AKCİĞER KANSERLERİ

23 Mayıs 2020

Akciğer kanseri deyince aklımıza ilk gelen şey, hiç şüphesiz ki sigara. Çünkü bu hastalığın yüzde 90 oranında sebebi sigaradır. Ülkemizde akciğer kanserinin kadınlarda görülme sıklığı, 100 binde 10’ken, bu oran erkeklerde 100 binde 75’e yükselmektedir. Küçük hücreli ve küçük hücreli olmayan şeklinde iki alt tipe ayrılır. Küçük hücreliler, daha az görülür, daha hızlı bölünür ve diğer organlara daha hızlı yayılır. Küçük hücreli olmayan kanserler de, kendi aralarında alt tiplere ayrılır. Akciğer kanserini alt tiplerine ayırmak, uygulanacak tedavilerin seçimi ve hastalığın gidişatını öngörme açısından önemlidir.

Risk faktörleri

- Sigara: Akciğer kanserindeki en önemli etkendir. Kişinin günde içtiği sigara miktarı, ne kadar süreyle içtiği, ne kadar derin içine çektiği, sigaraya başladığı yaş, kanser riskiyle orantılıdır. Pasif içiciliğin de riski artırdığı unutulmamalıdır.

- Puro ve pipo: Sigaradan daha zararsız gibi görünmesine rağmen akciğer kanseri riskini artırmada önemli etkenlerdir. Kanserojen etki açısından sigarayla aralarında fark yoktur. 

- Nargile: Nargile de sigara gibi bağımlılık yapar ve kanserojendir. Sigaradan daha az zararlı olduğu düşünüldüğü için tercih edilse de nargile içerken içimize çekilen duman sigaradan daha fazladır. Ayrıca su mekanizması sebebiyle akciğerlerdeki basınçta değişiklik olur ve bu nedenle duman akciğerlerin en ince hava keseciklerine kadar yayılır. Yani inanışın aksine su, dumanı temizlemez. Dumanın akciğerlere daha fazla girmesine zemin hazırlar. Ayrıca, nargilelere ‘aroma’ adı altında katılan kimyasal maddeler de ek bir risktir.

- Hava kirliliği: Taşıtların egzozları, evleri ısıtmak için kullanılan yakıtlar, tarım ve sanayi faaliyetlerinde salınan kimyasal maddeler...

- Asbest: Beyaz toprak adıyla da anılır. Solunum yoluyla vücuda alınır ve bir çeşit akciğer zarı kanseri olan mezotelyomaya sebep olur. Birçok ülke asbest kullanımını yasaklamıştır.

Yazının devamı...

PROTONTERAPİ

22 Mayıs 2020

Pandemi sürecinde bildiğimizi sandığımız onlarca bilgiyle yeniden yüzleştik. Birçok şey öğrenme fırsatımız oldu. Ama sanırım en şaşırtıcısı, pek dikkat etmediğimiz sağlık personeli kalitemiz ve sağlık altyapımızın ne kadar güçlü olduğuydu... Beyaz formalarıyla, neredeyse bir milli takım gibi dünya çapında ezici galibiyetlere imza attılar.

Bu duruma ulaşılırken hem özel sektör hem de Sağlık Bakanlığı ciddi yatırımlarda bulundu ve bugün Türkiye, dünyadaki sağlık turizmi merkezlerinden biri haline geldi. 2023 yılında sağlık turizmi kapsamında 1.5 milyon yabancının ülkemize gelip tedavi olması bekleniyor. Ekonomimize katkısı yanında ülkemize sağladığı prestij tartışılamaz. Covid-19 süresiyle bu güven ve saygınlık daha da katlandı; sağlık turizmi yapan şirketler de pandemi sonrası süreç için son derece heyecanlı.

