi. 5. Duruşma: Bazı telefon görüşmeleri imha edildi 6. Duruşma: Mahkeme polisleri “tanık” sıfatıyla dinlemeye karar verdi. 7. Duruşma: 90 sayfalık resmî bir raporun 74 sayfası gizlendi. 8. Duruşma: 3 kişi daha tahliye edildi 9. Duruşma: Mahkeme İstanbul Emniyet Müdürü’nün tanık sıfatıyla dahi dinlenmesini reddetti, bazı resmî belgeleri de dosyaya koymama kararı aldı.

Haberin Devamı

Ve yıllarca süren davalarda sanık sayısı tetiği çeken, silahı veren, gözleyen kaçıranla sınırlı kaldı. Duruşmalar sırasında birçok delilin yok edildiği, saklandığı kayıt altına alınmadığı, silindiği ortaya çıktı. Davaya “gölge düşüren” bu soruların sayısı her geçen gün daha da arttı.

Sonuçta birçok davada ilişkiler ağı bütün çıplaklığıyla bir yapıya işaret ettiğinde bile nasıl ki sonuç alınamadıysa bu ilişkiler ağına ve mahkeme kararlarına bakıp bir yere varılamayacağını anlamamız uzun sürmedi. O günden sonra davayı değil, ama duruşmaları izlemeyi bıraktım.

***

Yıllar önce Hrant Dink cinayeti ile ilgili bir televizyon programında Uğur Mumcu, Abdi İpekçi davalarında olduğu gibi, bütün “siyasi” cinayet davalarının “tetikçilerle” sınırlı kaldığını, bu davanın gidişatının da aynı olduğunu ve davanın gerçek azmettiricilerinin yine yargılanmayacağını hatırlatıp, “Beş yıl sonra, dokuz yıl sonra biz yine Dink cinayeti davasını konuşacağız” dediğimde, bazı meslektaşlarım umudunu yitirmiş bu açıklamalarımdan rahatsız olmuştu.

Ama haksız da sayılmazdım. Türkiye’de cinayet davaları çözülmek değil, çözümsüz bırakmak üzerine kurulu. Bugün Hrant Dink cinayeti nedeniyle açılan davalara bakın. Üzerinden 16 yıl geçmesine rağmen, davadan yine sonuç alınamadı, alınamıyor.

16 yıl sonra geldiğimiz nokta şu: Dink cinayeti önce milliyetçi gençlerin “tahammülsüzlüğü” olarak açıklandı. Sonra bu cinayet Ergenekoncuların işi denildi. Bugün de FETÖ organize etti noktasına gelindi.

***

Oysa derin devletin tehdit algılamaları değişse de aktörleri çoğu kez farklı gibi görünen aynı şahsiyetlerdir. Bazen pastadan pay kapmak için ortak hareket ederler. Bazen ayrışırlar. Bu dosyanın “gizemi” de buradadır. Ergenekon fişi çekti, FETÖ kumpası kurdu, milliyetçi gençler de kullanıldı. Yani biz tetiği çekeni de o tetiği çektireni de aslında biliyoruz… Mesele “Adaletin kapısı”ndan bu gerçeğin içeri şimdilik giremiyor oluşu.

Çünkü adalet sistemimiz; “Türkiye farklı inanç, farklı kimlik, farklı yaşam kültürlerine sahip olan herkesin yaşam hakkını koruyan bir hukuk devleti midir?” sorusuna hâlâ yanıt veremiyor.