Küsme huyu üzerine

29 Temmuz 2021

Diğer toplumlarda yaygınlığını bilmiyorum ancak bizim toplumumuzda küsme huyu oldukça yaygın olarak kullanılan bir iletişim biçimi. İletişim biçimi dedim ama bu davranış iletişimden ziyade kopukluğa sebep oluyor. Küsme huyunun sık karşılaşılan iki biçimi var. Birincisi, belirli bir tartışmadan sonra ortaya çıkan küslük, diğeri de belirgin olmayan ve küsülen tarafın tam olarak neden böyle olduğunu anlamadığı durum diyebiliriz. Bir tartışma neticesinde ortaya çıkan ve çok kısa süreli küslükler bazen faydalı bile olabiliyor, aradaki öfkenin soğuması ve tarafların birbirine daha sakin yaklaşabilmesi açısından. Ama sebep belli olsa da küslük uzun sürünce, ciddi ilişki sorunları ortaya çıkabiliyor.

İkinci tip küsme huyunu biraz daha detaylandırmak istiyorum. Psikolojide pasif agresif davranış olarak nitelendirdiğimiz bu küsme, kişinin kendi saygınlığına bir gölge düştüğünü hissettiğini algıladığı anda ortaya çıkıyor. Ancak bu huya sahip olan insanların saygınlık anlayışı organik olmaktan uzak ve çok kırılgan. Yani böyle bir insanla beraberken, çok genel bir şaka yapıyor olmanız, ayak ayak üstüne atmanız, konuşurken onun fikrini sormamış olmanız ya da yeni aldığı ama sizin fark etmediğiniz bir şeye hayırlı olsun dememiş olmanız bile böyle bir özelliğe sahip birisi için saygınlığına gölge düşmesi olarak kabul edilebilir ve kişi bunun sonucunda küser ya da somurtur.

Buna maruz kalan tarafın ise işi zordur, çünkü karşı tarafın tavırlarındaki değişikliğin sebebini sorduğunuz zaman, alacağınız cevap, genelde  “Yok bir şey” olacaktır. Küsen taraf, karşı tarafın belki farkında bile olmadığı kendi hatasını fark etmesini ve bunu çok çaba harcayarak telafi etmesini bekler. Çünkü kırılan benlik saygısının ancak böyle onarılabileceğini düşünür. İlişkilerin ilk başında, her zaman kendisine küsülen taraf belki de sevginin motivasyonuyla hep alttan alabilir ama bu her zaman böyle devam etmeyecektir. Bir süre sonra hak etmediği bir davranışa maruz kaldığını düşünen tarafta öfke çıkacak, küsme huyu olan kişi bu duruma daha da içerleyecek ve daha çok küsecektir. Sonuç olarak, her iki taraf için de hayat zindan olacaktır.

Küsme huyundan kurtulmanın çözümü kesinlikle kişinin kendisindedir. Karşı taraf ne yaparsa yapsın, kişi bu huyundan vazgeçmeye niyet etmezse her zaman küsecek bir şey bulacaktır. Kişinin ilk yapması gereken, küsmenin haklı bir tepki değil sorunlu bir davranış kalıbı olduğunu kabullenmektir. Sonraki aşamada ise, kişi kırıldığında, hayal kırıklığına uğradığında, değer görmediğini hissettiğinde refleks olarak ortaya çıkan küsme isteğine direnç göstermesi ve sonrasında karşı tarafa hissettiği olumsuz duyguları ifade etmesi gerekir. Böyle bir ifade, küsme huyu olan kişilerde bir zayıflık olarak algılanabiliyor bazen, sanki ben söyleyince ne anlamı kalacak gibi düşünebiliyorlar. Ancak bu yanlış inanış belki de çocukluğumuzdan bugüne getirdiğimiz bir kalıp. Bunu aşmanın tek yolu, kendini ifade etmektir. Saygı dediğimiz şey, küserek artan bir şey değil maalesef. Gözlemlediğim kadarıyla, küsen insanlar çevrelerinde daha çocuksu ve özgüvensiz algılanıyorlar. Yani hedef saygınlıksa, sonuç tam tersi oluyor.

Eğer senin çevrende böyle insanlar varsa, her zaman karşı tarafın istediği şekilde davranmak ve onun barışması için kendinden vazgeçip olmadığın bir insan gibi davranmak sadece karşı tarafın küsme huyunu pekiştirecektir. Yapılacak en doğru şey, karşı taraf küstüğü zaman onu açık iletişime teşvik etmektir.

Kendine iyi davran, görüşmek üzere...

 

Yazının devamı...

