Mutlu aileler neyi farklı yapıyor?

15 Nisan 2021

Bu haftayla ramazan ayına başlangıç yaptık. Ramazan denilince, neredeyse belli bir yaşın üstündeki herkesin geçmişteki ramazanlara özlem duyduğunu, beraber oruç açılan o neşeli iftar sofralarını hasretle andığını görebilirsiniz. Ben de bu gruba dâhilim. O sofraları hatırlayınca, sanki eski zamanlarda mutlu bir aile olmak çok daha kolaymış ve biz o zamanların değerini bilememişiz gibi hissediyorum bazen.

Ancak işin aslı böyle değil. Çoğu insan için daha mutlu olmanın şartı daha iyi maddi koşullara sahip olmak. Ancak biraz önce bahsettiğim özlemi yaşayan insanların belki de önemli bir kısmı, geçmişteki maddi imkânlarına oranla daha iyi durumda olsalar da, şu anda eskisi kadar mutlu hissetmeyebiliyorlar. Mutlu olmak için büyük şeyler beklerken, asıl mutluluk kaynağı olan küçük ve basit şeyleri gözden kaçırıyoruz. Bu yazımda, bugüne kadar karşılaştığım, mutlu olduğunu düşündüğüm ailelerin bazı ortak özelliklerinden bahsetmek istiyorum. Belki de ramazan ayının getirdiği duygularla birlikte, bu küçük şeyleri tekrar ailemize dâhil edebiliriz.

İlk olarak şunu söylemek istiyorum: Her aile inişler, çıkışlar yaşayabilir. Bir aile içinde bazen neredeyse sokaktan duyulabilecek kadar güçlü kahkahalar olabilirken, bazen de gerginlikler, soğukluklar ortaya çıkabilir. Bu durum çok doğal. Ama önemli olan, birlikte olabilme gayreti. Bugüne kadar karşılaştığım neredeyse her mutlu aile tablosunda, aile üyeleri beraber bir şeyler yapma gayretini hiç kaybetmemişlerdi. Ve bu beraber bir şey yapmanın en önemli parçası, akşam yemeklerini beraber yemek ve az bile olsa sohbet edebilmekti. Telefonlar, bilgisayarlar içeride bir yerde, aile üyeleri hep birlikte neşeyle yemek yiyebiliyorsa ve bunu düzenli yapıyorsa o aile genellikle mutludur diyebiliriz.

Karşılaştığım bir diğer mutlu aile özelliği ise anne babanın çocuklarının önünde birbirini sevdiğini göstermesidir. Anne babasının birbirini çok sevdiğini hisseden bir çocuk, yetişkin olduğunda sevmekten, duygularını ifade etmekten korkmuyor, bunu bir zayıflık olarak görmüyor. Çünkü çocuk gözünün önünde müthiş bir örnekler büyümüş; anne babasının sevgisiyle. Peki bir anne baba çocuğuna aralarındaki sevgiyi nasıl gösterebilir? En basit haliyle, sevgi cümlelerini çocuklarının yanında da kullanarak, kendi sevgilerinin gelişiminden bahsederek, sarılarak bile bu sevgi çocuklara gösterilebilir.

Uzun süre çok başarılı olan özel şirketlerin bu başarısının arka planı araştırıldığında, böyle kurumların şirket gelenekleri ve ritüelleri olduğu görülüyor. Aile de toplumsal bir kurum. Mutlu ailelerin gelenekleri olması, ritüelleri olması bu mutluluğu uzun süreli hale getiriyor. Mesela kendi ailemden bir örnek vermek isterim: Her bayram arifesinde, tüm aile mezarlık ziyareti yapmak bizim aile geleneğimizdir. Haftada ya da iki haftada bir özel bir yemekle tüm aile bir araya gelmeye çalışırız. Örnek olacak aile geleneklerine, beraber maç izlemek, Pazar günü ritüelleri, özel gün buluşmaları da sayılabilir.