Bunlar olurken pek dikkat çekmeyen, tüm dünyada uygulanıp henüz Türkiye’de yapılamayan bir tedavi var ‘protonterapi’. Bunun için yurt dışından başvuranlara “Bizde yok” demek bir yana, her yıl en az 100-150 hastamızı tedavi için yurt dışındaki proton merkezlerine gönderiyoruz. Sağlık Bakanlığı tarafından, bu her hasta için ödenen rakam ise Avrupa ülkeleri için 75-100 bin euro civarında. ABD için de bu rakamları ikiyle çarpabilirsiniz. Kendi imkanlarıyla gidebilen bir grup hastayı dahil etmiyorum. 

Uygulama şekli

Peki nedir bu protonterapi? Radyoterapinin bir uygulama şeklidir. Konvansiyonel radyoterapiye üstünlüğü ise normal dokuda daha az yan etki ve az
akut yan etki avantajıyla, tedaviye ara verilme ihtimalini azaltarak, radyoterapiyle eş zamanlı kemoterapi kullanımına olanak sağlayabilmesidir.

Radyoterapinin etkinliğini artırır, geç etkilerini azaltarak da hayat kalitesinin stabil kalmasını sağlar. Bu yan etkilerin azalması önemli, çünkü doz artımına duyarlı tümörlerde daha yüksek doza çıkabilme olanağı sağlanır ve hem lokal kontrol hem de yaşam süresi artar.

Birkaç yıl öncesine kadar protonterapi merkezlerinin sayısı son derece azdı ve konvansiyonel yöntemlerle tedavi edilemeyecek hastalara ve çocuklara öncelik verilmekteydi. Kafa tabanında görme yolu, beyin sapı gibi kritik organların çevresine yerleşmiş kordoma ve kondrosarkoma tümörlerinde ya da spinal kordun etrafına yerleşmiş sarkomlarda, çevredeki riskli organları fotona göre daha iyi koruyarak yüksek dozla tedaviye olanak sağlaması, bu tür bir öncelikli hasta profili oluşturmamıza neden oluyordu.Artan merkez sayılarıyla daha çok tercih edilen protonterapi, uygulama alanı bulduğu hemen tüm beyin tümörlerinde, baş boyun, meme, prostat, akciğer, osefagus, hepatik tümörlerde, yumuşak doku ve kemik sarkomlarında kullanılıyor. Lokal kontrol ve sağ kalım oranları geleneksel radyoterapiyle neredeyse eşit ama protonterapinin yan etki performansı çok daha az.

Yazının devamı...

BÖLGESEL BİR TEDAVİ OLMAKTAN ÇIKIYOR MU?

21 Mayıs 2020

Bugün de bir radyasyon onkoloğunun gözünden radyoterapiyi anlatmaya devam ediyoruz...Bir önceki yazıda üzerinde durduğum gibi; radyoterapinin kanser tedavisindeki ana yöntemlerden biri olması, teknolojik gelişmelerle giderek etkisinin artması ve geniş bir hasta grubunda uygulanabilir olması bu tedavi yöntemini biraz daha detaylı anlatmayı gerekli kılıyor.
Radyoterapi deyince aklımıza önce kanser tedavisi geliyor, ancak birçok iyi huylu hastalıkta da uygulanabiliyor. Kronik inflamatuar rahatsızlıklarda, artık ilaçlara cevap vermeyen ağrı durumunda, ameliyat sonrası oluşan nedbe dokusunda, hemanjiom denilen kan damarlarının genişlemesinde... Geçmişte tüberküloz (verem) başta olmak üzere birçok enfeksiyonun tedavisinde de uygulanıyordu. Yayınlara göre verem tedavisinde radyoterapi uygulanması, ölüm oranlarını yüzde 30 oranında azaltıyordu. Günümüzde artık daha etkili antibiyotikler olduğu için radyoterapi önermiyoruz. Ancak iyileşmeyen inflamasyon durumunda radyoterapi bir seçenek olabilir, buna covid-19 tedavisi de dahil...

