Az konuş bilge ol

6 Ekim 2021

Geçenlerde telaş içinde bir yerden bir yere koştururken bindiğim takside taksici beyefendiyle kısa bir sohbet gerçekleştirdik. Her an aydınlanmaya ve her insan buna vesile olmaya devam ediyor, ne kadar güzel değil mi?

Kızılderililer ve bilgelik üzerine konuşurken Kızılderililerin az konuşarak çok şey anlattıklarının ve anlaştıklarının farkındalığındaydık. İşte tam o an kendi gerçeklerim üzerine size bir perde aralama fikri geldi çattı.

Hayatımın çokça uzun bir zamanında çokça fazla konuşma ve anlatma çabasında oldum. İyi bir aktarımcı olmak bir meziyet ve bundan memnunum ama kastettiğim bu değil elbetteki.

İnsan bildiğini yani kendince bilgeliğini anlatma çabasına düşüyor. Başarılarını, bakış açılarını, geldiği yolları, kurallarını, ahlak anlayışlarını vs. Kimi zaman alkışı almak kimi zaman onaylanmak ve kimi zaman da duygusal değeri kazanabilmek için. Saygınlık ya da sevilmeye değer olabilme güdüleri ile onaylanma arzusu evet, çoğumuzda var olan şey.

Kendini öven biri olmadım hiçbir zaman ama türlü nedenlerle insan değer yakalamak ya da değerini ortaya koymak istiyor, ben de istedim zamanında. Şahsım için geçmiş neden ve güdülerim bana kalsın, biz şimdi bunun sonrasına geçelim.

Kendini anlatma uğruna çok konuşma eylemselliği bir gün aniden bıraktığım bir bağımlılık gibiydi benim için, bir anda gerek görmemeye başladım. İşte bu aslında kendini sevmenin ve doğru bilgeliğe giden yolun başlangıcı oldu. Bilgelik bildiklerini göstermek, onaylanmak ve alkışı almak değildir. Kendini bilmek, bu bilgiyi içinde taşımak ve kendi değerini kendi ruhunda pişirmektir doğrusu.

Yanlış anlaşılırsın ya da yanlış bir davranışın olur açıklarsın, savunma sıran gelir kendini savunursun, anlatman gerekir anlatırsın ama bunlar gerçekten şartı vuku bulmuşsa olmalıdır. Çünkü bu zorundalık anları haricinde insan cam gibidir, bilinmesi ve ilk bakışta keşfedilmesi gereken topraklarını kendi kendine sergiler. Kaldı ki karşındaki insan seni göremiyorsa ya görmek istemiyor ya da görme yetisi zayıftır ve zorla göze sokmanın hiçbir lütfu yoktur.

Bir danışanıma yaptığım seansta ilginç bir detay yakalamıştım zamanında. Bedeninin neredeyse her bölgesinde pozitif açıklama güdüsü çıkmıştı ve tüm beyin beden denkleminde bu fazlalık, dolayısıyla da sorun veriyordu. Düşünsenize fazla pozitif olmak da fazla açıklayıcı olmak da bir sorun ve kemiklerinizden, organlarınızdan ve beyin matrislerinizden bu tespit edilebiliyor, hayatına etkisiyse cabası.

Yazının devamı...

Çaresizlik ve belirsizliğe son

29 Eylül 2021

Bir süredir köşemi bensiz ve okurlarımı yazılarımsız bıraktım. Hayat biraz annemin sağlık sorunlarıyla bizi sınarken aklım tonca şey yazsa da aktarmak için zaman olmadı.

Dramatik duygulardan kaçınarak içinden geçtiğim sürecin iki sorgulatan kavramı oldu diyebilirim: “çaresizlik” ve “belirsizlik”

Hepimiz ne kadar çok gündelik hikayede belirsizlik ve çaresizlik yaşadığımızı düşünüp dururuz. Kimimiz netlik sevdasına yakalanır ve belirsizliklerden hoşlanmaz, kimimiz kendince yarattığı çözümsüz dünyanın içinde kalmaya devam eder ve hayıflanır.

