Karantina günleri: Değişiyoruz

25 Mart 2020

Çok Güzel Hareketler Bunlar isimli programı herkes biliyordur. Orada her seferinde aralıksız dikkatimi çeken ve önemsediğim bir detayla başlayacağım. Yılmaz Erdoğan her skeçten sonra izleyiciye ya da oyunculara skecin “ana fikrinin” ne olduğunu sorar ve skeçlerin hayatın içinden olması ve izleyiciye farkındalık geçirmesini arzu eder. Yani bunu bir TV programı olarak değil, yaklaşım olarak örneklemek istedim.

Ben de tüm yazılarımda ele aldığım konularda, özellikle bir farkındalığı aktarma gayesinde olmuşumdur. Şimdi de tüm Dünyayı kasıp kavuran Covid-19 Coronavirüs salgını üzerine küresel bir mücadele verirken, bütün toplumlar olarak kendimizi karantina günlerinde bulduk. Bu karantina günlerimiz ve bu küresel olayın içinde, tüm insanlığın başka bir frekansa geçtiği, algılarımız ve hayatlarımızın değiştiği aşikar. Yaşadıklarımızın ana fikri ve farkındalığı nedir yani? Neler değişiyor, dönüşüyor? Neler daha değişme sancısında kalıyor, bunlara biraz bakalım istedim. (Daha detaylısı Youtube kanalımızda yer alıyor)

Neler Değişiyor? :

1. Küresel dünya farkındalığı oluştu ve oluşuyor (Loading %73). – Artık sadece bir Ülke insanı değil bir Dünya insanı olduğumuzu, tüm Dünya insanlarının bir “İnsanlık” olduğunu, yan komşumuz gibi İtalya’nın kayıplarına canımız yanarken, dili, dini, ırkı bırakıp ve sadece kendimize bakmaktan çıkıp, tüm Dünyayı görüyor ve düşünüyor hale geliyoruz. Elbetteki bu, salgının ilk günlerinde son derece düşüktü ama kaos büyüdükçe, farkındalık artıyor.

2. Bir bütünün içinde “birlik olmayı” ve fakat aynı zamanda “bir” olmayı aynı anda öğreniyoruz. (Zorlu süreç, Loading %61) Hem İnsanlığı hem yaşlılarımızı hem bulaştırma kaygısıyla tanımadığımız insanları bile önemsiyor, düşünüyoruz. Hem sokakta başkalarından virüs almaktan sakındık hem virüs salmaktan sakındık. Hem bireyselleştik, tek başına kalmaya başladık ama hem de hepimizi düşünmeye başladık. Karantina günlerimizin henüz çok uzun olmadığını düşünürsek, orantı iyi diyebiliriz. Umarım hem herkesi düşünmeyi hem bir başına mücadele edebilmeyi gerçekten tam öğreniriz.

3. Her şeyin eleştirilemeyeceğini, her şeyin dalga konusu edilemeyeceğini ve her konuda umarsız olunamayacağını öğreniyoruz. (Loading %23) Sosyal medyada goygoy yapanların bundan geri durmaya başladığını, siyaseten her konuda bel altı vurmanın ya da umarsızca “bana bir şey olmaz demenin” doğru olmadığını, bu küresel salgın insanlığa öğretiyor. Dirense de insan varlığı, bunu deneyimliyor ve mecbur kalıyor. Bu da umut verici. Her şeye gülünmez, her konuda kafanın dikine gidilmez, anlayacak yeni Dünya İnsanlığı.

4. Yaşlılarımızı korumak için kendimizi eve kapatınca “başkaları için fedakarlık yapma” duygusu gelişti Dünya İnsanlığının (Loading %43). Bunu eksik yapan da hiç yapmayan da bu konuda tamamlanacak. Fedakarlık göstermeyi, değer vermeyi, sorumluluk almayı 20. Yüzyılda neredeyse bütünüyle unutan insanlık, direksiyon kırılınca bunları yaşayarak yeniden öğreniyor ve öğreniyor olacak.

5. Her akşam kıymeti tarifsiz olan doktorlarımız ve sağlık çalışanlarımızı alkışladık, bir değil bin alkış yetmez. Onları alkışlarken, onların hangi şartlarda bizler için savaş verdiğini anladık. Yerlere düşen “Empati” tekrar can buldu ruhlarda. Önce onları sonra yaşlıları, sonra eşleri, sonra başka ülke insanlarını, yarın herkesi anlayabilecek bir empati gelişiyor.

