Olumlamalar değişmeye yetmez

13 Ocak 2021

Yeni çağın bize getirdiği “kişisel gelişim” konusunun iyi ve kötü yanlarını daha önce yazmıştım. Ancak o zamandan bu zamana bu değişim ve dönüşüm süreçlerinin insanları sürüklediği yer de tabi başkalaştı.

Değişim ve dönüşüm çabası gösteren herkes kendinde mükemmel sonuçlar aramaya ve değiştirdiğini düşündüğü halde aynı yerden hata yaptığında kendini suçlamaya, hatta yıkıma uğramaya başladı. Neden?

Çünkü değişim ve dönüşüm için çok çaba harcıyor ve bu çabanın sonucunda mükemmel bir varlığa geçtiğine inanıyor insanlar. Bu inanç sonrasında ise yanlış düşünce ya da hata sonucunda kendisiyle ilgili hayal kırıklığı yaşıyor. Al işte yeni bir değişim, dönüşüm ve şifa konusu! Bitmiyor da bitmiyor!

Haydi size doğrudan anlatayım:

1. Değişim ve dönüşüm bize mükemmel olmayı vermez, bize farkındalık verir. Farkındalık, her zaman hayat akışı kadar hızlı ilerlemez ve gözünüz kulağınız kendinizde olmadığı sürece değiştirdiğinizi ve dönüştürdüğünüzü sandığınız huylarınız bir yerde tekrar açığa çıkar. Çünkü bu beynin Limbik sisteminin sonucudur. Beyne giden her olayın çoğunda bunun olması olağandır, insanız ve bunun nedeni duygudur. Duygusal beynin eski düşünce ve davranışı tekrarlaması olağandır. Bunu ancak tetikte beklerseniz fark eder ve fark ettiğiniz anda yolun başında ya da ortasında düzeltebilirsiniz.

2. Yaşantınızda, duygu ve düşüncelerinizde yarattığınız değişimlerin yüzde yüz başarı vereceğine inanmanız hatadır. Burada bakacağınız şey, eski halinizle şimdiki haliniz kıyasında yüzde kaç karlı olduğunuzdur. Yani “%20 düzelttiysem bile bu kardır” demelisiniz. Böyle bakmanız ve hesaplamanız gerekir. Gerçekte en büyük hata herkesin “ben oldum ve tamamım” demesidir. Kusursuzluk değil, kar arayacaksınız!

3. Değişim ve dönüşüm bazı sözlerin (olumlama adında) tekrarlanmasıyla- “oldu oldu oldu” demeyle- olacak şey değildir. Doğrusunu yapmadığınız için kar oranınız azdır ve beklentiniz fazla olduğundan hayal kırıklığınız çoktur. Gerçek bir değişim-dönüşüm, özümseyeceğiniz, yavaş yavaş alışacağınız, uzun solukta beyninizi ve ruhunuzu onunla uyumlayacağınız bir şeydir. Bunun için içsel inanç yaratmayan olumlama adındaki cümlelerle tam olduğunuzu düşünmek, kendini kandırmak yerine yerine “o insan olmak” için yaşamaya başlamalısınız. Örneğin stalklama huyunuzdan arınmanız gerekiyor. Bu durumda “iptal iptal iptal” demenin ne faydası var, telefonu elinize aldığınızda bu vazgeçmeyi kendinize söyleyecek, takip edecek, uyaracak ve huyunuzun aktive olduğu her anı yakalayıp çıkaracaksınız o alandan kendinizi. Bu öğrendiğiniz olumlama lafları gerçek olsaydı şeker hastaları “iptal iptal” der tatlı yer, kalp hastası “oldu oldu oldu” der ve damarlarının açıldığını görürdü ya da bir dua ile hepimiz cennetlik olurduk! Değişmek için fiili çaba gerekir sihirli sözler değil!

4. Kendinize aldığınız her şeyi ve kendinizden çıkardığınız her şeyi unutmuyor, biliyor ve farkına her zaman varıyor olacaksınız. Bilinçli farkındalık, fark ede ede, bilince yerleştire yerleştire, gözlemleyerek, hissederek ve özümseyerek yaşamaktır. Kendinize hep bakacaksınız yani.