Bu iki duygunun da çokça şeyde olduğu gibi kendi yarattığımız kavramlar olduğundan işte bugünlerde emin oldum. Hayatım boyunca belirsizliklerden hoşlanmadım ve çaresiz kaldığımı sandığım zamanlar da yaşadım. Şimdi dönüp bakıyorum ve yanılsama olduğunu görüyorum.

Behçet Necatigil’in şiirinde dediği gibi “Çaresizseniz çare sizsiniz” ve yine bundan yola çıkarak belirsiz olan her şeyi de belirleyebilirsiniz. Ve evet tam gerçekliğiyle belirsizlik ve tam gerçekliğiyle çaresizlik insanın başına gelen nadir anlardan ibaret. Yani her duruma yormamak lazım.

İçine düştüğümüz aşkta kavrulmak, birini sabırsızca beklemek, memnun olmadığımız işten ayrılamamak, parasal sorunlar yaşamak ya da istediğimiz hayatı bir türlü yaşayamamak çaresizlik ve belirsizlik değildir. Her durumun içinden kolay ya da çok daha zor biçimde çıkılabiliyor. Sadece bunu bilmekse çarenin ta kendisi!

İlmini okumuş doktorlar ameliyat sonrası kesin bir sonuç vaat edemezler, avukatlar da. İlmek ilmek öğrenmiş bilim insanları yarın havanın nasıl olacağını ya da hastalığı iyileştirecek ilacı kesin olarak bilemezler mesela. Bilinmezlik dediğin şey nedir ki! Hayatın kendi katrilyonlarca bilinmezden oluşan bir denklem zaten, sadece olanlara ilişkin çözümler bulabilmek mesele. Ve inanın o çözümler de insanın beyninde, bileğinde, ruhunda. Aşktan kavruluyor musun, bilirsin ki bitecek; o gelmiyor mu çözümün beklememeye karar verip kararla ruhunun iyileşmesine zaman vermek. Kendine iyi davranmaya meyilli olduktan sonra belirsiz her şeyi belirleyebilmek, çaresiz gördüğün her şeye iyi ya da kötü sayılabilir ama bir nihayet olacak çözümü bulabilmek mümkün.

Hukukta belirsiz alacak davaları vardır, belirsiz diyerek açarsın ve bilirkişi tespitler yaparak belirler. Yaşadığımız şey ne ise tespitler yapınca olabilir en iyi çözümü belirlemek mümkün yani.

Yazının devamı...

Yaşama ve yaşlanma modelin ne?

25 Ağustos 2021

Bazen akmakta olan hayatımıza dair kararlar alıp durur ve onu uygulayamadan unuturuz. İşte şimdi dünya yeni bir çağda yuvarlana sallana giderken gelin gelecekten bugüne bakıp buradan da geleceğe yeni bir plan yazalım:

Nasıl yaşlanmak istersin ya da yaşlanma planın nedir?

Genetik yaşlılık planımız emekli olmak, çalışmamak, torun ve torba işleri üzerine. Şimdilerde geldiğimiz dünya çağı sahil kasabasına yerleşme hayallerini de kurdurmuyor sanki biraz! Ama daha derinden soruyorum ben, bastığımız dünya değil bakmadığımız beyninin yapılabilir planını soruyorum.

Hangi yaşta olursak olalım en temelde kendimizi “var etme” ve “buradayım” deme güdüsüyle hareket ediyoruz. Hep bir çaba, para, aşk, çocuk, evlilik, kariyer, başarı… Gün içinde beynimiz sürekli tonlarca şeyi hesaplıyor, ne giyeceksin, ne yapacaksın, iş planın, flört planın, çocuğun okulu, evlilik teklifi, yalnızlık…

Yaşlanmış insanlar daha genç insanlara yorucu gelir, bunun da nedeni işte tam burada. Çünkü yaşlanınca beynin gündemi azalıyor, hesaplaması, çabası, beklenti ve motivasyonları. Yaşlandıkça “kendimizi var etme” ve “yaşama amacı” konularında sorun yaşıyoruz.

