Belma Akçura

Belma Akçura

bakcura@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları

Acının ve vicdanın ülkesi olmaz. Meydana gelen her felaket toplumsal bir duyarlılık gerektirir. Dünyanın neresinde olursa olsun; onlarca insanın ölümüyle sonuçlanan, yüzlerce insanın hasta, sakat, aç, evsiz, yurtsuz kalmasına neden olan, kısacası; büyük bir faciaya yol açan her olay haberdir. Sorun şu ki; bu tür haberlerde yapılacak en küçük bir dikkatsizlik, bir başlık ya da farklı yorumlara neden olacak bir ima, tek bir kelime kamuoyunun anında tepkisine neden oluyor.

Geçen hafta, Endonezya’nın Sumatra adasında, Medan kentinden havalanan askeri uçak 12 mürettebat ve 101 yolcuyla birlikte yerleşim alanının üzerine çakıldı ve tamamen yandı. Uçaktan kurtulan olmadığı gibi Endonezya hava kuvvetlerine ait nakliye uçağının kent merkezine düşmesi sonucu ölü sayısı 116’ya yükseldi.

Haberin Devamı

Milliyet haberi birinci sayfadan “Askeri uçak geneleve çakıldı” başlığıyla verdi. Haberde uçağın havalandıktan kısa bir süre sonra kent merkezinde bulunan bir otel ve genelevin üzerine düştüğü, en az 116 kişinin öldüğü ve sayılarının artmasının beklendiği belirtiliyor. Bazı okurlarımız söz konusu haberin başlığına tepki gösterirken bazı okurlarımız da haberin neden takibinin yapılmadığını soruyor.

Okurumuz Bülent Sencer “Uçak sadece genelevin bulunduğu binaya değil, otelin de üzerine düşmüş... Uçaktan tek bir kişi bile kurtulmamışken sizin genelevin üzerine düştü başlığınız oldukça ironik. Sanırım söylemek istediğiniz şeyin altını dolaylı olarak çizmişsiniz ama felaketin mizahı olmaz” Zeynep Bakar’da son durumun ne olduğunu tam olarak anlayamadığını belirterek “Ölenlerin sayısı arttı mı artmadı mı?” diye soruyor.

Öncelikle belirtmeliyim ki; Milliyet’in felaket haberlerine gösterdiği duyarlılık genellikle o haberi birinci sayfaya taşımasıyla kendini gösterir. Burada da olan budur. Sorun şu ki; birinci sayfa haberlerinde yer sorunu olduğu için başlıklar genellikle durumu özetleyen en kısa haliyle veriliyor. Olayı yerden tasarruf ederek, iki üç kelimeyle özetlemek durumundasınız. Yazı işlerinin açıklaması da bu yönde... Olayın son derece trajik olduğunu, tam da bu nedenle de birinci sayfaya taşıdıklarını dolayısıyla başlığı mizah olarak yorumlamanın gazeteye yapılacak büyük bir haksızlık olduğu düşüncesinde. Buna karşın okurun hassasiyetinin yerinde olduğunu ve böyle bir başlığa farklı anlamlar yüklenebileceğini dikkate almak gerektiğini de belirtiyorlar. Bu tür haberlerin takibi ise dış kaynaklı... Önemli bir gelişme ya da farklı bir bilgi ortaya çıktığında zaten okurlarla paylaşılıyor.

Haberin Devamı

Gazetecilere açılan davalar

Bir ülkenin demokratikleşmesi medyanın özgürleşmesiyle başlar. Türkiye medyası 2000’li yılların ortasına kadar milleti, devleti, meclisi, hükümeti, yargı organlarını askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayanlarla ilgili 301. maddeden yargılandı. Öyle ki; düşünce ve eleştiriler dahi bu suç kapsamının içine alındı. Basını abluka altına alan, kamuoyunda da büyük tartışmalara yol açan bu madde Adalet Bakanlığı’nın iznine bağlanınca medya biraz nefes aldı. Buna karşın son yıllarda özellikle siyasetçilerin hakaret iddiasıyla medyaya açtığı davaların sayısı hayli fazla. Oysa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ifade özgürlüğü; sadece olumlu karşılanan, zararsız haber ya da düşünceleri değil, aynı zamanda “devleti şok eden, inciten, rahatsızlık veren” düşünceleri de kapsamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu yönde emsal niteliğinde kararları olduğunu defalarca hatırlattığımız halde mahkemelerce dikkate alınmadı. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin bu yöndeki bir kararı bugün benzer sorunlarla karşı karşıya bırakılan gazeteciler için önemli bir gelişme.
Gazeteci Bekir Coşkun’un ‘Boyalı Merdivenler’ isimli köşe yazısı sonrası açılan davada aldığı 1 yıl 2 ay 17 gün hapis cezasının hak ihlali olduğuna hükmeden Anayasa Mahkemesi, gerekçeli kararında; düşüncelerin açıklanması ve yayılması sırasında kullanılan ifadelerin sert olmasının doğal karşılanması gerektiğini belirtiyor. Siyasi tartışma özgürlüğünün ‘tüm demokratik sistemlerin temel ilkesi olduğunun” hatırlatarak, kamu otoritelerinin kullandıkları kamu gücünden dolayı kendilerine yöneltilmiş en ağır eleştirileri bile hoşgörü ile karşılamak zorunda olduklarının da altını çiziyor.
Ben benzer ‘hakaret’ davaları açısından bir durumu daha hatırlatmayı önemli buluyorum.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 1997’de Oberschlick - Avusturya davasında, Avusturyalı politikacı Heider’e “aptal” diyen bir gazeteciye verilen mahkûmiyet kararıyla, ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varmış ve aynı mahkeme, şu önemli saptamayı yapmıştı:
“Saygı kişiye bağlı özel bir niteliktir, suç ise hukuka aykırı, cezalandırılabilir nesnel bir eylemdir.”