İrade gücünü artırmak ve ‘Kırık camlar deneyi’

22 Temmuz 2021

Lise döneminde başladığım sigarayı 11 yıl boyunca günde 1 paket olmak üzere aralıksız içtim. Çevremde beni seven birçok insanın ısrarına rağmen 11 yıl boyunca bırakmayı pek düşünmediğim sigarayı, bir sabah kalktığımda ciğerlerimde hissettiğim ağrı sebebiyle aniden bırakma kararı aldım. Benim için çok da kolay olmayan bir şekilde ama asla taviz vermeyerek sigarayı bıraktım. Bir kere bile içmedim. Bu durum 5 yıl boyunca böyle devam etti. Ta ki bir arkadaş ortamında, bir tek sigarayı yeniden içene kadar. Sadece bir sigara demiştim kendime, en fazla ne olabilir ki? Ama sonra durumun öyle olmadığı anlaşıldı ve yaklaşık 3 hafta içinde ben bıraktığım yerden yani günde 1 paketten sigara içmeye devam ediyordum. O tek sigara iki yıl daha sigara içmeme neden olmuştu. Çok şükür, sonrasında yine bıraktım ve bir daha o tek sigarayı içmeyi düşünmüyorum. Nasıl oluyor da aradan yıllar geçmesine rağmen, bir tek sigara bağımlılığımı tekrar başlatmıştı?

İşte burada psikoloji alanında yapılmış bir deneyden bahsetmek istiyorum: “Kırık camlar deneyi.” Amerikalı psikolog Philip Zimbardo suç psikolojisi alanında çalışmalar yapan bir bilim insanı. Bahsedeceğim deneyi de çok ilginç sonuçlar ortaya çıkarıyor. Zimbardo ve ekibi ilk olarak New York’un arka mahallelerinde suç oranın yüksek olduğu Bronx’a sahipsiz bir araç bırakıyorlar. Araç birkaç saat içerisinde yağmalanıyor. Sonrasında nispeten suç oranın az olduğu, temiz bir muhit olan Palo Alto’ya aracı bırakıyorlar. İlk başta bir şey olmuyor bu tarafta. Ancak Zimbardo, Palo Alto’ya bıraktığı aracın kelebek camını kırınca, çok kısa bir süre içerisinde zengin ve suç oranının az olduğu şehirde bile araç yağmalanıyor. Başka birinin ilk suçu işlemesi, diğer suçların işlenmesi için zemin oluşturuyor. Nasıl olsa birisi yapmış, ben de yapabilirim düşüncesi oluşuyor. Bu deneyden sonra Zimbardo’nun bir sözü var: “Eğer suç işlenmesini engellemek istiyorsanız, ilk camın kırılmasına asla izin vermeyeceksiniz.”

Bu deney genelde suç psikolojisini daha anlaşılır hale getirilmek için anlatılıyor. Ancak ben bu deneyin, kişisel yaşamımızda, kötü alışkanlıklarımızdan kurtulmak için irade gücünü artırma konusunda da işe yarar ipuçları verdiğini düşünüyorum. Hayatımızın birçok alanında değiştirdiğimiz ya da değiştirmek istediğimiz şeyler var. Ve hiçbir değişim kolayca olmuyor, ciddi emekler veriyoruz. Sigarayı, alkolü bırakmak, sağlıklı yeme alışkanlığı kazanmak, spor yapmak, ders çalışmak; hepsi daha kaliteli bir hayat için arzuladığımız değişiklikler. Bunları yapmaya çalışırken, bazen bu değişimin tam aksi yönünde davrandığımız anlar olur. Tek bir sigara içmek, spora gitmemek, bu hafta da ders çalışmamak gibi. İlk bakışta masumane görünen bu küçük kaçamaklar, bizim arabamızın kelebek camını kıracaktır. Burada araba da suçlu da biziz. Bir kere ihmal ettiğimiz kuralı, ikinci seferinde çok daha kolay ihmal edebiliriz ve bu gitgide hızlı bir şekilde büyür. Yani kendi arabamızı kendimiz yağmalarız.

Elbette bazen aksaklıklar olacaktır, ama ne olursa olsun bu aksaklıkları en kısa süre içerisinde telafi etmemiz ve sonrasında arabanın camını sağlam bir şekilde bırakmamız gerekir. Bugüne kadar karşılaştığım birçok insanın, kurtulmak için yıllarını verdiği şeylere sadece minicik bir “bir seferden, bir günden, bir haftadan bir şey olmaz” sebebiyle geri döndüğünü gördüm.

Kaliteli bir yaşam sürdürmek istiyorsan verdiğin tavizlere dikkat etmelisin, unutma taviz tavizi doğuracaktır. Kendine iyi davran, görüşmek üzere…

 

Yazının devamı...