Yazının devamı...

Kaçıngan bağlananlardan kaçın

11 Mart 2020

İstek üzerine kaçıngan bağlanma konusunu yazıyorum. İstek geldi ama en iyi bildiğim yerden geldi. Bu yüzden çok iyi tarif edebilirim ve sadece tarifle kalmaz ne düşünmeniz ve ne yapmanız gerektiğini de der, kaçarım.

Yakın zamanda en ilginç dozunu yaşayan bir flörtüm olmuştu. İki yıl içinde sanırım en az 5 kez istemediğim halde üstün bir çabayla tekrar beni görüşmeye ikna edip, görüşürken her seferinde kaçıp gitmişti:) En sonunda yakalamıştım kaçıngan bağlanan bu arkadaşımızın travmasını. Boşanması onda “ilişkiler başarısızdır” yönünde bir algı oluşturmuştu. Ardından anne ve babasının ilişkisinde de birbirinden memnuniyetsizlikler olduğunu hatırladım. Hem aile modelinde hem de kendi ilişkilerinde, bağların mutluluk vermediği yönünde inanışı vardı. Hem beni hayatında istiyor hem de gidip aylar sonra gelebilmeyi umuyordu. Umarım ben de bir daha ondan bahsetmem:) Şaka bir yana, haydi çok bilimsel takılmadan kısa başlıklarla anlatalım:

Kaçıngan Bağlanma neden ve nasıl oluşur?

Kaçıngan bağlanma, bağlanma türlerinden sayılır ve genel olarak çocuklukta gelişen, daha çok anne-baba ile olan ilişki üzerine oluştuğu belirtilir. Aslında hepimiz için sevgi dolu ya da resmi, temasla iletişim ya da konuşkan olmama gibi aile içi sevgi ve iletişimin şekli bizi de aynı şekle sokar. Ancak kaçıngan bağlanan kişiler için iletişimsiz, resmi ya da sevgisini hissettiremeyen ebeveyn figürü, anne-baba arası ilişkideki kopukluklar daha etkilidir.

Ancak sadece çocukluktan gelmez bu kaçınganlık durumu. Sevdiği birini kaybetmek, çok sevip reddedilmek, ayrılmak, boşanmak, ebeveynlerin boşanması gibi köklü bağ kopuşları da çocukluk dışı dönemlerde travmalara neden oluyor ve kaçıngan bağlanma sonucunu doğuruyor. Bu yüzden mutlaka sonradan da olsa ilişkilere ya da karşı cinse güvensizlik hissettiği, kaybetme korkusunun tetiklendiği bir durum yaşamıştır. Şimdilerde özgürlük düşkünlüğü, sorumluluktan kaçınma veya ıssız takılma durumları bir tercihtir, kaçıngan bağlanma ile karıştırmayın. Kaçıngan bağlanan ya da bu duygu durumda olmayanların tercih ettiği yalnızlık modelidir. Bir yaşam şeklidir ve bu yaşam şekli günümüzde ilişkisizliği tercih etmeye neden olur. Ancak dediğim gibi kaçıngan bağlanma ile karıştırmayın.

Kaçıngan Bağlanma bir hastalık mı?

Bu bir hastalık değil bir köklü davranış modelidir.

Kaçıngan Bağlananların en temel özellikleri?

Yazının devamı...

Hayal kurmanın da raconu var

26 Şubat 2020

Aslında kendi hayat hikayemin de sonucu olarak öğrendiğim yegane şey, gerçekten doğru bir şekilde hayal kurabilmenin de ciddi raconu olduğuydu.

Önce bunun benim de girdiğim handikaplarını yazayım isterim.

Çokça hayali olan bir insan olmama rağmen doğru hayal kurmakla ilgili ne kadar kusurlu hareket varsa hepsini yapmışımdır geçmişte. Tamam hadi itiraf edeyim hala biraz yapıyorumdur.

