Yazın ortasına geldiğimiz şu günlerde, yaz güzellemeleri hepimizin dilinde!
Kavun- karpuz- peynir, deniz-güneş-kum, tatil- plaj-Bodrum üçlemeleri, ilk akla gelenler yaz deyince!
Ama asıl bir şey var ki yazın alamet-i farikası, yazların sultanı!
Serinlik desen onda! Renk desen onda! Aşk, tutku, tat hepsi onda!
Afet-i dünya; Dondurma
Yazarken bile tükürük bezlerim harekete geçti, o mis gibi sakız kokusu burnuma geldi.
Öyle çok severim ki dondurmayı, yazı- kışı yoktur bende, başkadır kalbimdeki yeri! Herkes sever de çocuklar bir sever sanki! Valla ben küçükken dondurmacıyla evleneceğim derdim, düşünün yani! Peki yazın o sıcak havasında içimizi serinleten, kızgın kumlardan serin sulara atlarmış hissi veren dondurma nasıl çıkmış acaba ortaya? Bulanın ruhuna da buradan bir Fatiha!
İşin enteresan yanı, dondurma tek bir kişi tarafından icat edilmemiş, farklı kültürler ve yüzyıllar boyunca ona katkıda bulunan kişilerin getirdiği son noktaymış. Bir kısım tarihçilere göre dondurmanın hikayesi, M.Ö 4.yüzyıla dayanıyor. Boğazına düşkünl&u
O bir kral!
Tanrıların kralı! Gökyüzü, yıldırım, şimşek, gök gürültüsü, hukuk, düzen ve adalet tanrısı!
O göklerin ve yeryüzünün hükümdarı Zeus!
Kardeşlerinden Poseidon denizlerin tanrısı, Hades ise yer altı tanrısıydı. Kendisi de bir zamanlar cennet olduğuna inanılan Olympos dağında yaşayıp dünyayı buradan yönetirdi! Adil, merhametli aynı zamanda da kolay sinirlenen, öfkeli bir tanrıydı Zeus! Sinirlendiğinde şimşek ve yıldırımlarını savurup aslan gibi kükrüyordu!
Sadece belgesellerde, kitaplarda gördüğüm aslanı, kanlı canlı karşımda gördüğüm ilk anı hatırlıyorum. 7 yaşındaydım ve şehre gelen Medrano Sirki’ne gideceğim için 1 gece önce heyecandan uyuyamamıştım. Uzun bir kuyrukta sıra bekledikten sonra içeri girebilmiştik nihayet ve ben her çocuğun yaptığı gibi münasebetsiz bir zamanlamayla tuvalete gitmem gerektiğini söyledim babama! Çadırın arka tarafına doğru ilerleyerek tuvaletin yerini bulmaya çalışırken yolu karıştırdık ve yanlışlıkla hayvanların tutulduğu kısma geldik. Ağlamaya benzer bir ses
Geçtiğimiz haftanın en önemli etkinliklerinden biri de Gazi Koşu’suydu! Bu yıl 99.’su düzenlenen koşu için hazırlıklar aylar öncesinden başlamıştı. Öyle koşu deyip geçmeyin,
hem verilen ödül hem katılım oranı hem de cemiyet hayatının en prestijli organizasyonlarından biri olan Gazi Koşusu, atçılık dünyasının derbisi olarak kabul ediliyor.
Gazi Koşusu’nun başrolü, şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk’tür. Yarış, adını Cumhuriyet’in kurucusu Gazi Mustafa Kemal’in unvanından alıyor ve onun at yarışçılığına verdiği değeri simgeliyor. Zaten Gazi’nin fotoğrafları ile dolu hipodromda, binlerce kişi tarafından söylenen İstiklal Marşı sırasında, insan gözyaşlarını zor tutuyor.
Gazi Mustafa Kemal, 1926 yılında, "Yüksek Yarış ve Islah Encümeni"ni kuruyor ve ülkede at ırkının geliştirilmesi, dağınık halde yapılan yarışlara bir düzen getirilmesi için çalışmalar yaptırıyor. Encümen, at yarışlarının gelenek haline gelmesi fikriyle her yıl tekrarlanacak bir koşu programı hazırlıyor ve tarih 1927'yi gösterdiğinde
Hayatımın en özel en duygusal, en gururlu günlerinden birini yaşadım bu hafta;
Oğlumun lise mezuniyet töreni…
Zaman denen şeyin ne kadar enteresan bir şey olduğunun en aleni göstergelerinden biri!
Sizden çıkan, sizin parçanız olan minicik bir bebek artık kendi ayakları üzerinde duran reşit birisi!
Pırıl pırıl gençler, üzerlerinde cübbeler, başlarında kepler ile bir dönemi geride bırakıyorlar. Onları izlerken kendi mezuniyetim geldi aklıma, gençlik dönemimin o heyecanlı, toz pembe anıları üşüştü aklıma! Hayatı artık kitaplardan değil yaşayarak öğrenmek istiyorum dediğim anı hatırlıyorum. Öyle tuhaf bir ruh haliydi ki o, hem her şeyi en iyi ben biliyorum hem de hiçbir şey bilmiyorum. Hem bir an önce hayata atılmak istiyorum ama sanki bir uçurumun kenarında durmuşum da kanatlarımı açıp bir türlü kendimi aşağı bırakamıyorum.