Gözlemlerim sonucunda yaş ilerledikçe ruhumuz ve varlığımız etrafa “buradayım”, “ben de varım” deme çabasına giriyor. İş hayatında yaş ilerledikçe var olma çabamız, ebeveynliklerimizdeki davranışlarımız ve hatta evlat sahibi olma güdümüz bile buradan geliyor. Hem maddi hem manevi olarak varlık gösterme güdüsüne giriyoruz ve üstelik bunu bilinçli yapmıyoruz.

Bize sürekli nereye gittiğimizi soran, sitem eden anne ve babamızın bundan başka “buradayım” deme alternatifi kalmamış demek. İş hayatımıza ya da seçimlerimize karışmaları, anneliğimizi ya da babalığımızı bile sorgulamaları ve eleştirmeleri hep bu yüzden. “Ben yaşlandım ama biliyorum, hala yapabilirim” diyerek varlık gösteriyor yaş ilerledikçe insan.

İşte hepimizin planlı plansız yolu böyle gidiyor. Bırakırsan olağan yaşlanma modelin bu bilesin. Hele ki yaşadığımız yıllara, içine girdiğimiz yeni dünya çağına bakarsak global disosiyatif bozukluklarımız bu geleceği bile daha belirsizleştiriyor, kötüleştiriyor.

Yazının devamı...

Dünya hangi çağa girdi?

18 Ağustos 2021

Şimdilerde siyasiler, toplum bilimciler, astrologlar ve öngörücüler başta olmak üzere herkes içinde bulunduğumuz ve sürüklendiğimiz çağı konuşuyor. Kimi doğru kimi yanlış tespitlerle…

Dünyanın yaşadığı olaylara bakınca Dünya’nın ve doğanın bizi istemediği düşüncesine kapılanlar; küresel ısınma, 5G ya da termikler gibi nüansların neticesinde artık sona yaklaştığımıza inanlar var. Bunlar biraz eksik kalıyor perdede.

Dünya’nın ve doğanın bizi istemediğini düşünebiliriz ancak dünya artık eteğindeki insanlardan ve yaşam modellerinden bazılarını silkeleme düşüncesinde ve bunun için de bir planı var. Yani bize “gidin sizi istemiyorum” demiyor. Yaşam artık hayrı olanları, akıllı ve faydalıları elekten geçirip yaşamın devamlılığı için korumaya ve fakat geri kalanların dökülmesine uyarlanmış durumda. Peki burada en büyük gerçeklik ya da sorun nedir derseniz bu seçimlerin şu an olmadığını derim!

Öyle bir çağa girdik ki şu an nasıl biri olduğumuzun nihai elenmede faydası yok. Uzun engelli bir koşu gibi düşünün, final çizgisine gelene kadar nasıl koştuğumuzun anlamı yok. O final çizgisine kadar gidebilenler ve gidemeyenler olacak, finale kadar çizilen yaşam sürecinde ise bu koşu her zamanki koşu gibi olmayacak.

Şimdi bizleri neler bekliyor?

Hukukçu kimliğimle hep konuştuğumuz şey cehennem azabının ve cezanın en büyüğünün “haksızlığa uğramak” olduğu idi. Aslında büyük darbe alabilen duygularımız şu an hedef noktalarımız, her birinin üzerinde keskin nişancıların kırmızı ışıkları olduğunu düşünün. En büyük açıklarımız ve işaretlenen duygularımız bunlar. Önce onlarla başladı ve artarak devam edecek. Bunu hem bireysel hem içinde bulunduğumuz coğrafyaya göre yaşamaya devam edeceğiz. Kalp kırıklarımız, başarısızlıklarımız ve yetinmeme duygumuzla sarmalanıp bunlarla boğuşurken ruh kapımızı coğrafyamızın ürünü duygu ve dürtüler çalacak.