Mesela duble Oğlak burcu olmamdan dolayı aşırı realistim bir kere. Çok yakın bir dostumun şahane hayaller kurabilme becerisine heveslenip, bir gün şahane bir evde oturduğumu hayal etmeye çalıştım. Ardından gelen ilk cümlem “ofise nasıl gidip geleceğim, zor...” Yahu hayal kuruyorsun, ofisine de bir şekilde gelip gidersin, ne karıştırıyorsun şimdi. Bir de bazı hayallerime aşırı bel bağlayıp, olmayınca kırıklarımla dolduğumda çoktur, inanmadığım için zaten zihnimde bile tutamadığım hayallerim de.

Bütün bu kusurlu hareketlerimden çok çektim, bir ben bilirim. Ama tek pişman olmadığım şey, arzu ettiğim hayallerim için mücadele etme kısmı oldu. Hayal ve arzunun mücadelesindeki hazza erişince, sonunun ne olacağını dert etmeden çabasını ortaya koymak her seferinde beni tarifsiz bir şekilde güçlendirmişti esasen.

Peki o zaman hayal kurmanın kurallarından önce, neden bu kadar hayal kurmayı önemli bildiğimi ve tavsiye ettiğimi diyeyim. İnsan hayalleriyle yaşar aslında, hayalsiz yaşadığını sandığının tam aksine. Herkesin hayali vardır ama olup olmadığını bilenedir hazzı da zulmü de. Ama hayal kurmanın ve bu hayalin gerçekleşmesini arzu etmenin şahane tarafları vardır, diyeceğim. Bir kere bu hayatta yaşadığından her seferinde emin oluyorsun işte. “Yaşamak” denilen duygunun bildiğinizden çok farklı bir hazzı var ve bunu görüyorsunuz. Çoğunlukla unumuzu eleyip duvara astığımız yaşlılığımızda, gençliğimizi anımsayıp, keşke hayallerimizi gerçekleştirseydik dediğimiz için ve maalesef “yaşamanın anlamını” o zamanlar anladığımız için geleceği fısıldıyorum yine ben size. Bunu yaşlanınca değil şimdi yapın diyorum. Uzakta bir şeyi hayal etmek yaşamanın hazzını verdiği gibi, insana mücadele arzusu ve güç veriyor ve bir bakıyorsun güçlenmişsin. Kim tutar seni, hayatın her cephesinde savaşırsın yani. Yenilikçi oluyorsun her hayalin kırığında ya da gerçekleştikten sonraki boşluğunda. Yeni hayaller kurmak ve yeni mücadeleler vermek istiyor ruhun, alışmışlık ya da kudurmuşluk bile denilebilir buna:) Vizyon sahibi oluyorsun, hayallerinle geleceğe baka baka. Üstelik insanları anlamayı, çözümlemeyi ve empati kurabilmeyi arttırıyorsun.

Bunun değerini en çok boş kaldığında anlıyorsun, her şey anlamsız geliyor zira. İşte o zaman günün içine bile hayal koyuyorsun. Akşam eve gidip film seyretmek ve o anki huzurun bile tatlı bir hayal oluyor. Rutinden çıkıyorsun, otopilotlarını yıkıp geçiyorsun.

Size ilginç ama komik olanı söyleyeyim, kaygı ve korkularınızı bile alt edebiliyorsunuz esasen, yöntem olarak uygularsanız. Neyden korkuyorsanız onun üzerine sürekli hayal kurarak, korkularınızı bile yok edebilirsiniz anlayacağınız.

Yazının devamı...

Ne istediğini bilmeyenin aşkı

19 Şubat 2020

Hiç ne istediğini bilmeyen birine aşık oldunuz ve onun adına ürettiğiniz sorunun cevabını bulması için kendinizi heder ettiniz mi? Olmuştur olmuştur. Zira şimdiki zamanın ürünü bu, herkes öyle.

Seni mi istiyor yoksa gitmek mi, kalmak mı kaçmak mı istiyor, sen soruyor ve sen deliriyorsun değil mi? Sana karşı bir duygusu olduğunu anlıyorsun, sen de bir şeyler hissediyorsun ve buna rağmen olmuyor kavuşmalar. Delice bir şey bu, öyle karşılıklı bir şeyler var ama hiçbir şey de yok aynı zamanda.