Ve son olarak şunu söylemek istiyorum: Mutlu ailelerde, üyeler birbirlerinin sınırlarına saygı duyuyorlar, ayrı bir birey olduğunu, farklı tercihleri olduğunu kabullenmiş oluyorlar. Bu özellikle bizim gibi toplulukçu kültürlerde kabullenmesi zor bir gerçek. Ancak sadece aynı evin için bir odaya girerken kapıyı çalmak bile önemli bir saygı göstergesi. Unutmamak lazım, saygı gösterince saygı görürüz.

Kendine iyi davran, görüşmek üzere...

Yazının devamı...

İnsanları memnun etmekten vazgeçmek

8 Nisan 2021

Birçok insanın, kendisine, dışarıdaki kötü insanlardan çok daha fazla zarar verdiğini gözlemliyorum. Kendine acımasız davranarak, sahip olduğu başarıları değersizleştirerek ve diğer insanlara olması gerekenden daha fazla değer vererek kendi haklarını yediklerinin farkında bile değiller. Bu insanlar sanki üzerlerine asılmış, “Verdiğim rahatsızlık için özür dilerim” yazan bir tabelayla geziyorlar.

Kendisine bu kadar acımasız olan insan, ironik şekilde diğer insanları memnun etme ve onlarının onayını alma çabasını çok fazla önemsiyor. Kendinden çaldığı hakkı, belki bunu hiç hak etmeyen insanlara veriyor. Böyle bir durumda ben karşına gelip, “Kendine rağmen, insanları memnun etmeye çok çalışıyorsun, bu sana psikolojik açıdan zarar verir” desem, çok büyük ihtimalle bana, “Ne var ki bunda, sadece iyilik yapıyorum, elime mi yapışacak?” diyebilirsin. İşte tam olarak böyle, bu sorunu yaşayan insanların birçoğu sanki bu durumu tercih ediyorlarmış gibi hisseder. Ancak durum böyle değildir. Bu insanlar istedikleri gibi olmaktan, kendileri için bir şey istemekten korkarlar çoğu zaman. Eğer diğer insanları memnun ederlerse ve onay alırlarsa daha çok sevileceğini zannederken, aksi durumda yük olmak, dışlanmak ve sevilmeme korkusu ortaya çıkacaktır. Yani kendime rağmen iyilik yapıyorum dediğim zaman bunu tercih etmiyorum, başka türlü davranamadığım için böyle davranıyorum.

Kimin için yaşıyorsun?

Peki, böyle bir sorun yaşayan insanlar neler yapabilir?

Çoğu insan istediği gibi yaşadığını zanneder ama kendisi olmaktan da ölesiye korkar. İlk olarak, hayatını bir gözden geçirmeni öneririm: Kimin için yaşıyorsun? Kendi isteklerinin ne kadar farkındasın? Sadece kendin için yaptığın bir şey var mı?

Çevrendeki insanları kaybetmekten korktuğun insan, olmadığın bir insan gibi davranmak zorunda hissediyor musun? Kendini bıraktığın, bazen naz yaptığın, rahatlıkla olduğun gibi davrandığın insanlar var mıdır? İşte bu sorular kendi durumunu analiz etmen için bir bakış sunacak.

BIRAK DAĞINIK KALSIN

Yazının devamı...

Mutsuzluğa sebep olan 5 düşünce

1 Nisan 2021

Dünyada olan bitenleri acımasız olarak değerlendirsek de, aslında dünyanın biz insanlara bir garezi yoktur. Yani olan bitenler ne iyidir ne de kötüdür. Biz kendi bakış açımızla başımıza gelen olayları değerlendiririz ve bir sonuca varırız. “Ben bunu hak etmemiştim, başıma bunlar gelmemeliydi, mahvoldum” gibi yorumlar, başımıza gelenlerin kesin sonucu değildir. Bizim olayları yorumlayış şeklimizdir.