Yazının devamı...

Çok değişik bir yeni yıl

30 Aralık 2020

Hakkında epey kötü düşünsek de 2020 yılının bizdeki değişimlerini görmezden gelemeyiz tam da yeni bir yıla girerken. Çalkantılı bir çağdan sallanarak ve dönüşerek çıkan bir insanlığız neticede.

2021 yılı için konuşmadan önce 2020 için birkaç şeyi söylemeliyim. Başta pandemi olmak üzere “yok artık!” dediğimiz onlarca şey yaşarken herkeste farklı miktarlar olsa da değişimi görmemek imkansız. Mahrum kaldığımız hayatlarımızın içinde yaşadığımız zamanlarda doğanın kıymetini anladık, kendi kendimize kalmayı sevdik ya da hiç öyle olmadığımızı fark ettik. Evet kimi eski dünyasını sürdürdü, hiçe saydı ve umursamadı 2020 yılını belki ama dünya sallanıyorken onların bile midesinin dönmemesi imkansızdı, bunu kesin sayarım.

Paranın, ev yaşamının, sağlığın, sevginin, güvenliğin, özgürlüğün ve daha bir sürü şeyin anlamı ve tanımı değişti herkes için. Çoğu insan şık binalar yerine bahçeli evlerde oturmayı düşünmeye başladı, bir karantina deneyimi üzerine mesela. İlişkiler konusunda pek emin değilim pozitif bir değişim gözle görünmüyor, yani az mı yoksa yok mu söylemek zor ama onu da 2021 yılında göreceğiz diye düşünüyorum.

Beyinlerimizin “hayatta kal” kodunun en aktif olduğu bir yıldı diyebilirim. Sağlıklı kalmak ya da psikolojimizi yitirmeden hayat sürdürmeye çalışmakla geçti, en umarsızından en çok korkanına kadar. Kabul etmemek imkansız, dünya değişti ve bizler de değiştik. Bu yüzden yeni yıla girerken yaşadıklarımızdan değişen yanlarımızı tam ortaya koyup kıyaslayarak yeni bir yıl yaratmalıyız kendimize.

2021 yılına girmeden evvel 2020 yılını baz alıp yıkıp yaratmaya varsan şu soruların cevaplarını ver kendine:

1- Sağlık senin için önce neydi ve ne kadar öncelikti, yeni sen için nedir değeri?

2- 2020 yılına girerken düşündüklerini düşün, ilk 5 önemli başlığın neydi ve şimdiki sen için 5 önemli şey nedir?

3- 1 Ocak 2020’de yaşadığın ve yaşamak istediğin 2020 yılının parasal arzusu neydi ve şimdi nedir 2021 yılının ederi?

Yazının devamı...

Gerçek aşk karışmaktır!

23 Aralık 2020

Bir ilişkiden beklenen sayısız ortaklığı paylaşmak değil midir? Her iki tarafın sevdiği bir tatlıyı birlikte yemesi gibi yani. Ortak bir nihayette buluşmak ve nihayetinde birbirimize karışmaktır doğrusu.

Birlikteliğin adına taktığımız günümüz dünyasında adını ne koyarsanız koyun, nasıl yaşarsanız yaşayın en temel paylaşımı yaşamadıkça ölür bağlar. Bağlanmayalım derken gerçekten bağlanmazsın ve erkenden koparırsın her ne varsa. Yorgan kirlenir, yastıkta parfüm kalır ama gelip geçer sevdasızlıklar.

Gerçek bir sevgide hayatlar karışmalıdır. Dilediğin kadar özgürlük naraları at, kendi hayatını alıp onun hayatına katık etmedikçe tadı olmaz sevmelerin. Hiç gördün mü soğanı ayrı tabakta suyu ayrı kasede fasulyesi bir tencerede olan bir kuru fasulye ya da hiç gördün mü pirinci bardakta, biberi ayrı haşlanmış bir dolma? Karıştırmazsan, güzel bir tat arzu etmezsen o yemek yemek olur mu hiç?

Gerçek bir sevgi tadı farklı farklı da olsa bir yemektir işte. Birbirine karışan iki hayatın birleşiminden çıkan ve sevgisi eklenmiş bir birlikteliktir.

