
Modern savaşlarda artık sadece toprak, hava sahası ya da enerji hatları için mücadele edilmiyor; kelimeler de en az füzeler kadar stratejik bir rol oynuyor.
Savaşı nasıl tanımladığınız, hangi kelimeyi seçtiğiniz, hatta cümlenin neresine yerleştirdiğiniz bile siyasi bir pozisyonun işareti olarak okunuyor.
Savaşın sahada yarattığı yıkım kadar, dilin yarattığı kırılmalar da toplumsal hafızayı kalıcı biçimde şekillendiriyor.
Bu yüzyılın çatışmalarına baktığımızda Ukrayna’dan Gazze’ye, Myanmar’dan Darfur’a, Bosna’dan Ruanda’ya hep aynı savaşın kendisi kadar, savaşın adı da tartışmalı.
Çünkü modern çağda savaşın adı, savaşın hukuki sonucunu belirliyor.
Savaşa dair kullanılan her kelime hukuktan diplomasinin yönüne, medyanın dilinden tarih yazımına kadar her şeyi etkiliyor.
“Soykırım” derseniz müdahale zorunluluğu doğar. “Etnik temizlik” derseniz hukuki bir yükümlülük tetiklenmez. “Savaş suçu” derseniz bireysel ceza sorumluluğu gündeme gelir. Bu yüzden kelimeler de artık savaşın stratejik araçlarından biri oldu
★★★
Örnek çok. Mesela Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sırasında kavramlar adeta birer propaganda aracına dönüştü. Moskova hukuki sorumluluk alanını daraltmak için önce kelimeleri hedef aldı: savaş, savaş suçu demeyi yasakladı, diyeni taraf ilan etti ve “özel askeri operasyon “uydurma görüntüler”, “provokasyon” gibi ifadeleri dolaşıma soktu.
Ruanda soykırımı ve Bosna’daki Srebrenitsa katliamı da uluslararası toplumun kelimelerden nasıl kaçındığını gösteren acı örneklerdir.
Batılı ülkeler Birleşmiş Milletler’in müdahale yükümlülüğünü tetiklemek için belki de Ruanda’da Bosna’da yaşanan dehşet verici katliamlara uzun süre “soykırım” diyemedi.
Bosna’da yaşananlar “etnik temizlik” gibi gri terimlerle anlatıldı.
Myanmar’da Müslümanlarına yönelik saldırılara, yıllarca “çatışma”, “yerinden edilme”, “toplumsal gerilim” gibi kavramlar yüklendi. Uluslararası insan hakları örgütleri sahada sistematik bir yok oluş gördüklerini söyledikleri halde. ABD “soykırım” dedi ama BM aynı kelimeyi kullanmamakta ısrar etti. Böylece kelimeden kaçınmak, siyasi bir pozisyon alma biçimine dönüştü.
★★★
Dil en çok da Gazze’yi vurdu. Öyle ki dilin bizzat kendisi, tarafların elinde yeni bir cephe hattına dönüştü. Dünyanın gözünün önünde yaşanan aynı görüntüye farklı kelimelerle bakan iki dünya oluştu. Bir taraf “bombardıman” dedi, diğeri “operasyon.” Kimi “yerinden edilme” yazdı, kimi “güvenli bölgeye yönlendirme.”
Çocuklar öldüğünde bile dil, “patlama sonucu kayıplar yaşandı” diye yumuşatıldı.
Kimin öldürdüğü, neden öldürdüğü, nasıl öldürdüğü cümleden çekilip alındı.
Dil, gerçeği aktarmak için değil, gerçeğin ağırlığını hafifletmek için kullanıldı. Bu cepheleşme en çok da “soykırım” kelimesinde yaşandı.
Oysa Raphael Lemkin’in tanımında soykırım, bir halkın yaşam damarlarının kesilmesiydi. Yalnızca öldürmek değil; suyu, toprağı, okulu, evi, üretimi, geleceği yok etmekti. Gazze’de olan da buydu. Buna rağmen soykırım diyenler “taraflı” olmakla suçlandı. Ağır suçlar “aşırı güç kullanımı” diyerek perdelendi. “meşru müdafaa” söylemi ise binlerce sivilin ölümüyle çeliştiği için sert tartışmalara yol açtı. Kelimeler bir siyasi pozisyon gibi damgalanmaya başlandı. Her kelime, saniyeler içinde taraf yaratan bir işarete dönüştü.
★★★
Artık biliyoruz ki; bir bombanın yarattığı yıkım ne kadar büyükse, yanlış bir kelimenin yaratacağı tahribat da o kadar büyük oluyor.
Dolayısıyla bu yüzyılın savaşlarında sadece şehirler yıkılmıyor, kelimeler de yıkılıyor. Sadece insanlar hedef alınmıyor, anlamlar da hedef alınıyor. Bu yüzden gerçeği savunmak artık sadece sahadan gelen bilgiyle değil, kullanılan dille de mücadele etmeyi gerektiriyor. Çünkü kelimeyi kaybettiğimizde, gerçeği de kaybediyoruz.