DNA hasarı yapar

Radyoterapi, bölgesel bir tedavi şeklidir, uygulandığı yerdeki hücrelerde DNA hasarı yapar ve bu nedenle etkisini uygulandığı yerde göstermesi beklenir. Ancak, tanımlanan ‘abskopal etki’ uygulandığı yere uzak bölgelerde de tesirini gösterebileceğini ifade etmektedir. Bu etki ilk olarak 1953 yılında Mole tarafından tanımlanmıştır. Kökeni Latince olan bu kelimede ‘ab’ uzaktaki yerleşim, ‘scopus’ ise hedef anlamına gelmektedir. Abskopal etkinin tanımlandığı ilk kanser türleri; renal hücreli karsinom, lenfoma, lösemi, nöroblastoma, meme ve melanomadır.
Bu etkinin mekanizması tam olarak anlaşılamamakla birlikte immünolojik mekanizmalarla olabileceği öne sürülmüştür. Radyoterapi etkin dozda uygulandığı takdirde tümöraşısı gibi davranabilmekte (Tümör spesifik antijen salınması, MHC-I ekspresyonunu artırması, FasLekspresyonunun artması yollarıyla) veya immünolojik hücre ölümlerine sebep olabilmektedir.
Bu etkiyi görebilmek için uygun radyoterapi dozu ve tekniği ise henüz araştırma halindedir. Radyocerrahi veya hipofraksiyone tedavilerde olduğu gibi yüksek doz radyoterapi uygulanması durumunda abskopal etkinin artığına dair çalışmalar olmakla birlikte, fraksiyone radyoterapide 1.8-2 Gy’in periyodik olarak uygulanmasının, immun hücreleri daha çok baskıladığını iddia eden araştırmalar da bulunmaktadır.
Bir diğer cevaplanması gereken soru da, özellikle immün düzenleyici ajanlarla ya da kemoterapiyle birlikte kullanıldığında bu etkiyi artırmanın mümkün olup olmadığıdır. Bu konuda çalışmalar sürmektedir. Radyoterapinin immünoterapötik ajanlarla kullanıldığında sadece lokal değil, sistemik etki de yarattığı konusunda giderek daha çok veri gelmektedir. Uygun doz, teknik gibi soruların da cevaplanmasıyla klinikte radyoterapi ve immünoterapinin daha çok kullanılması mümkün olacak gibi görünmektedir.

Eskiye göre daha başarılıyız

Yazının devamı...