Rol modellerimiz

Örneğin, iş hayatında zorlu bir görevle karşılaşan bir kişi bunu kariyerinin bitişi olarak yorumlayabilirken, başka birisi yeteneklerini geliştirebileceği bir fırsat olarak değerlendirebilir. Ya da birisi sorunlu bir ilişkisi bittiği için kendisini yalnız ve terk edilmiş hissederken başka birisi üzerinden yük kalkmışçasına mutlu olabilir. Elbette çoğu insanın olumsuz olduğu konusunda birleştiği olaylar vardır ama günlük hayat içerisinde bunlar daha az karşımıza çıkan büyük hadiselerdir. Çoğu zaman düşünce alışkanlıklarımızla iyi ya da kötü olduğuna karar verdiğimiz olaylar yaşarız.

“Düşünce alışkanlıkları” dedim, evet. Örnek aldığımız ebeveynlerimiz, rol modellerimiz gibi faktörlerle düşünme alışkanlıkları ediniriz. Ama çoğu insan düşünce alışkanlıklarını tek seçenek zanneder ve değiştirmeyi hiç düşünmez. İnsanın mutsuz olmasına en çok neden olan bazı düşünce alışkanlıklarını paylaşmak istiyorum seninle. Fark etmek değişimin ilk adımıdır.

Abartma: İlişkilerimizde veya iş hayatımızda her zaman aksaklıklar yaşarız. Hiçbir şey her zaman iyi değildir. Bazen işler ters gider. Eğer abartma alışkanlığın varsa farkında olmadan minik aksaklıklarda bile çok yoğun olumsuz duygular yaşayabilirsin. Örneğin, buluşmaya geç kalan bir arkadaşına çok sinirlenirsin ve kimse bana saygı duymuyor diye düşünebilirsin. Halbuki sadece geç kalmıştır.

Kendini suçlama: Karşılaştığım bazı insanlar, neredeyse üzerlerinde “Verdiğim rahatsızlık için özür dilerim” yazan bir tabelayla gezecek. Bu insanlar, birçok olumsuz durumda kendini suçlama eğiliminde olur. Böyle bir durum yaşıyorsan kendine şunu sormalısın, “Gerçekten tüm bu olanların sorumlusu ben miyim?” ya da “Bu olay başka birisinin başına gelmiş olsaydı, o zaman da aynı şekilde mi değerlendirirdim?”

İyi olduğun şeyleri değersizleştirme: Eminim birçok insan gibi senin de diğer insanlardan farklı ve daha iyi olduğun şeyler vardır. Daha şefkatli, düzenli veya yardımsever. Ayrıca onun hayatında olduğun için mutlu olan insanlar olduğundan da eminim. Ancak bazı insanlar bu özellikleri değersizleştirme konusunda çok başarılılardır. “Herkes öyle, bu yaptıklarımın hiçbir değeri yok” diyerek olumlu yönlerimizi değersizleştirirsek, gerçekten öyleymiş gibi hissederiz. İyi olan yanlarını takdir etmelisin.

Siyah-beyaz düşünme:

Yazının devamı...

Psikolojik diziler psikolojimizi nasıl etkiliyor?

25 Mart 2021

Son zamanlarda neredeyse birçok kanalda, insanın psikolojik sorunlarını kendine konu edinen diziler yayınlanıyor. Aldığım haberler bu dizilerin sayısının daha da artacağı yönünde. Bu sadece geleneksel medya için geçerli değil, aynı zamanda sosyal medyada, YouTube gibi platformlarda da bu tarz içeriklere rastlamak mümkün. Toplum olarak bu dizilere bu kadar ilgi gösterince, ben de konu hakkında önemli olduğunu düşündüğüm birkaç şeyi seninle paylaşmak istedim.

Psikolojik diziler popüler olmaya başladıkça, insanlar kendilerini ve geçmişlerini daha çok sorgular oldular. Son zamanlarda en sık duyduğum ifadelerden biri şu: “Ya psikolojik sorunlarım varsa ama bundan haberim yoksa?” Dizi furyasıyla aslında psikolojik bir problemi olmayan ama ne olur ne olmaz, bir gideyim diyen insanların benden randevu aldıkları durumlarla karşılaştım. Merak edilen konulardan biri de şu: Geçmişimdeki olumsuz yaşantılar beni şu anda ne kadar etkiliyor?