Hayatı hayatına karışmış kaç adam ya da kaç kadın oldu? Ne kadar karıştınız birbirinize? Kim kendini sana katmak istemedi? Onu zorla hayatına katmak için çabalayıp durdun da başarısız mı oldun? Hayat lokmasını kendine saklayan ve karışmak istemeyen karışmıyor işte. Zorla yemek olmaz zorla güzellik olmadığı gibi ve zorla hayatı karıştıramayacağın gibi.

Gerçek bir sevgi alıp hayatını sevilenin hayatına karıştırmaktır ve bunu bile isteye yapmaktır yani. Dertlerimiz karışsın, kahkaha seslerimiz, bu akşam ne yapacağımız konusunda tekliflerimiz karışsın, ihaleler karışsın, uyurken ayaklar karışsın, dolapta çoraplar ve atletler karışsın. Karışalım istiyoruz işte, her ne olursa olsun. Aksini dilimiz söylese de ya da katıksızlığa alışsak da gerçek arzu hayatının hayatımıza karışacağı gerçek bir muhatapla karşılaşmaktır.

Şimdilerde tek karışan şey akıllarımız! Neler olup bittiğini, neden gittiğini ya da neden böyle dediğini anlamaya çalışan aklımızdan başka bir şey karışmıyor. Uzak kalma çabası, sorumluluktan kaçma güdüsü, korku duvarları ile zihnimiz karışıyor. İlişkiler zorlandıkça niyetler ve kırmızı çizgiler karışıyor, katlanma ve zorlama mevsimi gelmişçesine. İnsan arttıkça, imkanlar çoğaldıkça ve bilgiler kirlettikçe sevmenin tadı kaçıyor, seven kaçıyor ve hayat kaçıyor.

Herkes elindeki telefonunu karıştırıyor, sosyal medyada dönen fotoğrafları, kumandayla kendini bağladığı dijital dizileri ve oyunları karıştırıyor ama hayatın gerçek anlamı üzerine doğruyla yanlışı karıştırdığına aymıyor bir türlü. Ne üzücü, hayatların karışmasının tadı bu kadar güzelken sadece kafalar karışık bir yalnızlığa mahkum olmak!

Yazının devamı...

Hayattaki amaçlarınız nedir?

9 Aralık 2020

Hayatımızı her koşulda devam ettirmemizi sağlayan “yaşama amacını” sorunların çözümlerinde de kullanmak ve bir amaç tespiti yapmak üzere konuşmak niyetindeyim.

Düşünce ve duygu dünyasına biraz farklı baktığım doğrudur. Psikolojik yöntemlerden psikanalizin kaynak nedeni bulma yöntemlerini ve fakat logoterapinin “amaç” döngüsünü ve geleceğe bakışını kombine etmeyi doğru buluyorum. Gerçekten gündelik yaşamımızda her neyin kaosunda ya da ufak karışıklığında kalırsak kalalım, “amacımızı” sorduğumuz anda ne yapmamız ya da ne düşünmemiz gerektiğini daha kolay bulabiliriz. Elbetteki oradan sonra amaca göre hareket etme konusunda da çaba gerekecektir, o ayrı.

Danışanlarıma her ne konuda karmaşa yaşıyorlarsa bugün ve yarın için o konuda “amacının ne olduğunu” sorarım. Basit bir soru gibi gelse de yaşadığımız şeylerin içindeyken tam olarak düşünmediğimiz bir soru ve aramadığımız bir cevaptır bu.

İşinden, evinden ya da şu anki hayatından memnuniyetsizliğin varsa yaşama amacın nedir, yani nasıl bir amaçla yaşamak seni mutlu eder?

En temel soru budur ve genelde memnun olmadığımız hayatlarımızdan çıkmak için yol aramadığımızı ve gerçeği görmediğimizi bize gösterir. Aile baskısı, toplum baskısı, ilişki çıkmazları, ahlaki yargılar ve önyargılarla dolu dünyamızda içimizdeki gerçeği ve yaşam amacımızı hiç göremeyiz. Oysaki amacı bulursak sonsuz mutluluğun sırrını çözebiliriz.