RADYOTERAPİ

20 Mayıs 2020

Mesleğimde 20’nci yılımı dolduruyorum. Bir insan 20 yıl boyunca her gün yaptığı bir işle ilgili ne düşünür? Bu kadar süredir çalışan sanatçılar, icracılar, siyasetçiler vb. meslekten insanları dinleme fırsatımız oluyor ama kendimizi dinleme fırsatımız pek olmuyor... Kendi kendimize ‘Yaptığını beğendin mi?’ demek pek aklımıza gelmiyor. Mesleğimde 20’nci yılımı dolduruyorum. Bir insan 20 yıl boyunca her gün yaptığı bir işle ilgili ne düşünür? Bu kadar süredir çalışan sanatçılar, icracılar, siyasetçiler vb. meslekten insanları dinleme fırsatımız oluyor ama kendimizi dinleme fırsatımız pek olmuyor... Kendi kendimize ‘Yaptığını beğendin mi?’ demek pek aklımıza gelmiyor. Benim hikayem, tıp fakültesi son sınıf öğrencisiyken, henüz 23 yaşında bir intern (stajyer) olarak Boston Üniversitesi Radyasyon Onkolojisi Bölümü’ne adım attığımda başladı. İlk zamanların olağan şaşkınlığının dışında, günler geçtikçe gördüğüm ve zihnimi berraklaştıran asıl detay, uygulanan tedavi yöntemiydi: Radyoterapi. Ekip arkadaşlarımla dokunduğumuz birçok insanın geleceği... ‘Dönüp arkaya bakmak’ deyimi genellikle 40’lı meslek yıllarına yakıştırılsa da şu mütevazı 20 yılda geriye bakarak, “Haklı çıktım” diyebilmek çok tatmin edici bir durum. Hayatım boyunca gıpta ettiğim insanlar, meslektaşlarım, durumlar olmuştur. Ancak en çok saatlere özendim. Mümkün mertebe sessiz, keskin, gecikmeden, sistemli bir biçimde işlerini yapan saatlere... Sonuçta anladım ki radyoterapi tam da benim gibi hasletleri olanlara göre biçilmiş kaftandı; kesindi, netti, dikkat, özen yetiyordu ve gelecekçiydi. İşimizin titizlikle yapılması gerçekten çok önemli. Eğitim verdiğim öğrencilere veya ekip arkadaşlarıma bıkmadan söylediğim bir şey var; uygulanan talihsiz bir cerrahi yöntemini bile sıklıkla onarma şansınız olabilir ama hastanızı tekrar yatırarak verdiğiniz radyasyonu geri alamazsınız.Radyoterapi, kanser tedavisinde kullanılan ana tedavi yöntemlerinden biridir. Kanser hastalarının yüzde 70’ine hayatlarının bir döneminde radyoterapi uygulanmaktadır. 2015 yılında yayınlanan bir analizde, hastaların yüzde 49’unun cerrahiyle, yüzde 40’ının radyoterapi, yüzde 11’inin ise kemoterapiyle tedavi edildiği belirtiliyor. Burada şu değişkene dikkatinizi çekmek isterim; söz konusu bilimsel analiz, eski radyoterapi teknolojisi ve onkolojik yaklaşımından bahsediyor. Radyoterapinin gelişen teknolojiyle giderek daha çok tercih edilen bir tedavi yöntemi haline geldiği ve değişen onkolojik yaklaşımlarla daha fazla hastaya uygulandığı düşünülürse, bu oranların radyoterapi lehine değişmiş olması gerekiyor. Söz konusu gelişim ve geri dönüşler, Amerika Birleşik Devletleri’nde de yankı buluyor, 2018 sağlık bütçesinin yüzde 18’i radyoterapiye ve bu payın da büyük bir kısmı proton yatırımlarına aktarılıyor. 

Nasıl uygulanır?

Radyasyon, dalgalar ya da parçacıklar tarafından taşınan özel bir enerji türüdür. Yüksek dozdaki radyasyon enerjisinin tedavi amacı için kullanılmasına ‘radyoterapi’ ya da ‘ışın tedavisi’ adı verilir. Yüksek dozdaki radyasyon, hücreleri öldürebilir veya bölünüp çoğalmalarını engelleyebilir. Radyasyon tedavisinde normal hücreler de etkilenebilir; ancak kanser hücreleri normal hücrelere göre çok daha hızlı bölünüp çoğaldığından, radyoterapi kanser hücreleri üzerinde çok daha etkili oluyor. Ayrıca normal hücrelerin toparlanıp, eski haline gelmeleri kanser hücrelerine göre çok daha kolay ve hızlı gerçekleşiyor. Bazı kanser tiplerinde radyoterapi, tek tedavi yöntemidir. Bazen cerrahi müdahale öncesinde tümörü küçültme amacıyla uygulanırken, bazı tümörlerde ise cerrahi müdahale sonrasında kalması olası kanser hücrelerini temizleme amacıyla uygulanır. Cerrahi müdahale esnasında radyoterapinin uygulandığı yöntemler olduğu gibi, cerrahi müdahale olmadan radyoterapinin tek başına ya da kemoterapiyle birlikte direkt uygulandığı kanser türleri de olabilir.Yaygın inanışın tam aksine, radyoterapi hastalığın son döneminde başka yapacak bir şey kalmadığında uygulanan bir tedavi yöntemi değildir. Rahatsızlığın her aşamasında ve her gün artan sayıda hastaya, tek tedavi yöntemi olarak, ağrısız ve acısız bir biçimde uygulanmaktadır.