Beyazıt Öztürk’ün psikopat tiplemesi vardı ya, işte şimdinin aşk insanları böyle: “Sorumluluk istemiyorum ama seninle de görüşmek istiyorum, beni sev istiyorum ama öyle aylar sonra da arayabilirim.” … Çok düşündüm, çok analiz yaptım üzerine. Bu delice davranış modellerini belki anca benim kadar deli biri çözer dedim ama içinden çıkmak zor iş maalesef.

Mesela senin ilgini, sevgini istiyorsa bu tatmin öyle ayda bir olan bir dozluk bir şey mi, mantık tuhaf! E sevilmekse derdin, seven de bulmuşsan her gün sevsin işte ne güzel değil mi? Öyle Yılmaz Erdoğan’ın “Sevebilme İhtimali” şiiri gibi, şimdilerde sevenler diğerinin sevebilme ihtimalini seviyor, diğeri ise “uzaktan beni sevmeni ve arada geldiğimde sen seviyorken bulabilme ihtimalini seviyorum” diyor. Yani kadınlarımız ve çoğunlukla erkeklerimiz “ara doz ilgi olsun, özgürlüğüm olsun, bazen buluşup ilgilenelim, öpüşüp koklaşalım, sonra herkes dağılsın” düşüncesinde. Aşkın her hali şarkılarda şiirlerde kalmış, fiiliyatta sadece aşkın –mış gibi hali var anlaşılan.

Böyle böyle yalnızlaşacağız ve bunu sorguluyorsak da delireceğiz büyük ihtimalle.

Aşka dair işin acı gerçeğini size vereyim ben en iyisi: Bu durumda bir gerçeği görmelisiniz. Her durumda, ne istediğini bilememe halini yenebilmeli duygular. Zihnin gücünü kalbin gücü kırabilir. Eğer birinin kalbi zihninin gücünü kıramamışsa, yani erkek ya da kadın başarabilmişse gitmeyi ya da gelmemeyi, sana dair olan kıvılcımlar onu yakmayı başaramamıştır. Ne istediğini bilmeyen kadın veya erkeği tüm kararsızlıklara rağmen seni istediğine ikna edememişse kalbindeki sana dair olan duygu, aşk da olsa mağluptur aşk.

Düşün ki sen, canlı kanlı dışarıdasın. Onun ta etinin kemiğinin içinde kalbinde bir duyguyla yer alırken içten kazanamadığın savaşı fiilen kazanamazsın. İçerden fethedemediğin adamı ya da kadını, seni istediğine ya da olabileceğinize ikna edemezsin. Ha manipüle edersin, ben anlamam ama oyunlar oynarsın, taktikler yaparsın, o ayrı. Ben doğal bir akıştan bahsediyorum.

Karşındakinin ne istediğini bilmediğini anladıysan, ya hiçbir şey yapmadan bir gün isteyerek gelmesini beklemeli ve her durumda onun adına soruların cevabını aramayı bırakarak hayatına devam etmelisin. Başkasının kabul bile etmediği soruyu bulup, cevabını bulması için harcadığın zamana da duyguna da kalbine de yazık edersin. Üstelik ne istediğini buldurursan da çabaların yüzünden onu suçlamayla ilişkiyi heba edersin. Sen de böyle insanlarla ilgili ne istediğini bilmelisin işin doğrusu.

Yazının devamı...

Sevgililer Günü: Erkeklere mektup

13 Şubat 2020

Mutlu olmak adeta bir sanattır ve en iyi mutlu olmayı başarabilenler bu sanatı iyi becerebilenlerdir. Ama gerçekten mutlu olabilmek yalnız halinden de haz duyabilmek, di’li geçmişini yaşayıp kapatabilmek, miş gibi mış gibi yapmadan yaşayabilmek ve bireysel mutluluğu için birinin ya da bir şeylerin olmasına muhtaç hissetmemektir.

Belki ben de dahil, yalnızlığından mutlu olanlar bile Sevgililer Günü diye çıkarılan o özellerin özel gününde kendini özel hissedemeyip, mutsuz olacak ya da belki hayıflanacaktır yalnızlığına bile. Hep üzülmüşümdür bu özel günlerde. Sevgililer gününün zaten sevgilisi olanların birbirilerini kutladığı bir gün olması da gariptir işte bu yüzden.