15 yıldır psikologluk mesleğini icra eden biri olarak, bu dizileri izlerken içimin daraldığını, oradaki dramın beni çok bunalttığını hissediyorum. Halbuki uzun yıllar adli vakalarla da çalışmış biri olarak, dizide geçen hikâyelerden çok daha ağır hikâyelerle karşılaştım, yardımcı olmaya çalıştım. Peki, gerçek hayat bu kadar olumsuz etki yapmazken, diziler neden bu etkiye sebep oluyor? Çünkü diziler tamamen izleyeni etkilemek için kurgulanmış metinler üzerinden işleniyor. Amaç izleyicide duygusallığı en üst seviyede tutmak ve dizinin kitlesini artırarak yola devam etmesi.  En temelde psikolojik bir vaka öyküsü olsa da, son noktada yayınlanan şeyin insanların psikolojisine iyi gelmesi gibi bir amacı yok.

Genel eleştirilerin aksine, ben bu dizileri birçok açıdan değerli buluyorum. Ciddi ruhsal sorunlar yaşamasına rağmen, ya bana deli derlerse ya da güçsüz aciz bir insan olduğum düşünülürse diye psikolojik yardım almaktan çekinen insanlara, bu durumun normal olduğunu çok güzel izah ediyor. Aynı zamanda, dertlerin sadece maddi sorunlarla sınırlı olmadığını, her derdi olanın bunu kolayca ifade edemeyeceğini, bazen en büyük dertlerin sessizlik örtüsünün altında saklı kaldığını, yaşanan ciddi bir travmanın uzun yıllar boyunca olumsuz etkisini sürdürebileceğini fark etmek de çok değerli.

Gelelim olumsuz bulduğum durumlara. Hayatın akışı içerisinde hepimiz bazen dertleniriz, gergin, korkmuş veya bunalmış hissedebiliriz. Yakın ilişkilerimizde ve ailemizde çatışmalar yaşayabiliriz. Bunlar hayatın içerisinde hepimizin karşılaşacağı engeller. Ancak kendimizi aşırı sorgulamak, bu olağan sorunlara psikolojik bir problem gibi yaklaşmamıza sebep olabilir. Bu tarz bir yaklaşım, kendi kendine hallolacak sorunlar karşısında bile panik yapmamıza, olağan aksaklıklara karşı bile tahammülsüz olmamıza neden olabilir.

Bir diğer yanlış yaklaşım da şu: Şu anki davranışlarımızın ve sorunlarımızın tamamen geçmişte yaşadığımız şeylerin sonucu olduğunu varsaymak. Geçmiş elbette çok etkilidir ama insanın her zaman sorumluluk alabileceği alanlar ve yapabileceği seçimler vardır. Geçmişi suçlayan ve bundan dolayı ebeveynlerine öfkelenen birçok insanla karşılaşıyorum. Evet, ebeveynler gerçekten zarar vermiş olabilir. Ama şimdiki hayatımızın sorumluluğu bizde.

Kendini sorgulamak, arada bir nasılım diye kontrol etmek çok iyidir. Ancak durmadan kendini sorgulayan, acaba psikolojim mi bozuldu diye düşünen insanlar hayatın akışını kaçırabilir. Unutmamak lazım: Hayat psikolojiden büyüktür.

Yazının devamı...

Aşırı hassas bir insan olmak

18 Mart 2021

"Kalabalık-lardan sıkılı-yorum, yoğun bir günün ardından sessiz sakin kafamı dinlemek istiyorum, çevremde bir sürü insan olacağına, beni anlayan az sayıda insan olsun yeter, filmlerdeki gergin ve duygusal sahnelerden çok etkileniyorum, aşırı vicdanım bazen zarar görmeme neden oluyor, olumsuz şeyler yaşadığımda etkisi uzun sürüyor ve çevremdeki insanlar hep hassas ve içedönük olduğumu söylüyor…”

Kendine dair, bu ve buna benzer şeyler gözlemliyorsan, sen de aşırı hassas bir kişiliğe sahip olabilirsin. Aşırı hassas kişilik yapısı psikoloji alanında yeni yeni konuşulmaya başlanan bir konu. Henüz bilimsel olarak kanıtlanmış olmasa da bazı insanların diğerlerine göre daha hassas ve duygusal olduğu, dış dünyadaki uyaranları daha yoğun hissettiği, empati becerilerinin çok daha fazla olduğu ve bu özelliklerin doğuştan getirildiğine dair çalışmalar mevcut.