Hazımsızlıklarımız, öfke ve tahammül duygularımız, dini inançlarımız, vatanseverliğimiz ya da umarsızlığımız, önyargılarımız ve ötekileştirmelerimiz, korku ve kaygılarımız, açlık-elektrik-su gibi yoksunluklar bizim sınav sorularımız, hedefe alınmış yanlarımız olacak.

Kadın erkek ilişkilerinde bir süre önce başladığı gibi tahammülsüzlükler, sığ güdüler, sorumluluktan kaçınma dürtüleriyle ilişki modellerimiz gitgide başkalaşacak. Neredeyse bilim kurgu filmlerindeki gibi sanal aşklar edineceğiz.

Yazının devamı...

Düşmanlık ve öfke bilinci sorunu

4 Ağustos 2021

İçinde bulunduğumuz yangınları ve acıları her an konuşuyoruz ve sanki hepimiz sürekli yanık çığlıklar atıyoruz. Canımız ülkemizin bir an evvel bu zorlu günleri de aşacağına inancımız ve isteğimiz tam. Bu haftanın yazısı gözün gördüğü acıyan yanlarımızdan biraz uzaklaşıp gözlerin ısrarla görmediği kanayan yaramıza dair olsun istedim: düşmanlık bilincimiz.

Her ne olursa olsun toplumumuzu ilgilendiren bir konuda sesler aynı yerden yükseliyor. Aşıyı konuşuyoruz olmayanların sınırdışı edilmesini istiyor neredeyse sözler. Bir afet yaşanıyor, sosyal medyada normal bir şey paylaşana “defolsun gitsin” ile başlayan bin türlü hakaret. Parası olana beddua, ünlüsüne soru yağmurları ve hainlik suçlamaları, siyasileri söylemiyorum bile. Öfke, öfke ve öfke. Diyeceksiniz ki haklı değil miyiz? Haklı değilsiniz ama haksız da sayılmazsınız. Azra’nın başına gelenler, Şahin’in şehitliği, canlarımız, yuvaları, hayvanlarımız ve ormanlarımız… Bunca şey oluyorken üzülmemek ve öfkelenmemek elde değil elbetteki. Ama sadece buradan bakayamayız. Peki bunlar olmasaydı öfke ve düşmanlık bilincimiz pasif mi oluyor? Hayır!

En yakın arkadaşınızla küsüyorsunuz ve mutsuz olması için takip ediyorsunuz adeta, çünkü onun mutsuzluğu sizi bu küskünlükte haklı çıkaracak. Sevgilisi olmasın, evlenmesin, yükselmesin ve kimseyle arkadaşlık edemesin… Ayrıldığınız kadın ve adamın yerlerde sürünmesini istiyorsunuz o atarlı şarkılardaki söylemlerle, “ipe ipe gelsin, batsın bitsin gebersin” oluyor o aşk duyduğunuz insana dair yeni duanız. Kötü ayrıldınız diye onlarca işçiye gelir kapısı olan şirketin hemen yarın iflas ettiğini duysanız lokma dağıtırsınız. Kızınız boşandı diye utanç duyar, komşunun kızı koca dayağı yediğinde içinizi soğutursunuz.

Çünkü kirlendik, öfkelerimizle, ötekileştirme güdülerimizle, düşmanlık bilincimizle kirlendik. Geri dönüşü zor bir yoldayız artık. Bizi saran en büyük yangın bu ve sönmeyecek gibi de görünüyor.

Kinimiz, insanların kendileri, yaptıkları ve olanlarla derdimiz bitmiyor. Bu bilinç içinde de yorulmaya başlıyoruz. Ardından şu sözler paylaşılıyor her türlü mecrada “tükendim” “dayanacak gücümüz kalmadı”! Çünkü kin ve düşmanlık bilinci içerden ağır bir güçle tüketir insanı. Ülkeni sevmezsin, alıp başını gitmek istersin, kimseye güvenmez ve her şeyden memnuniyetsiz hissetmeye geçersin. Duyarsızlaşır, bencilleşirsib ya da duyguların erozyona uğrar. Sana senden bile hayır gelmez artık o raddeden sonra.

