Washington’da konuşulan Türk belgeseli

Washington Post’ta bu hafta Ahmet ve Nesuhi Ertegün kardeşlerle ilgili yeni bir belgesel hakkında David Taylor imzalı bir haber vardı.

İlk belgeseli ‘Eye of Istanbul’ ile 2016’da Washington, DC Bağımsız Film Festivali’nde en iyi belgesel ödülü alan Ümran Safter, Atlantic Records’ın kurucuları Ertegün kardeşlerin hikâyesini anlattığı belgesel için caz tarihçileri ve müzisyenlerin yanı sıra Bob Porter’dan Renee Pappas’a Ertegün kardeşleri tanıyan bulabildiği herkesle konuşmuş.

Washington’da konuşulan Türk belgeseli

‘Leave The Door Open’ adlı belgesel henüz tamamlanmamış ama ilk montajıyla bir Washington, DC Bağımsız Film Festivali’ne katılıyor.

Safter’e bu filmi yaptıran en önemli neden hikâyenin çok iyi olmasıymış.

Peki ama hikâye nasıl başlıyor, hatırlayalım.

Sanat birleştiriyor

1930’larda Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nde iki genç sayesinde başlıyor her şey, kısa sürede caz tarihini değiştirmeleriyle hatırlanıyorlar.

Büyükelçi Mehmet Münir Ertegün’ün oğulları Ahmet ile Nesuhi Ertegün, 1935’te babalarıyla birlikte elçiliğe taşınıyorlar, en büyük ilgi alanları caz müzik.

O zaman şehrin caz kulüplerine gittiklerinde fark ediyorlar ki ya sırf beyazlar ya sırf siyahlardan oluşuyor kulüplerin izleyicileri.

Farklı ırklardan müzisyenler de bir arada sahneye çıkamıyor, yine siyah-beyaz ayrımı yapılıyor.

Bunu fark eden ve saçma bulan iki kardeş, yavaş yavaş Büyükelçilik rezidansında yetenekli müzisyenleri bir araya getirmeye başlıyor, siyah-beyaz ayrımı yapmadan.

Washington’da konuşulan Türk belgeseli

1930’lar için son derece cesur bir hareket bu!

Böylece Washington’da ilk defa siyah ve beyaz cazcılar birlikte müzik yapmaya başlıyor.

Komşular şikâyet ediyor, hatta beyaz bir Kongre üyesi Büyükelçi’ye oğullarını şikâyet ediyor, ama Büyükelçi oğullarını sonuna kadar savunuyor.

Siyah ve beyaz müzisyenlerin bir arada güvenli bir ortamda müzik yapabilmelerini destekliyor.

Ahmet ve Nesuhi Ertegün, daha sonra 1942’de Washington’ın ilk karma konserini düzenliyorlar, 16. Sokak’taki Jewish Community Center’da, hem de mekânın yöneticilerinin konserin siyah ve beyazları bir araya getireceğinden haberi olmadan.

Konserin duyurusunu önceden çok iyi yaptıkları için, son anda mekânın iptal etmesi mümkün olmuyor.

Ertegün kardeşlerin caz tarihinde etkileri bununla bitmiyor.

Ahmet Ertegün 1947’de Atlantic Records’ı kuruyor, birkaç yıl sonra da Nesuhi Ertegün şirkete katılıyor; John Coltrane, Thelonious Monk, Ray Charles, Aretha Franklin, Led Zeppelin gibi birçok yıldızı müzik dünyasına kazandırıyor.

Sadece müzisyenler kazandırmakla da kalmıyor, müzik festivalleriyle şehirlerin kaderini de değiştiriyorlar.

Bkz. Montreux Caz Festivali.

Ertegün kardeşlerin daha öğrencilik yıllarında sanatta eşitsizliğe karşı çıkıp, din, dil, ırk ayrımı yapmadan tüm sanatçılara destek olmaya başlamasıyla dünya müzik tarihi değişiyor.

Dünyanın önde gelen kurumları, şirketleri, ünlü isimleri bugünlerde eşitliğe yeterince destek olamadık diye özür dilerken, Türkiye’nin ve Ertegün kardeşlerin büyük desteği şimdi daha da övgüyle hatırlanıyor.

Belli ki bu belgeselde sanatın birleştirici ve iyileştirici gücünü bir kez daha göreceğiz.