Her insan hem iyidir hem de kötüdür

15 Temmuz 2021

İnsanlar içinde türlü potansiyeller barındırır. Bunlar diğer insanlara veya kendine zarar vermek de olabilir, tam tersi şekilde hem kendine hem topluma fayda sağlayacak işler ortaya koymak da olabilir. Yani insan dünyaya geldiği zaman içinde, hem bir katili hem de bir mucidi barındırır genel bir ifadeyle. Peki, insanın içindeki iyi ya da kötü ilerleyen zamanlarda nasıl öne çıkıyor; bazı insanlar iyiliği benimserken bazıları neden kötü oluyor?

Aslında bunun birçok sebebi var ama benim bugün değinmek istediğim kısım diğer insanlara yaklaşım şeklimizin onların kim olduğu üzerinde önemli bir etkisi olması.  İlkokulda birazcık haylaz olan bir çocuk hayal et, öğretmenleri, ailesi herkes bu haylaz çocuğun ne kadar yaramaz olduğunu,  böyle giderse geleceğinin pek parlak olmadığını, bir baltaya sap olamayacağını söyleyerek onu düzeltmeye çalışırlar. Ama maalesef bu tür müdahalelerin birçoğu tam olarak korktuğumuz şeyin gerçekleşmesiyle sonuçlanır. Şimdi aynı olayı, birazcık farklılaştırarak anlatayım. Yaptığımız zekâ testinde bu çocuğun üstün zekâlı olduğunu öğrendik. Ve ben çıkan sonucu, hem aile hem de öğretmenlerle paylaştım. Bu sefer çevrenin bu çocuğa tepkisi ne olurdu? Muhtemelen aile daha gururlu ve sabırlı davranarak, çocuğa özen gösterecek, onun bu haylazlığını aşırı zekânın bir emaresi olarak görüp, gülüp geçeceklerdi. Çocuklarının nasıl olsa zeki olduğunu düşünüp, onu destekleyecekler ona güveneceklerdi. Öğretmenler ise bu haylaz çocuk yaramazlık yaptığı zaman ya da bir konuyu anlamadığı zaman, zeki çocuklarda arada böyle şeyler olur diye düşünüp daha toleranslı olacak ve aynı konuyu belki birkaç sefer anlatacaktır. Peki, bu durumda sonuç ne olacaktı? Çocuk muhtemelen bu yaklaşımla birlikte içindeki en iyi potansiyeli ortaya koyup, hayatta hem kendi adına hem de toplum adına güzel işler yapacaktı.

Bu farazi bir senaryo ama biraz düşününce çoğumuzun böyle senaryoların ya faili ya da kurbanı olduğunu fark edeceksin. Ailesi kendisine inanmadığı için kendisine inanmayan birçok kişiden birisi de belki sensin. Geçmişi değiştiremeyiz ama en azından biz birilerinin

faili olmamayı başarabiliriz. Bunun için şuna dikkat etmek çok önemli, elbette birilerini eleştirebiliriz, düzeltmesi gereken şeyleri ona hatırlatabiliriz. Ama tek yaptığımız sadece düzeltilmesi gereken şeyleri hatırlatmaksa, karşı taraf kendisini hep eksik hep yanlış görme eğiliminde olacaktır. Ama bir yandan eksiklikleri söylerken bir yandan o insanın güzel yaptığı şeyleri ona hatırlatmak, takdir etmek o insanın kendisine inanmasını sağlayacaktır.

Bir hikâye anlatmak istiyorum sana. Rivayete göre bir Afrika kabilesinde, kabile üyelerinden birisi yanlış bir şey yaptığında ya da suç işlediğinde, bu kişiyi bir kütüğün üzerine oturtuyorlar ve tüm kabile üyeleri çember oluşturacak şekilde bu kişinin etrafında toplanıyor. Kabile üyeleri yaklaşık 2 gün boyunca sürekli olarak, ortada oturan kişinin güzel özelliklerini, o güne kadar yaptığı iyilikleri ona hatırlatıyor. Bu kabile üyelerinin felsefesine göre, her insan iyidir ama bazen kötü şeyler yapabilir ve bu onun yardım çığlığıdır. Bir şekilde kötü bir şey yapan birisinin kendi içindeki iyi olan tarafıyla bağlantısı kopmuştur diye düşünüp ona iyiliğiyle tekrar bağlantı kurması için bu şekilde bir ritüel gerçekleştiriyorlar.