Duygusal yıkımlara sebebiyet veren ağır dönemlerden geçiyoruz ve psikolojimizi iyi tutmak kolay değil. Derdimiz psikoloji de değil aslında! Dünya nereye gidiyor, payımız ne ve ne yapmalıyız sorusunun cevabını cidden ama en yalın haliyle duymak gerekiyor. Yangını çıkaran mı söndürmeyen mi, gelmeyen ve gitmeyen, susan ve spekülatif konuşan dahil her bir birey, her olay için sorulması gereken en üst akıl soru bu: “neyi öğrenmeliyiz bu durumdan?”

Lanet okumak yerine hikayeyi okumalı ve öğretiyi almalıyız. Her şey bir yana düşmanlık bilincinden çıkmalıyız ivedilikle!

Afetlerde hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımıza rahmet, yakınlarına başsağlığı; tüm insanlarımıza geçmiş olsun diler, her bir can hayvanlarımız ve ağaçlarımız için dinmeyecek yas duygumu paylaşırım.

Yazının devamı...

Stresi yok etme, onu yönet

14 Temmuz 2021

Yeni dünyamızın en önemli sonuçlarından biri stres seviyemiz ve şeklimizin de değişmiş olması. Yine aynı şekilde aşkta, iş hayatında ya da kişisel dünyamızda strese giriyoruz ama artık daha fazla ve daha farklı. Dijital çağın getirdikleri karşısında kıyaslamaları daha çok yapıyoruz, mahrumiyet duygularımız, takipçilik dürtülerimiz gibi birçok yeni duygu ve güdü bizi hem duygusal yönden hem de kişisel yaşamsal faktörlerden yana strese sokuyor, hem de eskiye göre çok daha fazla.

Biz de onlar gibi gezil tozmak, güzel yerlerde yemek yemek ve o kıyafetleri giymek istiyoruz. Ünlü olmak ya da bir video ile viral olmak istiyoruz. Çabuk ve çok para kazanmak istiyoruz. Bir iş kurup çabuk zengin olmak, zengin biriyle tanışıp evlenmek, icatlarımızı ispatlamak, fiziksel olarak daha zayıf ve alımlı olmak istiyoruz. Dış güzelliğimizden içe, zenginliğimizden başarıya, ünden konfora her konuda hedefler ve hayaller büyüyor, bizi bir heyecan sarıyor ama stresi de artıyor hayatın.

Birileriyle, zamanla ve kendimizle rekabete giriyoruz aslında tüm bu detaylarda. Bu duygu ve dürtülerde beynimizdeki nöronlar hipofiz bezini etkinleştirir, yükseltir. Böylece kortikotropin sinir sistemi vasıtasıyla bedende dolaşır, aktive olur: kortizol, adrenali ve böbreküstü bezi tetiklenir. Adrenalin ile nabzımız yükselir, kaslarımız harekete geçer; kortizol ile dopamin ve kan şekeri artar ve güç gelir. İşte bu yüzden normalde iyi gibi görünse de bu duyguların etkileşimi, bunun sürekli olması bedeni ve beyni yanlışa sürükler.

Yani normalde bir şeyler hedeflemek, hayal etmek, istemek ve bu istekle strese girmek güzel; olumsuz stresler zaten kötü. Olumlu nedenlerle ürettiğimiz stresler güzel olsa da bunu sıklıkla yapmak da yanlış. Olumsuz odaklı stresler (olumsuz duygularla kendini yeme hali) ve olumlu sayılan hayalleri sürekli strese çevirme hali hipofiz bezinin çalışmasını bozar ve depresyona, kaygı bozukluğuna, panik atağa, sinir ve uyku problemlerine neden olur.