İlişkilerde karşılaştığımız en genel durumlardan bazılarını örneklendirelim. Bir ayrılık yaşayan çiftimizde taraflar birbirini sevmektedir ve bunu da birbirlerine söylemektedir. Ancak danışan diğer tarafın hem gelmesini ister hem de hareket etmemeyi seçer. Bir yandan karşısındaki insan ya da kendisi için bu ayrılığın hayırlı olduğunu düşünür ama bir yandan da onsuz olamamaktadır. Soru “Bu kişiyle ilgili bugünden itibaren amacın (olmasını istediğin) nedir?” İşte tüm bu kargaşayı ve yanlışı bu soru gösterir. Önce karmaşa sonra karmaşanın nedeni ve ardından amaç belirlenirse çözüm gözler önüne serilir. Bir kadın hoşlandığı erkeğe güvenmemektedir, iletişim çabalarına karşılık vermemekte ama ona olan duygusundan vazgeçmeyip kendi kendine acı çekmektedir, gelmesini beklemektedir. Evet erkeğin gelişini gerçek bir gelmek olarak saymamaktadır. Soru “Bu kişinin sana nasıl gelmesini istiyorsun, seçimin nedir ve amacın nedir?”

Sorunlarımızda amacımızı belirlemeye çalıştığımızda karışıklığımızı ve kök nedeni görürüz. Hatta can sıkıcı da gelse çözümü de hemen oradadır.

Öncelikle hayatınızda kendinize dair amaçlarınız olmalıdır. En başta yaşama amacınız her zaman güçlü olmalı elbetteki. Fakat bunun dışında hayati kararları almanızda yardımcı olması için diğer şahsi amaçlarınızı bilmelisiniz. Mutlu olmak, üzülmemek, savaşmamak, kolay yaşamak, zengin olmak, konforlu olmak, iyi olmak, zayıf olmak ya da güzel olmak. Bir tane ya da on tane ama amaçlarınız sizi o sonuca varmak üzere harekete geçirir. Harekete geçmeseniz bile amaçlarınızı bilmeniz, hayatınızı yaşarken size kendisini hatırlatır. En güçlü amaçlarınız size her zaman güç desteği olur. Zayıf olmaksa amacınız, yemek yerken bunu hatırlarsınız. Amaç zengin olmaksa, bir işe girerken bu amacınızı duyarsınız içinizden ve en önemlisi ilişkilerde yaptığınız eziyetlerinize son verirsiniz. Bir ayrılık ya da yorucu bir beklentinin içinde mutlu olmak ve üzülmemek temel amacınız ise sorunu bir an evvel çözmek ve o durumun içinden çıkmak istersiniz. Amaçlarınız dopamin reseptörleri tarafından sizi her daim dürter ve duyarsınız onun sesini.

Yazının devamı...

Kaçıngan erkeği kim yarattı?

2 Aralık 2020

Bu yazımda tamamen, baştan sona, yüksek sesle hemcinsim kadınlara sesleneceğim.

Erkekler şimdilerde cinsel güdülerle ya da sorumluluktan kaçma arzusuyla ilişkisiz ilişkiler yaşamaya meyilliler. Bu neden mi oldu? Bizim yüzümüzden! Sırf onları elde edelim diye alttan aldık, çoğunlukla sanki biz de öyle istiyormuşuz gibi davrandık. Ardından piyasada bunu kabul eden kadınlar varmış gibi geldi erkeklere. Gelenek oluşur gibi oldu, erkekler bu isteklerinin normal olduğunu hissetmeye başladılar. Çünkü onların bunu normal saymasına destek veren en az bir kadın oldu.

İletişimsiz ve paylaşımsız olan erkekleri idare ettiğimiz için “ben böyleyim, beni kabul eden böyle kabul etsin” demeye başladılar. Neden mi? Çünkü onları öyle kabul etmese de kabulü varmış gibi hissettiren ve böylelerine değer veren en az bir kadın oldu.