Bilimsel gelişmeler

Gelişen teknoloji, tıp biliminin tüm disiplinlerini olumlu anlamda etkilemiş olsa da, radyoterapi bu gelişme sürecinden biraz daha fazla yararlanan bölümlerin başında geliyor. Radyoterapi cihazlarındaki gelişmeler, her geçen gün daha hedef odaklı, daha minimal, çevre dokuları koruyan uygulamalar yapmamıza izin veriyor. Bu müdahale keskinliğiyle yan etkiler azalırken, doğru ve yüksek dozda uygulamayla kabiliyetimiz artıyor. Radyocerrahi tekniğiyle birçok hastamız ağrısız, acısız ve kansız bir şekilde tedavi görebiliyor ve cerrahi seviyesinde sonuçlar alınıyor. Prontoterapi ve yakın gelecekte sahada kullanılmasını beklediğimiz flaş radyoterapi gibi teknikler daha da azalacak yan etkilerle, birçok vakada elimizi çok daha güçlendirecek.
Bilimsel gelişmeler, bugün radyoterapi lehine olduğu gibi her dönem farklı farklı disiplinlerde sıçramalar, nispeten daha dikkat çekici ilerlemeler kaydetmemize fırsat veriyor. Bu yüzden tedavi yöntemlerinde farklı disiplinden uzmanlardan görüş almanızı öneriyor ve önemsiyorum. İyi bir teknolojik yapıya entegre çalışabilen, uzman ellerin uyguladığı radyoterapi, verimli bir tedavi almanızı ve bunu yaşarken hayat kalitenizi korumanızı sağlayacaktır.
İlerleyen günlerde farklı radyoterapi tekniklerini ve tedavi süreçlerini anlatmaya çalışacağım.

Yazının devamı...

KOLON KANSERLERİ-2

19 Mayıs 2020

Bugün kolon kanserlerinin tedavi ve korunma yöntemleriyle ilgili özet bilgilerle devam ediyoruz... Yıllık düzenli kontrollerle (check-up) veya şikayetimiz sonucu gidip erken evrede yakaladığımız bir kolon kanseri vakasını, sadece cerrahiyle tedavi etmek mümkün. Sınırlı bir cerrahi yapılması durumunda da hayat kalitesinin etkilenmediğini söyleyebiliriz. İkinci evreye gelmiş bir tümörde ise, histolojik olarak yüksek dereceli veya bağırsaklarda (perforasyon) delinmeye yol açmış/açacak durumda olan hastalara kemoterapi verilebilir.
Üçüncü evrede genel cerrahiyle birlikte mutlaka kemoterapi uygulamamız gerekirken, dördüncü evre kolon kanserinde tümörlü alanın ve metastazların cerrahi olarak çıkarılması, küçültmek ve yayılımını engellemek amaçlı kesin kemoterapi uygulanan başlıca tedavileridir.
Kolon tümörlerinde radyoterapiyi çok önermiyoruz. Bunun en önemli sebebi, bağırsağın hareketli bir organ olması. Radyoterapi verilen bölgenin çok fazla hareket etmiyor ya da hareketinin kontrol edilebiliyor olması gerekmektedir. Tümörlü bölgenin tamamen çıkartılamadığı durumlarda radyoterapiyi önerebiliriz. Metastazlı bölgede hastanın şikayetlerini gidermek için de radyoterapi uygulanabilir.

Nasıl korunurum?