Evet evet, herkes büyük şeylerle mutlu olabilirdi, önemli olan küçük şeylerle de mutlu olabilmekti. Herkes bir diğerini çok büyük şeylerle zaten kesin mutlu ederdi, ama önemli olan büyük oynamak yerine düşündüğünü ve değer verdiğini hissettirebilmek ve öyle mutlu edebilmekti bir diğerini. Değerli taşlar, koca koca yüzükler kendisi kadar, fiyatı kadar değer mi biçecekti sevgiye. Değil! Herkes her şeyi yanlış anlamaya başladığındandı, kadınların büyük değerlere karşılık büyük hediyeler beklemesi, erkeklerin dünya böyle oldu sanrısıyla “sorumluluktan ve ilişkilerden kaçması”. Kendi elimizle kirlettik sevmenin saf tenini anlayacağınız.

Bu sevgililer gününde dilimden dökülen ve tüm sevmeyi bilen ama yalnız kadınlar için günümüz erkeklerine yönelen bir soru bir düşünüş oldu. Bu nedenle yalnız olmayanları ekstra mutlu etmeyen, yalnız olanlara meydan okuyan bu sevgililer gününde en anlamlı şeyi yapıp, sevmeyi bilen yalnız kadınlar için fikri bozulan erkeklere bir mektup bırakıp gideceğim:

“Kahramanımız Olur musunuz?

Sandığınız gibi değildir bizim beklediğimiz kahramanlıklar. Öyle kabadayılık yapın ya da kıskanın diye meraklı değiliz sevdanıza beyler.

Gerçek aşkı ve sevgiyi bilen kadınlar kalbini kendinden çok düşünenleri kahraman sayarlar. Ve o sarıldığında dünyaya tepeden kahkahayla bakar kahramanını bulanlar.

Gerçek aşkı ve sevgiyi bilen kadınlar için bir sadık kalptir kahramanlar. Çocukken bildiği babasının yanında serpilip büyüdüğündendir yan omuz bir aşka yaslanmalar.

Yazının devamı...

Kaygı bozukluğu ve çözüm

5 Şubat 2020

Kaygı bozukluğuna yönelik çokça tıbbi, psikolojik ve spritüel önermeli yazılar mevcut zaten. Ve aslında kaygı bozukluğu olan insanlarımız da eskiye nazaran bunun daha çok farkında ve kendi zihin yordamıyla da neden ve nasıl geliştiği belirleyebiliyor. Peki neden ve nasıl olduğunu bildiğimiz halde neden ortadan kaldıramıyoruz kaygı bozukluklarımızı? Ve hatta neden çözümlemesini yapıp farkındalığa vardığımız halde kendiliğinden düzelmiyor? En önemli sorulardan biri de terapistler ya da makaleler neden tam olarak faydalı olmuyor?

Bu yazıda kaygı bozukluğunun diğer çokça şekil ve nedenlerine girmeden sürekli kendini yenilemeye müsait olan kök nedeni ve etkili çözümü size veriyor olacağım. Ama elbette ki bu işi halletmek çok kolay olmayacak olsa da, inanır ve çabalarsanız çözebileceğinizi garanti edebilirim.

Kaygı bozukluğunun en sık tetiklenen noktası: “geçmişin taşları ve geleceğin telaşları”. Cebinde geçmişte yaşadığı travmatik ya da sıkıntılı anıları taşıyanlar, bunun tekrarlanması kaygısına her zaman açık olurlar. Yine bugünkü yaşamında olan herhangi bir konuda uzak geleceğe bakmaktan kendini alıkoyamayanlar da “belirsiz” olan gelecekten korkarlar. En sıkıntılı kaygı bozukluğu ise bu ikisini birbirine bağlayarak dozajı artırınca oluşuyor. Yani kişi geçmişte yaşadığı deneyimleri hiç unutmuyor ve her ne geleceği düşünüyorsa belirsiz olan her alana geçmişteki negatif tablolardan ürettiği kötü senaryoları yazıyor.

İş bu kadar derin de olmayabilir. Yani öyle sürekli geçmişteki sıkıntıları senaryolaştırmıyor ama günlük telaş içerisinde ani panik durumları yaşıyor da olabiliriz. Ama işte tüm bu her seviye kaygı bozukluğu ve panik halinin zihin ve beden ekseninde olan nedeni “kendi üretimimiz olan varyasyon ya da senaryolardır”. En basiti bir yere giderken birazcık trafikte kalsak kalp çarpıntısı yaşıyor olabiliriz. Buradaki kalp çarpıntısı sadece geç kalma üzerine değildir. Kalp çarpıntısı, zihnin bu geç kalma üzerine diğer tarafın göstereceği tepkileri ya da olası negatif durumları yazıyor olması ve bu yazılan senaryoya inanan kalbin ve ruhun panik haline geçmesidir.

