Gece yolculukları

Henüz daha GS futbolcularının, “titreyip kendilerine dönemediklerinden” FB futbolcuları karşısında 3-1’lik bir yenilgiye uğramadıkları; domuz gribi nedeniyle okullarının tatil edilmeye başlanmadığı ve “vatan, millet, devlet, bayrak, şan, şeref aşkıyla yanıp tutuşan” militerler kesimi içinde, ne alengirli asparagasların göbek attığı, dünkü gazete manşetlerindeki kadar su yüzüne çıkmadığı Eylül ortalarında; “18 Ekim Sabiha Gökçen-Dalaman; 26 Ekim Dalaman-Sabiha Gökçen” için gidiş-geliş 2 yer ayırtmıştık THY’de.
* * *
18 Ekim Pazar günü, 1 haftalık bir Köyceğiz vuslatını gerçekleştirmek için Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan bindiğimiz THY uçağı tam zamanında saat 14.20’de kalktı.
* * *
Önceki gün, yani Pazartesi günü; dönüş için Dalaman’dan binip, Sabiha Gökçen’e ineceğimiz uçak ise 16.15’te kalkıyordu.
* * *
Geçtiğimiz pazar, bir rastlantı sonucu bir THY uyarısı bulduk bilgisayarda.
Dalaman’dan saat 16.15’te İstanbul’a kalkacak uçağın kalkış saati, 20.55’e alınmıştı ve Sabiha Gökçen Havalimanı’na değil, Atatürk Havalimanı’na inecekti.
* * *
Bendeniz için böyle bir değişim, bir çuval içinde zıplaya zıplaya bir maratona katılmak kadar, iç çektiriciydi.
Bir kez Göztepe’ye gece yarısından önce varamayacaktık.
Ne zaman yatacak, ne kadar uyuyacak ve yazı masasının başına saat kaçta oturabilecektik?
* * *
Ayrıca Eser Karakaş ile Şahin Alpay’ın, Mehmet Altan ile birlikte sundukları “Akıl Defteri” programı da, her pazartesi akşamı saat 21’deydi.
Onu da ilk kez kaçıracaktık.
* * *
Bütün bunlar çok mu önemli yani?
Hiç önemli olur mu efendim, niçin önemli olsun ki?
Alt tarafı ne bir militerimiz domuz gribi kuşkusuyla hastaneye yatmış; ne de içinde bir siyasetçi bulunduğu bir uçak, zorunlu bir iniş yapmış.
* * *
Bir ömür rendesinin talaşları arasında, bir kalem emekçisinin telaşa düşmesi; her gün rastlanan türden bir trafik kazası gibi bir şey...
* * *
Kaldı ki, hava yolları şirketlerinin her türlü değişikliği yapma hakları da vardır; rezervasyonlarını erken yaptırmış yolculara, herhangi bir uyarıda bulunmayı son saatlere bırakmış olsalar da...
* * *
Önceki gün saat 19’da, radyom bakışlı simsiyah Otello’yu da evden çıkarıp, kapıyı kapattığımızda; Köyceğiz’de bir yağmur başlamıştı.
Yolları, dükkânları, evlerin alt katlarını suların sellerin basacağı şiddetli bir sağanak değilse de; bir “ahmak ıslatan” da değildi.
* * *
Köyceğiz de, küçük bahçe de, Köyceğiz Gölü de, okaliptüs korusu da; yaseminler, begonviller, palmiyeler, uzun yapraklı muz ağaçları ile artık gerilerde kalıyordu.
* * *
Bizim verandanın kıyısındaki sterliçenin, dikilerek kıvrılmış yeşil yaprağı üstündeki, neredeyse başparmak tırnağı kadar küçük sevimli kurbağacık da geride kalıyordu, hala ılık akşamlarda ötmeyi sürdüren ağustos böcekleri de...
* * *
Dalaman’a gelinceye kadar da, yol boyunca yağmur devam etmiş, uzaklarda çakıp durmuştu şimşekler...
* * *
Dalaman Havalimanı’na geldiğimizde, saat henüz 20 olmamıştı; kontrollerden geçip, dost bir “uçak yolcuları kafesi”ne sığındık; çay içe, kahve içe başladık beklemeye...
* * *
Atatürk Havalimanı’na inecek uçağın 10 dakika rötarla kalkacağı anons edildi.