Bizde olsa nasıl olur diye düşündüğümde pek parlak bir senaryo canlanmıyor gözümde. Ama değişim her zaman mümkün. Eleştiri memuru olmak yerine birisini bir eleştirdiğimizde onun iki güzel özelliğini de o insana hatırlatmak hem ona hem topluma bir armağan olacaktır.

Kendine iyi davran, görüşmek üzere...

Yazının devamı...

Hayatını boşa harcıyor olabilir misin?

8 Temmuz 2021

İnsanın en değerli malzemesi zaman. Birçok insan da bunun hem farkında olduğunu düşünüyor, hem de sık sık dile getiriyor. Ama hayatı bütün bir şekilde yaşamayıp sadece anlar biriktirdiğimiz için hayatımızın tam olarak nereye gittiğini fark etmemiz mümkün olmuyor. Yani hem zamanın kısıtlı olduğundan şikâyet ediyoruz, hem de hayatımızı boşa harcıyoruz. Kendimden bir örnek vermek isterim; gün içerisinde telefonumda sosyal medya uygulamalarını sıklıkla kullanıyorum. İnsanların ekran başında geçirdiği zamanı konuştuğumuz bir gün, arkadaşıma “Ben en fazla 30 dakika bakıyorumdur herhalde” dedim. Ama sonrasında telefonlarda ekran süresini ölçen ayarları aktif hale getirdiğimde, bir haftalık sonucu görünce, telefonumla tahmin ettiğimin çok çok ötesinde vakit geçirdiğimi fark ettim ve kendime kısıtlamalar getirdim. Az zaman harcadığımızı düşündüğümüz şeylerin, aslında biz büyük resmi tam fark etmediğimiz için hayatımızdan ne kadar çaldığını fark etmiyoruz. Bu yazımda bu küçük ama büyük şeylerden bahsedeceğim.

Hayatımızdan en çok çalan şeylerin başında, biraz önce de bahsettiğim gibi, sosyal medya başında geçirilen zaman geliyor. Başka insanların hayatını takip edip, belki de kendi sahip olduklarınla kıyaslama yapıp hem kendi moralini bozuyorsun, hem de bir gününün 4-5 saatini burada harcıyorsun. Uyanık kaldığın zamanı düşününce, bu 4-5 saatin ne kadarlık bir yer kapladığına şaşıracaksın.

Diğer insanlar hakkında konuşmak da zamanımızı boşa harcadığımız şeylerden. Diğer insanların yaptıkları, yapmadıkları, onlarda olanlar, bizde olmayanlar şeklinde bitmeyen bir liste oluşturabiliriz. Durmadan diğer insanların dedikodusunu yapanlar, onları yargılayanlar, şikâyet edenler onların hayatlarını konuşmaktan kendi hayatlarını yaşamaya vakit bulamazlar.

Bir diğer konu da şikâyet etmek. Biz toplum olarak şikâyete çok eğilimliyiz; bir sürü şey hakkında çokça şikâyet edip, hiçbir şey yapmamak. Şikâyet pasif bir eylemdir, zihnimizi ve hayatımızı doldurur ancak hayatta hiçbir sonuç ortaya çıkarmaz. Bir deniz kenarında dalgaların vurduğu yere kumdan bir kale yapmak gibidir, çok enerji harcarsın ama ortada hiçbir şey kalmaz. Şikâyet ettiğin şeyler hakkında bir şey yapmıyorsan, daha çok şikâyet etmeye başlarsın, daha az eylem ortaya çıkarırsın. Benim bir kuralım var; şikâyet ettiğim bir konu olduğu zaman kendime hemen şu soruyu sorarım: “Bu konuda ne yapabilirim? Ya da yapabileceğim bir şey var mı?” Eğer bir cevabım yoksa, o konuda şikâyet etmeyi bırakıp, bir şeyler yapabileceğim bir alana yönelirim.

Diğer insanları memnun etmek de hayatımızdan çalan şeylerden. Bazı insanlar hayatlarının merkezine diğerlerini alır. Bu “diğerleri” kategorisine, eşi, çocukları, patronu, akrabaları ya da herhangi birisi dâhil olabilir. Her zaman onların istediklerini yapmaya çalışır, hatta bazen çok zorlanarak bunları yapar. Ama dışarıdaki insanlar için her şeyi her zaman yapmaya çalıştığın zaman, diğerleri senin bunları kolayca yapabildiğini zanneder ve durmadan senden bir şeyler isterler. Bu bitmeyen görev listeleri oluşturur.