Stresi yok etmek gerekmiyor, onsuz da büyümez, olduğumuz yerde kalırız. Her pozitif ve negatif duygunun bir ihtiyaç seviyesi var. Örneğin aşırı pozitif dil de olumsuz etkiler doğurur. İşte bu yüzden artı ve eki duygu ve beyin izlerini olması gereken azami ve asgari seviyelerde tutmak gerekiyor.

Peki olumsuz stresler ile olumlu amaçlı sıklaşmış stresleri doğru yönetmek için ne yapmalı?

1. Güdülerini fark et. Genelde duygu ve düşüncelerimizi fark etmeyi farkındalık sayarız, ki öyledir ama aslında kontrolde zorlandığımız daha temel şey güdülerdir, düşünceyi ve duyguyu oluşturan güdüler. Bu yüzden nelere güdülendiğini ve hangi güdülerin seni daha stresli duygulara, düşüncelere ve hayallere sürüklediğini fark et. Fark etmek azaltmanın başlangıcıdır.

2. Otopilotlarını devre dışı bırak. Bu konuda uzun uzadıya bir yazı yazmıştım, dilerseniz onu okuyabilirsiniz ama beden ve beynin rutin olarak girdiği döngüsel davranışları kırmanız hayatınızı güzelleştirecek en temel çözüm. İster fark ettiğiniz güdülere teslim olmayarak isterseniz de sabah evden çıkarken mutlaka taktığınız olmazsa olmaz takıyı takmayarak deneyimleyebilirsiniz bunu.

Yazının devamı...

Duygu ve düşünce zehirlenmesi

7 Temmuz 2021

Yediğimiz yemekten zehirlendiğimiz gibi bazen ve çoğunlukla ruhumuz, zihnimiz de zehirleniyor. Bu zehirlenme kimi zaman kendi bilinç akışımızla olduğu gibi kimi zaman da dış faktörlerden, bilhassa başka insanlardan kaynaklanıyor. Hayatımız akıp giderken minik minik binlerce zehirlenme yaşıyor olabiliriz. Pozitif düşünce ve duygular hariç her türlü olay, kişi, an, düşünce bizi kirletiyor, zehirliyor.

Beyni hep anlatıyorum, çok zeki olmayabiliyor ve mekanik hatalara çok açık. Bu yüzden kendi olağan sisteminde bile hata veriyorken bizim ve dış dünyanın da katkısıyla neler olabileceğini siz düşünün. Buna bir de gelişen dünyanın hızlı erişim ve iletişimlerini, sosyal medyayı, telekomünikasyonu, insan cehaletini ya da davranışsal bozuklukları eklersek gözlerimiz korkuyla açılabilir: “Nasıl yani böyle çok zehirleniyorum o zaman ben!!!”

Değişim dönüşüm çabaları, yoga ve meditasyonlar bu yüzden sükse yaptı. Çünkü aldığımız ve yarattığımız olumsuzlukları benliğimizden atamıyoruz. Eski ve yeni yaşamımızdaki enerjimizi anlatmak için şehirler iyi bir örnek. Kalabalık şehirlerdeki oksijen azlığını düşünün, İstanbul’dan kaçıp dağa bayıra kendimizi vurmamız da bu yüzden. İşte kendi beynimizin ve bedenimizin de aynı bu şehirler gibi olduğunu düşünün, yaşadıkça doluyor ve kirleniyor. Statik elektrik, enerji, bunlarla yazılan duygular, düşünceler, davranış ve tepkiler…

En belirgin zehirlenme modellerimizi söyleyip çözüme geçelim:

-İnsanların yanlış davranışlarını görmek ve yargılar oluşturmak. Güvensizlik, yalan, sadakatsiz olma, kıskançlık gibi… Bunu çoğunlukla flört, sevgili, arkadaşlık ilişkilerinde yaparız. Bilhassa bu ağır yanlış davranışlara maruz kaldığımız için zehirleniriz. Kimi zaman çevremizdeki insanların birebir bize yönelmiş bir yanlış davranışı olmasa bile çok fazla yargıladığımızı, beğenmediğimizi ve yorulduğumuzu hissederiz. Örneğin bir arkadaşımızın egosunun tavan yaptığı ya da yerle bir olduğu zamanlardaki sohbetinde veya işyerinde insanların hırsından ölecekleri bir süreçte alıp başını gidesin gelebilir.