Günümüzde, güçlü, umursamaz ve girişken olmanın insanlar için tek ve en ideal seçenek olarak sunulduğu bir dünyada, hassas insanlar kendilerini ait olmadıkları bir toprakta emaneten yaşayan mülteciler gibi hissediyor. Hatalı ve doğru olanı bir türlü başaramayan.

Eğer hassas yapıya sahip bir insansan, çocukluğundan itibaren, sıklıkla şu uyarılarla ve eleştirilerle karşılaşmışsındır: “Çok hassasın, yabanisin, içine kapalısın, çok naziksin, kırılgansın, güçlü olmalısın, üzülmemelisin, kafana takmamalısın, üzerine gitmelisin, vb.”

Hassas olan bir insan, çok erken yaşlardan itibaren, hatalı olduğunu ve yanlış özelliklere sahip olduğunu düşünmeye başlıyor. Kendini olmadığı bir insan gibi göstermeye çalışırken, üzülse bile güçlü görünmeye, duygularını paylaşmamaya yani hassasiyetlerini gizlemeye çalışıyor. Bu da mutsuzluğu ortaya çıkarıyor.

Bizzat hassas bir insan olarak, insanların hislerini çoğunlukla kendim yaşıyormuşum gibi hissediyorum, filmlerdeki gergin sahneleri izlemekten kaçınıyorum, hakkımda yapılan yıkıcı eleştirilere, karşı tarafın haksız da olduğunu bilsem kısa bir süre üzülüyorum, yatmadan önce ne olursa olsun kendime sessizlik zamanı ayırma ihtiyacı hissediyorum, yoksa yorgunluğum geçmiyor. Uzun bir süre böyle olduğum için kendimi suçladım, yeterince uğraşmıyorsun, başarısızsın, takmamalısın, umursamamalısın diye. Ancak kendi yapımın böyle olduğunu ve bunun da beni ben yapan şey olduğunu keşfettiğim için, artık ben böyle iyiyim diye düşünüyorum.

Hassas olmak çoğu zaman doğuştan getirdiğimiz var oluşumuz. Onunla savaşmak, olmadığın bir insan gibi davranmak yerine, bunu kabullenip, sana kattığı zenginlikleri fark edip kendini korumayı öğrenmelisin. Mesleğini zirvede yapan doktorlar, psikologlar, ressamlar, yazarlar ve hatta müzisyenlerin bir çoğu hassas insanlar. Hassas yapıları birçok insanın göremediği şeyi hissetmelerine, dünyaya ve insanlara bambaşka gözlerle bakmalarına olanak sağlıyor.

Peki hassas insanlar kendilerini duygusal olarak nasıl korumalı?

Yazının devamı...

Her zaman mutlu olmaya çalışmak mutsuzluk sebebidir

11 Mart 2021

Günümüz dünyası insanının en büyük amaçlarından biri, her zaman mutlu olmak. Sosyal medyada herkesin en iyi halini sergilediği bir dünyada gördüğümüz her şeyi bir gerçek zannediyoruz ve bu da bizim kendi kusurlu halimizle kavgalı olmamıza sebep veriyor. Bir yandan da popüler yayınlarda her istediğimizi başarabileceğimiz, hayatın amacının mutluluk olduğu, insan sadece tutkusu için yaşamalı gibi mesajlar artık zihnimizin derinliklerine kazınmış durumda.

Peki, durum gerçekten böyle mi? Bir insan her istediğini başarabilir mi? İlk olarak bu sorunun cevabını vermek isterim. İnsan yeri geldiğinde tarihin akışını değiştirebilecek güçte bir varlıkken, bazı durumlarda da kendin hayatının akışını bile değiştiremeyecek kadar acizdir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli nokta da bu zaten, nerede güçlü, nerede güçsüz olabileceğini bilmesi ve ona uygun davranmasıdır.