Hatalı beslenme alışkanlıkları ve fazla kilodan kurtularak kolon kanserinden büyük oranda korunabiliriz. Ayrıca tarama testleri büyük önem taşımaktadır.
Zengin besinler tercih edilmeli
Kalın bağırsağa gelen posa, orada bulunan bakterilerce fermente edilerek kolon mukozasının sağlığını koruyan, kısa zincirli yağ asitlerini oluşturur. Yetişkin bir insan bağırsağında, ağırlığı 1.5 kiloyu bulan bakteri bulunur. Yeterli posalı besin tüketildiğinde yararlı bakterilerin sayısı da artar. Posalı besinler su çekerek şişer ve mide içinde tokluk oluşturarak açlık hissini giderir, kalori de içermez. Dışkılama sayısını da artırdığı için kabızlığa iyi gelir.

Bol salata yiyin

Yazının devamı...

KOLON KANSERLERİ-1

18 Mayıs 2020

Ailesel kanserler deyince aklımıza ilk gelenlerden biridir. Ülkemizde görülme sıklığı açısından hem erkeklerde hem de kadınlarda üçüncü sırada yer alıyor. Bu kadar sık görülen bir kanser olması sebebiyle kolon kanserlerini iki gün boyunca tüm ayrıntılarıyla anlatmak istedim. Hayat tarzında yapılan küçük değişikliklerle aslında engellenebilecek olması, tarama programları arasında yer aldığı için erken teşhisinin mümkün olması bu kanseri daha yakından tanırsak önleyebileceğimizi veya en az zararla atlatabileceğimizi gösteriyor.
Kolon kanserleri herhangi bir yaşta ortaya çıkabilmekle birlikte daha çok 50’den sonra görülüyor. Belirtilerini herhangi bir hastalıkla karıştırmak çok kolay; karında şişlik, gaz sancısı, bağırsak alışkanlığında değişiklik, normalde olduğundan daha ince dışkı, dışkıda kan, açıklanamayan kilo kaybı, sürekli yorgunluk hissi, kusma ve anemi (kansızlık) ilk akla gelen belirtiler arasındadır.

50 yaşında başlar

Ailede kolon kanseri öyküsü olması, en önemli risk faktörlerinden biridir. Aile ağacında kolorektal kanser olanlar, diğerlerine göre 2-3 kat daha yüksek risk altındadır. Eğer ailede erken yaşta kolorektal kanser görüldüyse risk 3-6 kat artar. Polipler, bağırsaklarda ortaya çıkan parmaksı mukozal uzantılardır. Familyal adenomatöz polipozis (ailesel polipozis) ve herediter non-polipozis (kalıtsal polipozis dışı) gibi sendromları taşıyan ailelerde, polip oluşumuna ve kolon kanserine genetik eğilim bulunmaktadır. Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı, aşırı kilolu olmak, beslenme alışkanlıkları, sporsuz bir yaşam ve her zamanki gibi alkol ile sigara diğer risk faktörlerindendir.
Kanser taramaları içerisinde yer alan kolon kanserleri; 50 yaşında başlar. Sağlık Bakanlığı’nın önerisi; iki yılda bir kez dışkıda gizli kan testi, 10 yılda bir kolonoskopidir. Ancak kişinin birinci derecede akrabalarında; kolorektal kanser, adenamatöz polip, kalıtsal polipozis, polipozis dışı sendrom, ülseratif kolit, Crohn hastalığı gibi bir bağırsak hastalığı varsa, tarama 40 yaşında başlamalıdır. Dışkıda gizli kan testinin negatif olması gerekmektedir. Pozitif olması durumunda bir uzman hekimin, bu sonucun basur gibi bir sorundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını değerlendirmesi ve gerekirse kişiyi kolonoskopiye yönlendirmesi gerekmektedir. Sonuç belirsiz ise, test birkaç gün sonra tekrar yapılır.