Şimdi önce şunu kabul edin: beyniniz bu üretime alışmış ve kim bilir kaç zamandır bu senkronda yaşatmış sizi. İşte meselenin çözümü de bu sebeple zor ve aynı zamanda kolay. Ancak öyle iki şifa bir çarka açmayla çözülemez. Hep derim, zihninizin işleyişini siz kontrol ede ede düzeltmedikçe her anlık çözüm anlık olarak kalacaktır. Bir de hepinizin hatası da bu çözüm çalışmalarından sonra tekrarlanan kaygı bozukluğunu yeni bir kaygı sendromuna döndürüyor olmasıdır. “İşte bak çözülmüyor bu!” paniği de “round 2” yani:)

E hadi gelin kendi kendinize hangi yolu izlemeniz gerektiğini ve çözme yönteminizi belirleyelim en kolayından:

1- Kabul: Zihnimizin kaygı konusunda geçmişten gelen ya da belirsizlikler üzerine senaryo ve varyasyonlar yaratma konusunda bir şekilde, bir zaman kodlandığını ve bu komutta çalıştığını kabul edelim. (kabul çok önemlidir, altını çiziyorum.)

2- Kontrol ve Takip:

Yazının devamı...

Şansını yarat

29 Ocak 2020

Bizzat kendim kendimle ilgili çok söylemişimdir “şanslı doğmayanlardanım” diye. Sanırdım ki şans sadece genlerimizle var ve sonradan hiç olmuyor, ne kadar debelenirsen debelen.

Kişisel gelişimi atıyorum bir kenara, nörobilime kafayı taktıktan sonra çözebildim meseleyi. Çünkü kişisel gelişim bu soruna sadece “şanslı olduğunu düşün” diyordu. Ah hangimiz olumlu düşünmeye çalışıp başardı, el kaldırsın. Sayımız çok değildir.

İşte bu yüzden nörobilim benim için kutsal. Yani önce beynimi anlamakla başlamıştım, neyi nasıl alıyor ve bu insan nasıl bir insan?

Kişisel gelişimde kabullenmek yoktur mesela, “olumsuzsa sen evir çevir olumlusuna inanmaya çalış” der. Bu yüzden, nörobilimle beynimi çözümleyince kabullenmiştim şansa dair gerçeği ve geleceği. Astrolojiye göre bile duble oğlak olan ben şansı kendi ellerimle yaratabiliyordum.

Yani bazen, bizi biz yapan işleyişi kabul etmek gerekiyor. Başkalarının şansına heveslenmeye, kendi şanssızlığımıza hayıflanmaya ve oturup hayata küsmeye gerek yok. Birinin kariyerde diğerinin aşkta, senin parada benim üretkenlikte şansım var işte kabul edelim. Her birimizin olağan şansı bir yerde bir şeye dair… Geriye kalan için herkes şansını yaratmak zorunda.

Şansımızı nasıl mı yaratacağız?

Bunu kişisel gelişim klişeleri ve sevgili nörobilimimi karıştırarak söyleyeyim. Her zaman her konuda şansının olmayacağını, şans konusunda bazen pek bir şanssız olduğunu, bu gerçekliğe rağmen inatçı olup istediğine kavuşmak için mücadele verebileceğini düşünüp inanman gerekir. Ve beynin otopilotunu kırmak için konfor alanından çıkman şart! Hayatı aynı standartta yaşadıkça, bu çarkın içinde olan tekrarlar çok gözüne batar. Tıpkı, rutinde giden evliliklerde insanların davranışlarının birbirine batması gibi düşün. Bir yerden sonra sen otopilottan çıkmadıkça hayatın rutinleri de senin davranışların da fazlalıkların ya da eksikliklerin de sana batar hale gelecek. İşte o zaman hep aynı türden adamın karşına çıktığını ya da hep kadınların bırakıp gittiği ya da nedense hep geç kaldığını ya da para kazanamadığını fark edip “yine aynı” diyeceksin ve cümle şansa çıkacak maalesef.