Her insanın genetik özellikleri ve yatkınlıkları vardır. Bazı insanlar daha hareketli bir mizaca sahipken, bazı insanlar daha sakin ve iç dönük bir mizaca sahiptirler. Bu çoğu zaman bir seçim değildir, insanın yapısıdır. Ancak içe dönük mizaçlı bir insan ömrü boyunca dışa dönük olmaya çalışırsa, bir ölçüde bunu başarabilir ama hem çok yorulur, hem de olmadığı bir insana dönüştüğü için mutsuz olur. Ya da zekâ konusuna gelelim, bugün tek bir zekâ türünden bahsetmiyoruz, birçok zekâ türü var. Bazı insanlar sayısal konularda daha üstün performans göstermelerini sağlayan bir zekâ türüne sahipken, bazıları sözel alanlarda, bazıları da spor ya da sanat alanında. Örneğin spor alanında çok başarı potansiyeli taşıyan birisi, ne yaparsa yapsın matematik alanında üstün bir beceri gösteremeyebilir.

Bir örnek vermek isterim, kısa mesafe koşularında kırılan 500 rekorun 494’ü Afrikalı sporculara ait. İşin ilginç tarafı ise bu 494 rekorun büyük bir kısmının Kenyalı ve Etiyopyalı sporculara ait olması. Bu durum hakkında yapılan yorumlara göre, Afrikalı sporcuların bacaklarının daha hafif olması, koşarken kaslarda ortaya çıkan laktik asidin Avrupalı sporculara göre çok daha az olması gibi sebepler bu başarıda rol oynayabiliyor. Bu arada bugüne kadar hiçbir beyaz insan, 100 metreyi 10 saniyenin altında koşamadı. Yani, eğer Afrikalı değilsen, çok çok büyük ihtimalle koşu alanında dünya rekoru kırman mümkün değil, ne kadar çalışırsan çalış. Bunu kabul etmemek durumu daha baş edilemez hale sokar.

Yani insan her istediğini yapamaz. Bizi güçlü yapan da bu zaten. Güçlü olabileceğimiz alanı keşfedip, zayıf yanlarımızı kabullenerek tatminkâr bir hayat yaşayabiliriz. Gelelim mutluluğa, yani modern insanın kayıp hazinesine. İnsanın duygu yelpazesinde diğer duyguların yanında, mutluluk da bir renk. Hüzün, kaygı, bazen hayal kırıklığı da en az mutluluk kadar insan olmanın parçası. Ama mutluluğun idealleştirildiği bir dünyada, hüzünlü ya da kaygılı hissetmek bir zayıflık emaresi olarak görülüyor.

Özellikle, her zaman mutlu olmak zorunda hisseden insanlar, kendini olumlu düşünmeye zorluyorlar, kötü hissettikleri zaman suçlu hissedip olumsuz duyguları bastırıyorlar. Hayatın akışı içerisinde, kendi haline bıraksak akıp gidecek kaygı, korku, hayal kırıklığı gibi duygular, biz onlarla savaşınca kalıcı hale geliyor ve ruhumuza musallat oluyor.

Her duygu bir habercidir, ara ara bilincimize uğrar ve bize bir şeyler anlatmaya çalışır. Bazen zorlandığımız bir konuyu, bazen geçmişimizde yarım bıraktığımız bir mevzuyu hatırlatmaya çalışır. Sadece mutlu olmaya çalışıp, her zaman olumlu düşünmek istemek gerçekçi değildir ve diğer duygularımızın bize söylemek istediklerini duymamıza engel olur.

Mutlu olmak bir amaç değil, yaşam şeklimizin sonucudur. Bazen mutlu oluruz, bazen kötü hissederiz. Ama çoğu zaman arada bir yerlerde, ne mutlu ne mutsuz olduğumuz bir yerde yaşarız, normal olan da budur. Tatminkâr bir yaşam için, sağlıklı ilişkiler kurmalı, kendimizi geliştirmeli ve hayat mücadelesine devam etmeliyiz, her ne hissediyorsak hissedelim.