Hayatlarını boşa harcayan insanlar, yaş ilerledikçe daha kaygılı ve mutsuz hissedebilirler. Zamanın bittiğini hissederken, elinde bir şey olmadığını görmek çok can sıkıcıdır. Bu nedenle, benim en başında verdiğim örnekte olduğu gibi, hayatını kaplayan şeylere küçük deme, onların ne kadar yer kapladığını görünce çok şaşıracaksın. Kendini geride bırakma, kendin için yaşamayı ihmal etme, zaman her zaman hızlıca geçecektir.

Kendine iyi davran, görüşmek üzere...

 

Yazının devamı...

İlişkilerinde öncelik değil seçenek olabilir misin?

1 Temmuz 2021

İnsanı en çok inciten şeylerin başında değer verdiği insanlardan gördüğü olumsuz davranışlar ve onların beklentilerimizi yerine getirmemesi oluyor. Birçok yerde insanlardan bir şey beklememek gerektiği, mutluluk için beklentilerden kurtulmak gerektiği ifade ediliyor. Eğer bu mümkün olsaydı, gerçekten mutluluğumuza katkı sağlayabilirdi. Ama insan, özellikle yakın ilişkilerinde çok fazla emek verdiği zaman karşılık beklemeden edemiyor. Bu çoğunlukla bir tercih değil, insani bir eğilim diyebiliriz.

Evet, beklentilerden kurtulmak pek mümkün değil. Ama şu ayrıntıyı fark etmek önemli: İnsan çok verdiği yerden çok bekliyor. Bu matematiksel bir denklem gibi. Çok verirsen, çok beklersin. Evet, yakın ilişkilerde çok emek vermek ilişkinin kalitesini yükseltiyor. Ama doğru kişiye mi emek veriyorsun? Eğer senin onu gördüğün gibi, seni öncelik değil sadece seçenek gören birisine bu kadar emek verirsen, çok büyük ihtimalle karşılığını alamayacaksın ve hayal kırıklığına uğrayacaksın. Bu yazımda, sana seni öncelik değil seçenek olarak gören kişilerin davranışlarından bahsetmek istiyorum.

Bu duruma örnek oluşturan, en sık karşılaştığım davranış kalıbı şu: Sen yakın gördüğün o kişi için tüm önemli günleri hatırlıyorsun, bu konuda jestler yapıyorsun, o kişinin zorlu zamanlarında yanında oluyorsun, bir şeyler istediği zaman hiç geri çevirmiyorsun. Ama aynı durumda sen olunca, karşı taraf sen yokmuşsun gibi davranıyor. Çok basit cümlelerle bile, senin için önemli olan günleri hatırladığını ifade etmiyor, zorlu zamanlarında yanında olduğunu hissetmiyor, yardım isteklerine hiçbir şekilde karşılık vermiyor. Bu davranışlar önemli bir ipucu olabilir.

Bir diğer ipucu da sadece onun istediği zamanlarda görüşüyorsunuz. İkili ilişkilerde iki tarafın da birbirine ihtiyacı olan zamanlar vardır. Bu bazen derdini ve bazen de mutluluğunu paylaşmak içindir. Ama karşı taraf her istediğinde sen onun yanındayken, sen onu çağırdığında, yanında olmanı istediğinde karşı tarafın her zaman mazeretleri varsa, bu durum hep böyle oluyorsa, bu da bir işarettir.

Seni öncelikleri arasında görmeyen biriyle sosyal bir ortama girdiğin zaman, bu kişinin ilgisini çok çabuk bir şekilde yeni sosyal ortamdaki ilgi çekici kişilere yönelttiğini görebilirsin. Halbuki o ortama sadece ikiniz girmişsiniz, ikiniz de kimseyi tanımıyorsunuz ama yakın gördüğün kişi seni unutup, diğer insanlarla çok yakın olmaya çalışıyor olabilir. Bu arada, yeni bir ortam olmadığı durumlarda da yanınıza yeni bir kişi geldiği zaman, sanki sen o ortamda yokmuşsun gibi, hemen seni geride bırakıp, diğer kişiyle ilgileniliyor olması da bir işarettir.

Bir diğer dikkat etmen gereken konu da, karşı tarafın seni sadece ihtiyacı olduğu ya da yalnız kaldığı zamanlarda aramasıdır. Çünkü biri seni seçenek olarak gördüğü zamanlarda, o kişiler için senin konumun asıl öncelikli kişiler olmadığı zamanlarda onların yerini doldurmak olabilir. Bu böyle söylendiği zaman acı verici farkındayım ama maalesef bizim ilk sıraya koyduğumuz çoğu insan için biz bir seçenek durumundayız.

Bu saydığım ipuçları her ilişkide olabilir.

Yazının devamı...