Bir kadına kendini özel hissettirmek istemek ya da kaybetmekten korkmak gibi duygular yok oldu erkeklerde. Çünkü kendilerini özel hissetmeye başladılar ve kaybetmekten korkulan hep onlar oldu. Biz sustuk, onları her şeyiyle kabul ettik, kaybetmekten korktuk ve güzel egolarını kaldırdık arşa! Ve bunu başlatan, “Yeter ki yanımda olsun” diyerek tuz biber eken en az bir kadın oldu.

Erkekler kötü demiyorum, onları kötülemiyorum burada. Ancak yanımızda illa bir partner, sevgili, eş olsun diye ilişki doğasını yakıp yıktık. Dünyanın değişiminde her şeyde olduğu gibi ilişki dengesinde de erozyon oldu. Kıymet kimde, kıymetli kim? Bence hem kadın hem erkek kıymetli ama gerçek dünyada neden kendi kıymetimizi yok ettik? Bunu biz yaptık, hem de sadece kendimiz için değil tüm kadınlar için kadın-erkek dengesinin bozulmasına neden olduk.

Çokça kadın gördüm iletişimsiz olmayı seviyor gibi davranan, ilişki istemediğini söyleyen, cinselliği daha önemli saydığını lafa söze döken. Ancak hiçbiri bir flörtte bu dediklerini uzun süre sürdüremedi ve hepsi bir yerden sonra açık verdi. Çünkü bu kadın doğası! Erkekler gibi düşünmek ve zamanın dejenerasyonuna kapılmak şart değil. Bu iyi de değil, doğamıza uygun da değil. Bu yüzden zorlamayın, doğanızdan farklı bir tavrı dilinizde resmetmeyin. Kabul edin, ne istediğinizi ve ne istemediğinizi kabul edin.

Biz sadece ruhumuzun merhametine muhtacız, kimsenin değil! (inanç dışında insanlar anlamında)

Yazının devamı...

Kasım indirimleri ve tüketim

25 Kasım 2020

Hadi yine iyisiniz, kasım ayı indirimleri başladı. Şimdi yine fiyatlar düşmüş diye gerekli gereksiz çokça şey kargolarla eve doğru yol alır.

Salgın gerçeğiyle normal yaşamımızı sürdüremediğimiz uzun bir dönem yaşamaya başlayınca düşüncelerin değişeceğinden umutluydum ama olmadı. Belki de karantinanın psikolojisiyle daha da kapıldık tüketim çılgınlığına.

Birkaç farklı noktadan ve kendimden anlatmak, irdelemek istediğim bir husus bu.

Bundan 12 yıl önce Bilişim Hukukçusu kimliğimle yabancı ülkelerdeki sanal dünyanın Türkiye’ye getirilmesi projelerinde yer aldığımda biliyordum bunun bir çılgınlığa döneceğini. Hediye çeklerinin, puanların ve indirimlerin hatta ünlülerin paylaşımlarının nasıl bir tüketim cevabı yaratacağını daha o zamanlar hesap etmiştik. O zamanlar hukuki kısmında yer aldım ama asla bu çılgınlığın bir parçası olmadım. Yani bu sistemi getirenlerin uzak olduğu bir çılgınlığın parçasısınız.

Tabi manuel alışveriş çılgınlığına kapılmadığımı söyleyemem. Kendimi sanal dünyadan kurtarmış ama alışverişin tutkusuna kaptırmıştım seneler önce, bir ara. Günün birinde evimdeki giyinme odasını gören babamın “Ben bu tablodan utandım, her şeye sahip olabileceğini düşünmen her şeye sahip olmanı gerektirmiyor.” dedi. Tabi eski toy hallerim olsa onun beni anlamadığını düşünürdüm ama mesajı çok derinden aldım. Gerçekten kış bitince giymediğim kazaklar ya da ayakkabılar vardı ve evet her şeye sahip olma güdümün bunu yapmamı gerektireceğine inanmam hataydı.

Ardından aslında neyden zevk aldığıma baktım. Aldığım kıyafetler ya da eşyalar değil, almak isteyip alabilmenin yarattığı hazdan kurtulamıyordum hepiniz gibi. Ekonomi yapan insanları yanlış bulurdum, hayat harcayarak yaşanır sanıyordum. Sonra bir söz verdim kendime ve düşünce kalıbımı değiştirdim. Gerekeni almak, istediğimi alabilme özgürlüğümü içimde hissedebilmek mümkündü ve bunu hissetmem için fiziken bir şeyler almam gerekmiyordu.