Teşhis

Teşhis için ilk yapılan dışkıda gizli kan testidir. Dışkıdan küçük bir örneğin mikroskopta incelenmesiyle yapılır, delici veya kesici olmayan, kolay ve tekrarlanabilen bir testtir. Pozitif çıkması kanser anlamına gelmediği gibi negatif çıkması da herhangi bir sorun olmadığı anlamına gelmez. Ayrıca yalancı pozitiflik dediğimiz; dışkıda kan olmadığı halde testin pozitif çıkması durumu da görülebilir. Bunu engellemek için testten üç gün önce kırmızı et yemeyi, C vitamini takviyesi içeren ilaçları ve ağrı kesicileri kesmek gerekmektedir. Aspirin ve benzeri kan sulandırıcıları kullananların ilaçları kesip kesemeyecekleri konusunu doktora danışması tavsiye edilebilir.

Görsel testler

Yazının devamı...

BİTKİLER VE KANSER-2

17 Mayıs 2020

Besinlerle olan ilişkimiz çok karmaşık; hem bizi kanser yaptığını düşünüyoruz hem de koruduğunu... Bugün de belli başlı bitkileri ve yararlarını incelemeye devam edeceğiz.

Safran (Crocetin): Bir baharat türü safranın, yeni yayınlanan hayvan denekli bir çalışmada, karaciğer kanserine karşı etkili olduğu rapor edilmiştir. Akciğer, pankreas, deri, bağırsak ve meme kanserine karşı koruyucu olduğunu söyleyen yayınlar bulunmaktadır. Mekanizması kesin olmamakla birlikte DNA yapısındaki nükleik asit sentezini engellediği ve anti-oksidan etki gösterdiği düşünülmektedir.

Zencefil (Gingerol): Bulantı başta olmak üzere, mide rahatsızlıklarına karşı uzun yıllardır kullanılır. Zencefilin
meme kanseri modeliyle yapılan hücre kültürü çalışmasında, kanser kök hücresini öldürmede çok kullanılan birçok kemoterapi ilacından daha etkili olduğunun bulunmasıyla, kanser tedavisinde daha da popüler hale gelmiştir. Programlı hücre ölümünü ve otofaji dediğimiz hücrelerin kendi kendini sindirmesini aktive ederek antikansorejen etki gösterir. Kanser iki grup hücreden oluşur: Yüzde 99 kanser hücreleri ve yüzde 1 kök hücreleri. Kemoterapi veya radyoterapiyle kanserin küçülmesine hatta radyolojik olarak yok olmasına rağmen geri gelmesinin en önemli sebebi, bu kök hücrelerinin yaşamaya devam etmesinden kaynaklanmaktadır. Zencefilin aktif maddesi 6-Shagaol’un kök hücreye etkili olduğu, yapılan laboratuvar çalışmalarında gösterilmiştir. Yine de bu durumun, insanlarda da benzer fayda sağlayacağına dair yeterli çalışma bulunmamaktadır. Zencefilin hangi miktarda bu etkiyi göstereceği de araştırılması gereken bir başka sorudur.

Sulfarofan: Ana kaynağı brokolidir. Kanserojen maddelere dönüşümü engelleyen metabolik enzimleri bloke eder, kanserojen maddelerin atılımını, yok edilmesini sağlayan enzimleri ise aktive eder. Ayrıca damarlanmayı engelleyerek tümör beslenmesini ve yayılımını durdurur.

Fisetin: Çilek, elma, üzüm, soğan gibi birçok sebze ve meyvede vardır, ayrıca bulunduğu yere renk verir. Kanser hücreleri tarafından kullanılan çok sayıda sinyal yolunu etkilediği için umut verici bir kanser ajanıdır. Ancak tedaviye girebilmesi için hâlâ çok sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.

Apigenin: En fazla maydanozda bulunmakla birlikte kereviz, üzüm ve biberde de vardır. Otofaji ve programlı hücre ölümü üzerinden etkisini göstermektedir. Kanseri hem engelleyici hem de tedavi edici etkisi olduğu düşünülmektedir; ancak yeterli çalışma henüz yapılmamıştır.

Geniş bir yelpazede beslenmeli

Yazının devamı...