Uçağa bindiğimizde de, yanlışlıkla bizimkinin 2 sıra gerisindeki koltuklara oturduk.
Neyse ki, oturduğumuz koltukların gerçek sahipleri, kibar insanlardı; önümüzde bizim boş bıraktığımız koltuklara oturmayı hemen kabul ettiler.
* * *
Bütün bu ayrıntılar, kimi ne kadar ilgilendirir ki?
Elmalarla portakal ve limonların; hem manavlarda, hem bakkallarda sürüsüne bereketken; ressam Cezanne’ın oturup elma, portakal ve limon resimleri yapmasına benzeyen bir teferruat...
Üstelik ülkenin onca sorunu var ve “demokratik yeni açılımlar”da frene de basılmışken...
* * *
İstanbul’a geldiğimizde ne yağmur vardı, ne karanlık ve her yeri çeşit çeşit, renkli renksiz, güçlü sönük bir ışıklar okyanusu kaplamıştı.
* * *
Köyceğiz’deyken 1 haftada gördüğüm araba sayısı toplamının, belki 100 katını gördüm 5-10 dakika içinde...
* * *
İstanbul niree... Köyceğiz niree... Altından suların şelale şelale aktığı tahta platolardaki bomboş masalardan birinde, Solmaz’la baş başa alabalık yediğimiz Yuvarlakçay niree?
* * *
Pakistan’da sıcak çatışmalar sürerken ve Irak’ta 2 canlı bombanın intiharıyla aynı anda 155 kişi ölmüşken...
* * *
Ülkede de siyasal ağız dalaşları, kutuplaştıkça kutuplaşır ve “çalkantılı bir döneme doğru kayıldığının” sinyallerini; yanıp sönen trafik lambalarının uyarısına benzercesine, verirken...
Neyse ki, yarın Cumhuriyet Bayramı...
* * *
5 yıl kadar önce, Köyceğiz’deki küçük bahçede yerden, miniminicik bir çınar ağacı bebeği çıkmıştı.
Solmaz, çınar ağacı bebeğini bir saksıya dikip; 3 yılda 5 karış kadar büyütmüştü.
.....
* * *
Bir çınar ağacı 600-700-800 yıldan fazla yaşar.
Biz de, safdiruk bir duygusallıkla, saksıdaki “anaokulu çocuğu” çınarımızı alıp, Dalyan yolunda İki Tepe Arası’ndaki dostumuz Kamer Hanım’ın özel mi özel motelinin bahçesine dikilmesi için götürmüştük.
* * *
Şimdi o çınarın boyu 6 metreye yakın ve dallarıyla, pençe pençe yaprakları büyüdükçe büyümüş
* * *
Köyceğiz ve Dalyan’ın çevresiyle beldelerinde; elektrik direkleri arasında yan yana paralel ve alt alta 5 elektrik teli birden geçer; oralardan yine tellerle uzanır evlere...
* * *
Telefon direklerinden de, telefon telleri geçer; onlar da oralardan uzanırlar evlere.
Velhasıl yolların üstü ve damların alt kıyıları, tellerle karmakarışık bir örümcek ağına benzer...
* * *
Aydın, Denizli ve Muğla’nın özelleştirilmiş elektrik şirketi; Kamer Hanım’ın motel bahçesinden de geçerek bir komşusuna bağlanan elektrik teline, bizim boy atmış çınarcığın dalları değme olasılığı gösterdiğinden; çınarın kesilip budanmasını istemiş.
* * *
Bizim Köyceğiz’deki evin bahçesine rüzgârla gelen bir çınar tohumunun, kendi doğal ömrünü yaşaması zor...
Tıpkı yollarda, sel baskınlarında, depremlerde, sıcak çatışmalarda, iş kazalarında, yangınlarda “hayata veda” edenler gibi.
* * *
Önemli olan vatan, millet, devlet, bayrak, şan şeref, onur gurur...
Bir çınar delikanlısı yahut sokaktaki sıradan ve halktan biri, çok mu önemli yani?
* * *
Ne bendeniz, ne Otelllo, ne de önce saksıda bebekliğini yaşamış olan gencecik çınar ağacı; bir türlü anlayamadık böylesi bir değerlendirme baskülünü...
* * *
Kim bilir belki de 20-25 yıl süreceğe benzeyen bir çalkantı döneminin gerçek nedenlerinden biri de, o garip basküldür.