Sağlıklı iletişime zarar veren üç büyük hata

24 Haziran 2021

Melda eşini seven bir kadın, ama eşiyle sorunlar yaşadığı zaman bunları açıkça konuşmak yerine, tavır gösteriyor, imalı şeyler söylüyor ama asıl kendisini üzen konuya hiç değinmiyor. Eşinin kendisini anlamasını bekliyor, bu da karşı tarafta haksız yere suçlandığı hissiyatını ortaya çıkarıyor. Bu durum da en sonunda iki tarafın da belki şiddetle suçladığı ama asıl önemli olan konunun hiç konuşulmadığı bir kavgaya dönüşüyor.

Cihan, iş yerindeki güvendiği bir arkadaşının söz verdiği yardımı yapmadığı için kırgın hissediyor. Ancak kırgın hissettiği arkadaşına bu duruma ifade etmek yerine, bu arkadaşına mesafe koyuyor, hatta hiç konuşmuyor. Diğer tarafta bu duruma maruz kalan kişi ise, hak etmediği bir şeye maruz kaldığını düşündüğü için, o da bu durumu düzeltmek için hiçbir adım atmıyor. Cihan da bu durumu görünce, uzaklaşarak ne kadar haklı olduğunu kendi kendine söylüyor.

Bu bahsettiğim iki hikâyenin belki aynısını, belki de bir benzerini çok büyük ihtimalle yaşamışsındır diye tahmin ediyorum. Bizim ülkemizde iletişim çoğu zaman şans işi. Hepimiz bir şeylere kırılırız, ama kırıldığımız şeyleri ifade etmek, sorunu çözmeye çalışmak yerine dolaylı yoldan tepki gösteririz. Tepki gösterdiğimiz kişi neye tepki gösterdiğimizi anlamaz, o da bize tepki gösterir. Bu iş böyle uzar gider. Halbuki çevremizdeki insanlarla sağlıklı iletişim kurmak o kadar da zor bir şey değil. Birazcık kendi hatalarımızın farkına varabilirsek, bence birçok konuyu düzeltmek mümkün olacaktır. İletişim kurarken sık yaptığımız hatalardan bahsetmek istiyorum.

İlk olarak, açık iletişim yerine imalı sözler ve tavırlı davranışlar kullanmak iletişime en çok zarar veren şeylerden biridir. Eğer böyle davranıyorsan, muhtemelen kendini, “Ben kendim açıkladıktan sonra, karşı taraf hatasını anlamış ne işe yarar?” diye savunacaksın. İşte tam burada gurur devreye giriyor. Ben söylersem kendimi daha aşağı konumlandıracakmışım gibi hissiyat. Aslında durum tam tersidir, incindiğim şeyi karşı tarafa net bir şekilde ifade ettiğim zaman ona hatasını düzeltme fırsatı veriyorum. Ama tavır yaparsam, karşı taraf bir şeyler anlıyor ama kesinlikle benim anlamasını istediğim şey olmuyor. Yani yanlış anlıyor. Karşı tarafın beni üzen davranışını net bir şekilde ifade etmek, karşı taraf kabul etmese bile her zaman işe yarar.

İnsanlar yaşadıkları zorlukları yakın gördükleri insanlarla paylaşmak isterler. Senin karşına biri böyle bir şekilde geldiği zaman ne yapıyorsun? Bu konuda yapılan en büyük hata, daha karşı taraf sözünü bitirmeden ona öneriler vermek, ben sana demiştim demek, onu suçlamak şeklinde cevaplar verildiği zaman aradaki iletişim ciddi anlamda hasar alacaktır. İnsanlar bizden öğüt istemedikçe kimseye öğüt vermemeliyiz. Bir yandan karşı tarafın hatalarını da görüyor olsak, herkes kendi hayatının mücadelesini veriyor. Benim için kolay olan, karşı taraf için kolay olmayabilir. Bu sebeple, suçlamak ve öğüt vermek yerine dinlemek ve yanındayım mesajı vermek ilişkimizi güçlendirecektir.

Çoğu iletişim eğitiminde etkili konuşmanın yöntemlerinden bahsederler. Ancak modern insan hep konuşmak, hep kendini anlatmak istiyor. Sadece benden ve benim hayatımdan konuşalım beklentisi de iletişime zarar verecektir. Kaliteli iletişim için, tenis oynuyormuş gibi düşünebiliriz. Top bir bende olacak bir de karşı tarafta. Biraz benden bahsedeceğiz, biraz da karşı tarafı merak edeceğiz. Onu tüm dikkatimizle dinleyeceğiz, o zaman ortaya çok güzel bir ilişki çıkacaktır. Ama hep ben konuşayım dediğim zaman, çevremdeki insanlarla kurduğum ilişkiler yüzeysel kalacaktır.