Yazının devamı...

Yaşam kalitesini yükselten psikolojik alışkanlıklar

4 Mart 2021

Bir insanın kim olduğunu belirleyen şey nedir? Geçmişte yaşadıkları mı, şu anda ne yaptığı mı, olduğu insan mı yoksa olmak istediği insan mı? Ben bunların hepsinin kim olduğumuz üzerinde etkisi olduğunu düşünüyorum. Ancak bunların da ötesinde ve hatta bunları bile belirleyen bir şey var: Alışkanlıklarımız. Hayat bir ihtimaller denizidir ve denizde karşımıza devamlı yeni sorunlar ve ihtiyaçlar çıkar.

10 DAKİKANI AYIR

Bizim bu hayat sorunlarını çözme ve ihtiyaçlarımızı giderme yöntemlerimiz bizim alışkanlıklarımızdır ve alışkanlıklar kişiliğimizin yapı taşlarıdır. Bu yazımda, yaşam kalitesini yükselteceğini ve daha iyi hissetmene yardımcı olacağını düşündüğüm

bazı psikolojik alışkanlık önerileri vermek istiyorum: Ertelediğin ya da ertelemeyi düşündüğün görevler için sadece 10 dakika ayırabilirsin. Çoğu insanın yapması gerekenleri ertelemesinin altında, yapması gerekenleri gözünde büyütmesi ve altından kalkamayacak gibi hissetmesidir. Küçük bir başlangıç noktası belirlemek, bizim hem o işe başlamamızı hem de sonrasında gözümüzde büyütecek kadar büyük olmadığını gösterecektir.

İnsana en kötü gelen alışkanlıklardan birisi kıyaslama yapmaktır. Kendini başka bir insanla kıyasladığın zaman, bu ortaya konulan her çabayı ve sonucu değersiz gibi algılamana neden olacaktır.

BEYNİN PERFORMANSI

Yazının devamı...

En zararlı psikolojik manipülasyon: Gaslighting

26 Şubat 2021

Bugüne kadar binlerce insanla psikoterapi seansı yaptım ve onları bu hayatta üzen, çözemedikleri sorunlar hakkında konuştuk. İnsanları en çok üzen şeylerin başında diğer insanların onlara yaptıkları ya da yapmadıkları şeyler geliyor. Yani hak etmediğiniz bir şeye maruz kaldığınızda ya da umduğunuz güzel şeyleri göremediğinizde üzülüyorsunuz. İşte tam burada meşhur bir sözü sizlerle paylaşmak isterim: Latincesi “Homo homini lupus” olan “İnsan insanın kurdudur” atasözü durumu özetler nitelikte. Bize en büyük zararı diğer insanlar, diğer insanların içinde de en sevdiklerimiz veriyor.

Diğer insanların bize verdiği zararların çok az kısmı fizikseldir, çok büyük bir kısmı ise psikolojik manipülasyonlar yoluyla gerçekleşir. Bugün sizlere, insanlara en çok zararı veren psikolojik manipülasyon tekniğinden bahsedeceğim, çünkü bilmek korunmanın ilk adımıdır. Adını 1944 yapımı, Işıklar Sönerken (Gaslight) filminden alan Gaslighting yöntemi, karşı tarafın kendisinden, hafızasından ve psikolojik sağlığından şüphelenmesine neden olur. Gaslighting’e maruz kalan kişilerde ciddi özgüvensizlik, kendini ifade edememe, her zaman suçluymuş gibi hissetme ve kendini çevreye kapatmak gibi sorunlar ortaya çıkabilir. Peki, böyle bir şeye maruz kaldığınızı nasıl anlayabilirsiniz?

Gaslighting’e maruz kaldığınızı gösteren işaretler

Çok iyi hatırladığınız bir konuda karşı tarafın her seferinde, sizin yanıldığınızı ve kafanızda kurduğunuzu söylemesi,

Karşı tarafın kötü muamelesine maruz kaldığınız için üzüldüğünüzde bile, karşı tarafın çok hassassın, çok abartıyorsun, psikolojik sorunların var diye suçlaması,

Yazının devamı...