Aynılıkları görmekten ve hüküm kurmaktan vazgeç! Şahane bir şansın olmadığını düşünüyor olabilirsin. Buna çok inanıyorsan onunla savaşmayı bırakmalısın. Sırf sen şanslı olduğuna kendini ikna etmeye çalışırken akıyor zaman, bırak onu alt etme çabasını. Tamam şahane bir şansa sahip değilsin, varsın olsun. Sen onu kabul ederken elini arttır ve masaya elini vur: “ben bu oyunu bozarım”

Yazının devamı...

Onaylanma arzunuzdan kurtulun

22 Ocak 2020

Ben de geçtim bu yollardan :) Hepimiz başarılarımızın, düşünce ya da duygularımızın, kıyafetimizin ya da sözlerimizin onaylanmasını istedik çoğu zaman.

Onaylanma arzusu ve beklentisi öyle sıkıntılı bir durum ki, bir yerden sonra onaylanmasını isteyeceğimiz her türlü davranış ya da durumu yapmadan önce artık kısıtlama haline dönüşüyor bu beklenti. Yani artık “acaba onaylanır mı” dürtüsü gelişiyor. Ve bu maalesef zihnimizin işleyiş biçiminde dönüşüyor, yerleşiyor.

Bir zaman önce onaylanma dürtüm yüzünden ya “acaba onaylanır mı” kaygım ya da “onaylanayım” diye fazladan çabam olduğunu görmüştüm. Ardından bu durumun zihnimi ele geçirdiğini fark edince kendi ruhumu kadı yapıp, zihnime oturttum. Tek onay merciini ruhum yaptım anlayacağınız.

Zaten böyle olması gerekmez mi? Yapmak istediğimiz bir şeyi, giymek istediğimiz, söylemek istediğimiz bir şeyi, sevmek istediğimiz bir insanı ya da gitmek istediğimiz bir yeri neden biz ölçüp tartamayalım ki? İsteyip istemediğimize, doğru olup olmadığına neden bir başkası karar versin üstelik! Kimin doğrusu ya da kimin düşüncesi anayasa gibi etkili olabilir normal yaşantımızda ve bizim ruhumuzun üzerinde.

İnsanın kendini kendine akıl etmesi büyük bir özgürlükmüş. Ne istiyorum, ne hayal ediyorum ya da ne düşünüyorum, hepsinin sorusu benden bana ve cevabı benden bana… İşte bu yüzde, sonra bir baktım ki “özgürüm”, olabildiğince ve en delice.

Herkesin her konuda fikri farklıdır. Sen sarıyı seversin ben siyahı, sen esmer seversin ben kumral, sen dar giyersin ben bol, sen oturmayı seversin ben dans etmeyi, sen gülmeyi ben susmayı belki, ne bileyim. Şimdi hoşlandığın adamın doğru olup olmadığını ben mi söyleyeyim, ya da neden sarıyı sevdiğin için giymek yerine, “sarı çok cırtlak bir renk” diyecekler diye giyemesin mesela?

Kimse kimseden üstün değil yaşamın kendisi konusunda. Tecrübe farkı olabilir, gelişmiş zevk farkı olabilir, yaş farkı olabilir, hepsi mümkün ve fikir almak doğaldır ama kendinle ilgili içinden gelen arzuların önüne başkalarının onaylarını koyma. Çünkü bir yerden sonra o onay beklentisi yüzünden başkalarının gözünden kendine bakmaya başlayacak, başkaları gibi durup kendini eleştirecek ve kısıtlayacaksın. Hatta kimse eleştirmeyecek bile olsa, en kötü varsayımlar üzerine kendine sürekli dışarıdan bakan ve kısıtlayan saçma bir hal içine gireceksin. Bir de sen yargılamaya kendini açtıkça onay beklerken yargılanacaksın.

Hiç gerek yok. İnsanın kendi arzuları ve yaşam şekli için tek onay mercii kendisi. Hatta daha önemlisi zaten insanın tek kılavuzu kendi ruhu olmalı, değil mi? İçindeki arzuları duymalı, ölçüp tartmalı ve arzusu devam edip içine siniyorsa ya da çok istiyorsa yani ruhu onayladıysa onu yapmalı.

Yazının devamı...