Kendine iyi davran, görüşmek üzere...

Yazının devamı...

Babalar ve çocukları

17 Haziran 2021

Babalar Günü yaklaşıyor. Bu tür özel günler, günümüzde bir şeyleri satmak için pazarlama stratejisi olarak kullanılıyor çoğu zaman. Bu durumdan rahatsızım. Ama bu durumu hariç tuttuğumda böyle özel günlerin bize ilişkilerimizi düşünme ve değerlendirme fırsatı vermesinden dolayı mutluyum. Bu hafta babalarımızla ve çocuklarımızla olan ilişkimizden bahsetmek istiyorum.

Bana gelen danışanlarımın büyük bir kısmının annesiyle ya da babasıyla ilgili derdi vardır. İstedikleri yerde olamamalarını, hissettikleri olumsuz duyguları ve yaşadıkları sorunları biraz irdelediğimiz zaman, bu sorunların kaynağında anne ve babaların çocuklarıyla kurdukları iletişim şeklinin önemli bir etkisinin olduğunu fark ederiz. İşin ilginç tarafı, çoğu anne baba iyilik yaptıklarını zannederek, çocuklarını olumsuz etkileyecek davranışlar ya da yöntemler kullanırlar. Hatta ben bunlara bir isim verdim: “İyi niyetli kötülükler”

Baba çocuk ilişkisine baktığım zaman, birçok babanın kafasının karışık olduğunu gözlemliyorum. Babalar çocuklarıyla iletişim kurmak ve yakınlaşmak istiyor ama iş gerçeğe dönüşünce baba sadece öğüt veren, bir şeyleri düzeltmek için eleştirilerde bulunan bir iletişim dili kullanıyor. Aslında yakın olmak isteyen baba kendisine eleştiriden başka bir dil bulamıyor, tek görevi düzeltmekmiş gibi hissediyor. Ama her insanın bir var oluşu ve mizacı vardır. Biz insanları değiştirebileceğimizi zannederiz ama genelde sadece ayrıntılar üzerinde etkimiz vardır. Ana yapıda değişen pek bir şey olmaz.

Baba uzaktan öğüt veren bir konumda olunca çocuğuyla yakın bir ilişki kuramıyor. Araya mesafeler giriyor. Ama benim karşılaştığım huzurlu, mutlu ve özgüvenli birçok insanın babasıyla olan ilişkisinde babaların destekleyici ve güven verici yaklaşımları hep dikkatimi çekmiştir. Baba, “Sen yaparsın, sana inanıyorum” diyor ve inanç karşısındaki çocuğa dünyada birçok şeyi başarabileceği, zorlukları aşabileceği inancını içinde yeşertiyor. Arşimet’in bir sözü vardır, “Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım” der. Dünyayı yerinden oynatabilecek güce sahip olan çocukların da bir dayanak noktasına ihtiyaçları vardır. İşte bu dayanak noktası babalarından gelirse, inanılmaz etkili olabilir.

Biz Ankara, Balalıyız ama hep Ankara merkezde ikamet ettik. Bir gün köye para gönderilmesi icap etti. Ben de o sıralar 9-10 yaşlarındaydım. Babam bu parayı köye benim götürmemi istemişti, hem de tek başıma. Benim o yaşım için büyük sayılabilecek bir parayı cebime koymuş, cebimi de çengelli iğneyle bağlamıştı. Sen yaparsın demişti, hiç unutmam. Ulus’tan köy dolmuşuna binip köye gitmem yaklaşık bir buçuk saat sürmüştü. Bu bir buçuk saat boyunca uluslararası bir operasyona çıkmış asker gibi teyakkuz halinde ve gururlu hissederek köye varmıştım. Görevimi başarıyla tamamlayıp Ankara’ya geri döndüğümde içimde bir şeylerin değiştiğini hissetmiştim.

Bu tür sorumluluklar ve güven davranışları bir çocuğun gelecekteki problemlere nasıl yaklaşabileceğini belirler. Küçük gibi görünen zaferler gelecekteki büyük mücadelelerin inanç altyapısını oluşturur. Tam tersi de geçerlidir, çocuklarının her zaman ne yapamayacağını ya da neyi eksik yaptığını söyleyen babaların çocukları gelecekte, her zaman hangi konuda güçsüz olduklarını hatırlayacaklardır. Unutmamak lazım, yakın bir iletişim her zaman kurallardan ve eksiklikleri tamamlamaktan daha önemlidir. Tüm babalarımızın Babalar Günü kutlu olsun.

Kendine iyi davran, görüşmek üzere...

Yazının devamı...