-İnsanların gündemimize yaklaşımından boğulmak. Genelde duygusal bir konuda arkadaşlarımızın hepsinin birer yorumu vardır. İş, seçimler ya da en basiti sosyal medyaya koyduğunuz bir fotoğrafa bile insanların fikir beyanı oluyor. Hatta bazen “ağzı olan konuşuyor” diyecek kadar yoruma maruz kalabiliyorsunuz. İşte tam bu fazla fazla maruz kalma hali zehirlenme oluyor.

-Bir de zaman zaman egosal dengesizlikler yaşayabilir, hayallerimizle boğulabilir ve enerjimizi yitirebiliriz. İşte bu enerji yitimi sonrasında beyin sürekli negatif duygu ve düşünce üretmeye başlıyor. Eskileri yanlış yorumlarla getiriyor, isyan ve imkansızlıklar aşılıyor. “Neden bu hayalim olmuyor!” diye kafamızı kuma gömmek istiyoruz. Üstelik bu aşktan ya da maddiyattan sebep olabileceği gibi hafta sonu sosyalleşmek için bile bu dürtüye kapılabiliriyoruz.

İnsanın kendine yapacağı en güzel şey “kendine iyi bakmak, dikkat etmek”.

Yazının devamı...

Seni durduran şey...

30 Haziran 2021

Olsun istediğin iş olmuyor, terfi gelmiyor, aşk kapıyı çalmıyor bazen. Hedeflediğin ağaca tırmansan da sıçrayamıyorsun, sıçrasan da varmak istediğin yere varamıyorsun. “Neden?” deyip duruyorsun diline dökmesen de içinden. Çoğu insana göre oldukça fazla emek harcadığından, kalbinin temiz olduğundan ve elde etmek istediğin güzellikleri hak ettiğinden de eminsin üstelik!

Peki neden olmuyor ve seni durduran şey nedir?

Kader ve kısmet gerçeğini bir an için kenara itelemek isterim bir başka gerçeği kovalamak uğruna. Yoksa kaderde ve kısmette olanı yaşıyoruzdur çoğu zaman elbette. Ancak tekrarlanan engeller, sürekli olan bozulma ve kısmetsizliğin “senden ötürü” olan sebepleri de var hani!

Kaderden başka insanı durduran ve engelleyen yegane şey kendisi ve bunu da onlarca türden yaratmayı da başarıyor ilginç ki!

Dilin, kalbin ve aklın bir şey olsun istiyor, ister aşk ister iş ya da bambaşka bir konu. Beynin bunu düşünürken veya isterken, küçücük hazne içinde pankartlarıyla gelen bir sürü nöron olur olmadık ne varsa ortalığa döküyor. Mahallenin dedikoducusu da muhtarı da emekli albayı da orada. Daha önce başına gelenleri sayıp dikkat nutukları atanlar mı dersin, sağlama alman için kurallar yağdıranlar mı yoksa yargılar dağıtanları mı ararsın, hepsi meydanda.

İşte tam o anlarda arzun, hayalin her ne ise ona dair şartlar ve kurallar ya da kaygılar doğuyor. Beynin yeni bir iş hayali kurarken işsiz kalma korkunu, para olgusunu yüzüne vuruyor; ilişkin yoksa yalnızlığı, bir girişimde başarısızlığı…

Beyninin yarattıklarının bu kadar belirgin olması da gerekmiyor, daha ufak detaylarda kendinize devasa duvarlar ördüğünüzü gördüğünüzde nasıl sinirleniyorsunuz değil mi? Çok saçma olacak cümlelerle örneklendirelim:

“Hayatımda biri olsun isterim, şu işler olsun zaman olarak uygun olayım da o zaman”

Yazının devamı...