Bu, beynimizin bir sistem tanımı ve bu halde kalmıyor. Bunu alın aşka koyun, işe koyun ve paraya koyun, bu mantık her konuda aynı denklemle işlemeye başlıyor. “Mutlu olmak için birine, bir aşka ya da paraya muhtacım” diyor beyin. Bir yerden tutup düzeltmedikçe bu sarmalın içine etrafta olan biten her duygunuzu katarak dönüyorsunuz. Bu bir çığ!

Günün birinde salgın diye bir gerçek girdi dünyamıza. Zavallı kıyafetlerim öylece dolapta duruyorlar. Bitmeyen karantinamın Kasım ayında bütün sanal alışveriş siteleri “Kasım Ayı İndirim Çılgınlığını” başlattı. Ortalık kapış kapış! Dedim kendime küçük sürprizler yapıp bir şeyler mi alsam, sepete koydum koydum çıkardım ürünleri. Kendimi eğitmek üzere değerlendiğim izole dünyamda bunun üzerine yine bir eğitim planı çıkardım kendime. Düşünün zaten bunu sizin gibi yapmayan biriyim. Belki bir şeyler anlatabilirim size bu planımla.

Yazının devamı...

Covid ve analitik farkındalık

18 Kasım 2020

Salgınla ilgili bir şeyler okumaktan bile sıkıldık neredeyse. Ama salgından yola çıkarak analitik farkındalığı ve doğru-yanlış düşünce ayrımını ortaya koyalım.

“Herkes hayatını yaşıyor bir ben mi evde duracağım”

Bu söz hayatımızda salgın dışında da neredeyse çok yerde var olmaya başladı. “Nasılsa herkes yalan söylüyor, ilişkiler hep böyle ve bu yüzden ben de takılacağım, herkes kolay yoldan para kazanıyor nasılsa” gibi tonlarca söylem ve düşünce bizi olduğumuzdan daha yanlışa meyilli ve daha umarsız yapıyor. Herkesin yaptığı yanlışı önce normalleştirip sonra aynısını yapmayı seçiyoruz.

Analitik farkındalık doğru ve yanlışı sadece sayısal çokluğa göre ayırmaz. Analitik farkındalığımız yüksek ise evrensel mutlak doğruları, kendi doğrularımızı, esnek yanlarımızı biliriz. Kendimize de doğrularımıza da sahip çıkarız. Başkalarının yanlışı sayısal çokluğa erişse bile sürü güdüsüne kapılmaz, analizle eriştiğimiz farkındalığımızı sürdürürüz. İnsanların umarsızca hayatını sürdürmesi (zorunlu çalışan kesim hariç) yüzünden daha çok hastalık, daha çok ölüm ve daha çok kısıtlamayla karşı karşıya kalmaya devam ederiz. “Herkes” diye başlayıp umarsızlık zincirine kapıldığımız anda kendimize ve insanlığa verdiğimiz değer varsa da yok ederiz. (ki o değer zaten yoktur.) Analitik farkındalık sahibi olursak eylem ve seçimlerimizin bizi nasıl bir “herkes gibi” haline sürüklediğini fark ederiz ve herkes gibi olmak değil “herkes bir yana doğruyu yapmak” yönünde irademizi oluştururuz. Bu da matematik işi!

“Zaten hepimiz covid olacağız”

Madem böyle düşünüyorsunuz hepimiz sokaklara çıkalım, sarılalım ve olacaksak hep birlikte olup ölelim derim ben!

Analitik farkındalığı yüksek insanların yapacağı bir analizi yapalım ve ne diyeceğimizi öyle anlatalım:

- Mutlaka covid olacaksam istatistikler azaldığında olayım.

Yazının devamı...

Hangi aşktan pişmansın?