Mevzu sadece diploma denen bir kâğıt parçası değil, yıllarca süren bir emeğin ete kemiğe dönüşmesi! Gurun elle tutulabilir hali! Mezuniyet töreninde belki de son kez gördüğün
Televizyonda, sosyal medyada görmüşsünüzdür, duymuşsunuzdur; Adile Naşit’in hayatı film oluyor! Filmde kimler oynayacak, onu kim canlandıracak, senaryo nasıl olacak merak konusu. Böyle bir hayat, bir filme sığar mı? Adile Naşit’i canlandırmak kolay mı?- Sanmıyorum doğrusu!
Adile Teyze, Hafize Ana, Adoş!
Bir masal kahramanı! Masalların müthiş anlatıcısı, herkesin annesi- teyzesi- ablası!
Ermeni asıllı tiyatro oyuncusu Amelya hanım, Müslüman Naşit beye sırılsıklam aşık olur, evlenirler. 930 yılının sıcak bir haziran gününde asil-nazik anlamına gelen Adale ismiyle bir kız çocuğu dünyaya gelir. Babası, Sultan Hamit’i bile güldüren adam olarak tanınan, komik-şehir lakaplı, ünlü tuluat ustası Naşit bey, annesi de yine tiyatrocu olunca, dört yanı sanatçılarla büyür Adale! Tabi dönem eski dönem muhafazakâr- dışlanmaktan korkarlar, Adele ismi yerine Adile’yi kullanırlar. Babasını erken yaşta, henüz 13 yaşında kaybeden Adile için geçim sıkıntısı başlar. Babasının arkadaşlarının desteğiyle şehir tiyatrolarında oynamaya başlar.
Vaziyet alın millet! Çarşı karıştı!
Yahu biz memleketimize yetişemez, olan bitene anlam veremezken, her sabah neye uyanacağımızı bilemezken mevzu bizi aştı, dünyaya taştı! “Alooo- alooo! Adana pardon Amerika, çık aradan!”
Amerika’nın son dönemde ne yaptığı belli olmayan başkanı Donald Trump ile kankası Elon Musk birbirine girdi. Sizin de dilinize aynı şarkı mı geldi; “İki deli, bir araya gelmemeliydi!”
Trump ve Musk arasındaki büyük iş birliği, ‘Big Beautiful Bill’ (Büyük Güzel Yasa) adlı yasa tasarısıyla sona erdi. Bu yasa, Trump’ın vergi indirimi ve altyapıya yönelik düzenlemelerini içeriyor ama elektrikli araç teşviklerini kısıtlıyor. Elektrikli araç denince akla Tesla geliyor ve Trump bu yasayla Musk’ın ocağına incir ağacı dikiyor. Elon Musk’ın şirketi Tesla’nın hisseleri %14 düşerken hisseler bir günde 152 milyar dolar değer kaybetti. Musk da kontrolü kaybetti, delirdi. Yasanın gizlice geçirildiğini, haber verilmediğini söyledi ve Trump’ın seçimi kendisinin sayesinde kazandığını, bunun
Alacakaranlık kuşağının içinde siyasetle yatıp siyasetle kalkarken, filler tepişip biz çimenler ezilirken ne çok özlemişiz güzel haberleri, gerçekleşen düşleri!
Hasretinden prangalar eskitmişiz umudun resmen, kırıntısı dahi düşürdü yollara bizi!
Küçük bir çocuğun, hayata dönüşüydü bizi mutlu eden!
Oğlu Ali Asaf'ın kanseri yendiğini sosyal medyadan duyuran babası, “Bizim fazla çevremiz yok, oğlum balon uçurmak istiyor. Gelir misiniz?” paylaşımında bulunmuştu. Bu harika davete icabet hayli kalabalık oldu, yüzlerce kişi ellerinde balonları Ali Asaf ile buluştu. Ve o kötü hastalık, rengarenk balonlarla birlikte gökyüzünde kayboldu!
Ali Asaf, 8 aylıkken yakalandığı lösemiyi, 3 yaşına geldiğinde yendi! O zorlu süreçte babası ona hep balonlar almış, tedavi bitince herkesle birlikte bu balonları hastalıkla birlikte havaya uçuracaklarına dair söz vermişti. Kalabalık bir aile değillerdi, Ali Asaf’ın hayal ettiği o kalabalığı sağlayacak tanıdık sayıları da yeterli değildi. Baba da sosyal medyadan duyurarak
Çocukluğun katili LGS, gençlik yıllarının elinde kaygı, endişe silahı ile ateş eden faili YKS dönemi geldi gene işte!
Son düzlüğe girilen bu dönemde, sınava gireceklerin büyük kısmında panik atak başladı bile! Antidepresana sarılan masum bedenler, birinci olmak için padoktan fırlayan atlar gibi koşturan gençler, başarmak uğruna her şeyin mübah sayıldığı bu dünyada ilk sınavlarını da veriyorlar aslında!
Başarmak, içinde hem gururu hem zorluğu, acı-kan- ter- gözyaşını barındıran çok derin bir eylem!
Gördüklerime, okuduklarıma bakıyorum da mutluluk değil başarı odaklı bir hayat yaşıyoruz!
Başarı, kazandığın para, sahip olduğun mevki ile ölçülüyor. Geçen gün 10 yaşındaki yeğenime sordum, büyüyünce ne olacaksın diye, cevaba gelin hele; “En çok para, hangi işte kazanılıyorsa işi yapacağım ben de!” 18 yaşındaki oğlumun cevabı da buna benzer nitelikte; “Hayat illa üzecek bizi kabul de, dandik bir arabada ağlamaktansa Ferrari de ağlamayı tercih ederim be anne!”
Tamam artık kurcalamıyorum, haklısın Nilüfer