Zor zamanlarda hatırlaman gerekenler

10 Haziran 2021

İbn-i Sina’ya atfedilen bir hikâye vardır. Rivayete göre, kiloları ve yaşları aynı olan, aynı cinsteki iki kuzu aynı şartlardaki iki ayrı kafese konulur. Bu iki kafesin yanında bir kafes daha vardır ve orada da bir kurt vardır ancak bu kurdu sadece kuzulardan biri görebilmektedir. Aradan bir süre geçtikten sonra kurdu gören kuzunun her daim huzursuz olduğu, yemeden içmeden kesildiği gözlemlenir. Kurdu görmeyen kuzunun ise keyfi yerindedir. Ve işin sonunda kurdu gören kuzu, hastalanarak ölür. Diğer kuzu yaşamaya devam eder.

Bu hikâyeden kendi adımıza çıkaracağımız çok ders olduğunu düşünüyorum. İlk olarak, kurdu gören kuzunun yaşadığı hiçbir fiziki tehlike yoktur. Ancak kurdu görüyor olması daimi olarak ona tehlikede hissettirir ve en temel ihtiyaçlarını bile gidermesine engel olacak kadar endişeli ve gergin hissettirir. Hikâyedeki kahraman bir kuzu da olsa, gerçek hayattaki birçok insanın benzer şekilde hissettiğini gözlüyorum: Birçok şey için kaygılanıyoruz ama kaygılandığımız şeylerin çok büyük bir kısmı hiç gerçekleşmiyor.

Özellikle hayatın zorlu zamanlarında küçük şeyler bile dayanılmaz kadar ağır gelebilir. Böyle zamanlarda sadece hissettiklerine odaklanırsan, bu, işin içinden çıkılmaz gibi hissettirebilir. Burada önemli olan bir ayrıntı var; diyelim ki zorlandığın bir konu var ve sen bunu çok ağır bir olay gibi yaşıyorsun. Hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Bu zorlandığın konu çabucak geçse de, her şey yolunda girse de sen hissettiğin kadar yıpranıyorsun. Yani o kurt sana hiçbir şey yapmayacak olsa da kurtla sanki aynı kafesteymişsin gibi etkileniyorsun. Bu kadar yoğun hissettiğin zamanlarda yaşadığın şeye dışarıdan bakmanı öneririm.

İnsana kötü hissettiren, hayal kırıklığına uğratan şeylerden biri diğer insanlardır. Uzun zaman emek verdiğin, elinden gelen her fedakârlığı yaptığın insanlardan umduğun karşılığı bulamamak. Ya da sevdiğin kadar sevilmemek. Bunlar insanın canını acıtan şeylerdir. Ancak hayatın içerisinde kimse bize, biz iyi olursak herkes bize iyi olur ya da bizi sever diye söz vermedi. Ben her ne yaparsam yapayım, bazı insanlar beni sevecek, bazıları sevmeyecek. Beni sevmeyecek insanlar tarafından yaptığım iyilikler bile kötü niyetli olarak algılanabilir. Bu gerçeği kabul ettikten sonra insanların yaptıkları daha az yaralıyor.

İnsan zorlu zamanlarda sorunlara odaklanır ve duygusal bir yanılsama yaşar. Sanki bu problemi sadece kendisi yaşamaktadır ve bu problem hayatının her anında devam edecektir. Böyle anlarda kendi hayatını bir kameradan kaydediyor olsaydın, şunu derdim: Sadece kendine odaklanıyorsun. Kameranın açısını biraz genişlet. Genişletince, diğer insanları, onların dertlerini ve hatta geçmişte yaşanan dertleri fark edeceksin. Her ne yaşıyorsan yaşa, senin derdinin farklı bir versiyonunu şu anda ya da geçmişte birileri yaşadı ya da yaşıyor. Onlar da mücadele ediyorlar. Yalnız değilsin. Yalnız olmadığını bilmek iyi hissettirir.

Geçmişte çok kafana taktığın bir konuyu hatırlamanı istiyorum. Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi olanlardan bir tanesini. Şu anda o konu hakkında ne düşünüyorsun? Muhtemelen hatırlayınca bir ihtimal için biraz burkulmuş olsa da şu anda o olayın seni eskisi kadar etkilemediğini fark etmişsindir. Peki, şu anda hiç geçmeyecekmiş gibi görünen o problemin üzerinden 1 ay, 1 yıl, 10 yıl geçtiği zaman ne hissedeceksin? Muhtemelen yine aynısı olacak, alışmış ya da çözmüş olacaksın. Hayat her zaman yolunu bulur.

Kendine iyi davran, görüşmek üzere...

Yazının devamı...