11 Kasım 2020

İnsan aşktan yana pişman olmaz. Pişmanlık dediğimiz şey bir aşka dair yapılan ve yapılmayan eylemlerin yarattığı duygudur. Belki fazla ısrarcı olmuşsundur, sevdiğini göstermek ve ikna etmek için. İçine atmış ve ardından gereksiz yere patlamış olabilirsin veya söyleyemediğin cümleler içinde koca koca dağlar gibi sıralanmış olabilir.

Ya gerçek duygularımızı saklamış ya da gerçek duygularımızı biraz saklamamız gerekirken aşırıya kaçacak şekilde ifşa etmişizdir. Ya zamanı yakalayamamış ve sevdiğimiz kişiyle bir olasılığı kaçırmış ya da kendi yarattığımız koşullarla arkamızı dönüp içimizde bunun sesini susturmaya çalışmışızdır.

Aşka dair bir duygudan pişmansak, örneğin birini sevdiğimizden pişmansak onu gerçekten sevmemişizdir. Kendimizi bir sevme eylemine sürüklemiş ve ardından bunun farkına varıp bu eylemden pişman olmuşuzdur. Bazen de karşımızdaki insanın eylemleri yüzünden onun sevgimizi hak etmediğini düşünmüşüzdür. Burada da onun eylemleri ve onun hak edip etmediği devreye girmiştir yani.

Üniversite yıllarımda bir sevgilim vardı ve sevgili olmanın nasıl bir şey olduğunu sanırım ikimiz de pek bilmiyorduk. Asker arkadaşı gibi olmamız bir yana anti romantik kişilik sergilemesi nedeniyle kısa zaman sonra benim isteğim üzerine ayrıldık. Bir süre sonra durumu toparlamak için beni yemeğe çıkardı. Yemekten sonra bana bir şey vermek istediğini söyledi ve evlerine uğradık. Evde bizim koloni ekibimiz, arkadaşlarımız vardı. Beni bir odaya götürdü ve odadaki dolaptan bir buket çiçek çıkardı. Benimle barışmak istiyordu ve romantik olarak beni ikna etmek istiyordu ama bana aldığı çiçek neden dolapta duruyordu? “Bu çiçeği sana aldım ama dolaba geri koyalım, ben evde kimse yokken çiçeği çıkarır getiririm” dedi. Hala romantik olmak ona utanç verici geliyordu. Seneler sonra bir konuşmamızda bana “Senden sonra birine değer verdiğimde çiçek aldım hemen, o gün benim pişmanlığımdır.” dedi.

Gerçek bir sevginin, aşkın normalde pişmanlık dürtüsü gelişmez. Geriye pişman olmadan nasıl sevebiliriz sorusu kalıyor? Eğer kavuşmamış isek, yani mutlu bir son yoksa her durumda pişmanlık belirebilir. Bilgelik seviyesinde farkındalığımız yüksek olsaydı ve Limbik sistemimizi komple kontrol altında tutabilseydik pişman olmamayı başarabilirdik.

Mutlaka duygu dünyamıza hitap eden kişiler, eylemler ve kalbimizdeki hisler herhangi bir pişmanlığın nedeni olmaya devam edecek. “O sözü söylemeseydim, o kıyafeti giymeseydim, oraya gitmeseydim” diye seslendirdiğimiz ya da sessizce hissettiğimiz pişmanlıklarımız devam edecek. Kalbimiz sevmeye devam ettiği sürece, bir gün bir yerde yine yeniden bir şeylere pişman olduğunu bize söyleyecek.

Pişman olmamanın yolu olsa hiç sevmemek olurdu, seçerseniz! E o halde pişmanlık denilen mecburi duyguyu kabul etmeyi, normalleştirmeyi ve pişmanlıklarımızı sessizleştirip azaltmayı deneyelim.

Bunun için sadece duygu dünyasının bu anlattığım gibi bir bütün olduğunu, pişmanlığın sevmeye dair bir parça olduğunu, sevmenin ve pişmanlığın da herkese ait olduğunu bilelim. Sen ve o, sırası ve zamanı bilinmez ama biri birini mutlaka sever ve mutlaka bir pişmanlığı da ruhuna eker. İnsanız ya, bunu normal kabul edelim yeter. En azından pişman olmaktan korkup aşktan kaçanlar yapsın yeter!

Yazının devamı...