Heykel sorunu

Heykel meselesi hep sorunlu bir mesele olmuş bizde. Ama böyle olması gayet anlaşılır. Coğrafyadan inanca uzanan farklı nedenleri var. Fakat en önemlisi -İslam’ın hele de insan- heykelleri konusundaki sert yasağı. Benzer bir yasak aslında resim için de söz konusu ama o bir şekilde esnemiş, yeniden yorumlanmış. Ama put ile heykel arasındaki sıkı bağ nedeniyle -her put bir heykeldir- bu alanda hiçbir esneme olmamış.

Cumhuriyetle birlikte heykel sanatı biraz alan bulmuş ve bayağı bir atılım yapmış. Hadi Bara, Zühtü Müridoğlu, İlhan Koman, Sadi Çalık, Ali Teoman Germaner, Kuzgun Acar, Mehmet Aksoy gibi çok başarılı heykeltıraşlar yetiştirmiş Cumhuriyet.

Osmanlı’da mesela Oskan Yervant Efendi varmış. Kendisinin  Avrupa’da heykel öğrenimi gören ilk Osmanlı   yurttaşı olduğu düşünülüyor. Ayrıca  Sanayii Nefise’nin heykel  bölümünün ilk öğretmenidir. Yine önemli bir isim olan İhsan Özsoy da Sanayii Nefise’nin dolayısıyla Oskan Yervant’ın ilk öğrencilerinden biri.

Peki bugün ne durumda heykel sanatı diye bakınca maalesef “keşke bakmasaydım” demek zorunda kalıyorsunuz. Afyon’da sucuk ağacı, Antalya’da portakal, Rize’de demlik-çay bardağı, Amasya’da selfi çeken şehzade, Afyon’da hilkat garibesi Nasreddin Hoca, Kumluca’da domates biber patlıcan, Adana’da pamuk, Beypazarı’nda havuç, Antalya Korkuteli’nde bazlama, Bursa’da timsah, Gemlik’te çatala saplanmış zeytin, İnegöl’de çatala saplı köfte, Denizli’de horoz… Böyle gidiyor bu.

Son olarak Diyarbakır’da yapılan karpuz içi çocuk, kadayıfçı, halk oyunu ekibi ve altın kolye (sanırım) heykelleri girdi gündemimize. Ve büyük tepki çekti.

Heykel sorunu

Heykelleri yaptıran valilik “Bizce çok güzel. Aslına uygun. Gayet benzemiş” diye savunurken Diyarbakır’ın önde gelenleri insan figürlerinin Diyarbakırlıdan çok Çinliye benzediğini söyleyerek beğenmediğini ifade etti. Sonuçta heykeller kaldırılıyor (sanırım). Ama  insan figürlerinin “daha Diyarbakırlıya benzeyen” figürlerle değiştirilip heykellerin yeniden yerleştirilmesi de söz konusu olabilir.

Sonuç olarak anlıyoruz ki bizde kamuoyunun heykeli kabul etmesi için iki koşul var.

Bir, yapılan şey neyse ona tam “benzeyecek”.

İki, yapıldığı yörenin nesi meşhursa onu gösterecek. Bu iki kriteri karşılama konusunda yurttaki örneklerin bereketine bakınca belediye ve belde başkanlarımız ile vali ve kaymakamlarımızın heykel kriterlerinin de bunlar olduğunu söylemek mümkün. Benzemek ve neyi meşhursa onu göstermek…

Merakım şu:

Bu ekip Brüksel’in simgesi sayılan Manneken Pis’i görse ne düşünürdü.

Balıklara, kuşlara, insanlara…

Derler ki Yunus Hak’ka yürüdükten çok zaman sonra Molla Kasım’ın eline geçmiş divanı. Molla Kasım bir akşam vakti su kenarında, ateşin başında okumaya başlamış. Kimini beğenmiş bir kenara ayırmış şiirlerin. Kimini de beğenmemiş; bazısını buruşturup suya, bazısını da -harlansın diye- ateşe atmış. Bu böyle sürüp gitmiş gece boyu. Son sayfaya geldiğinde birden “eyvah” demiş Molla Kasım, “ben ne büyük cahillik ettim!” Ve bir telaş toplamaya çabalamış attıklarını ama ne fayda! Suya attıkları deryaya karışmış. Ateşe attıkları duman olmuş havaya, kül olmuş toprağa karışmış. Molla Kasım bir de bakmış elinde kala kala koca divanın üçte biri kalmış. Onu gözü gibi saklamış.

Molla Kasım’ı böyle telaşa düşüren ise koca divanın içindeki tek bir dizeymiş:

“Seni sigaya (hesaba) çeken bir Molla Kasım gelir.”

Derler ki zaten olması gereken de buymuş. Hak Taala Molla Kasım’ı memur kılmış bu işe. Çünkü o şiirlerin üçte biri suda yaşayanlar, üçte biri karada ve havada yaşayanlar, üçte biri de insanlar içinmiş.

Hikayeyi binbir farklı açıdan okuyabilirsiniz. Kaba softa ile tasavvuf ehlinin çatışması, vahdet-i vücut inancının tasviri, derin bir hümanizma ve doğa bilinci… Fakat hangi açıdan okursanız okuyun Yunus’un şiirlerinin tamamının günümüze ulaşmadığı gerçeği  değişmeyecek.

Bu satırları geçen hafta aklımı yerinden oynatan bir haber aldığım için yazıyorum. Yunus Emre Divanı’nın daha evvel bilinmeyen bir nüshası keşfedilmiş! İçinde 200 şiir var. 196 sayfadan oluşuyor. Anadolu Türkçesi ile yazılmış… En eski nüshalardan biri olduğu sanılıyor. 2 ay içinde de iki cilt halinde yayınlanacak. Nüshayı bulan ve bu müjdeyi veren isim ise  Doç. Dr. Himmet Büke  …

“Acaba” dedim kendi kendime, “deryaya karışan mı? Yoksa duman olup havaya, kül olup toprağa karışan mı? Hangi kayıp üçte bir acaba bu?”

Bu hafta neler gördüm?

Filistinlilerin çektikleri videolarda patlamalar, düşen bombalar, top mermileri, füzeler ve kurşun sesleri vardı. Dört yandan çığlıklar, yardım haykırışları, dualar, beddualar yükseliyordu. Cenaze törenleri vardı, ağlayanlar, isyan edenler, çaresiz bir duvarın dibine çökenler… Ölen çocuklar, kadınlar ve erkekler gördüm. Çocuklar çığlık çığlığa ağlıyordu. 28 çocuk öldü Gazze’de. Bir çoğunun fotoğrafları da düştü önüme. Ölen çocukları gördüm. 

Kendi üstünü başını yırtan ırkçı İsrailliler vardı. Saldırıya uğradık diyecek ve suçu Filistinlilere atacaklardı. Sokakta tentelerin altında, namaz kılan ufak bir grubun ortasına gaz bombası atan ve bununla çok eğlenen İsrail askerleri gördüm. Çatışmaları izleyen gazetecilerin üzerine ses bombası atacakken görüntülenen bir başka İsrail askeri de vardı görüntülerde. Mescid-i Aksa bahçesindeki ağaçlar yanarken dışarda dans edip, dev hoparlörlerden müzik yayını yapan fanatikleri de gördüm. “Soyları kurusun” deniyordu hep bir ağızdan coşkuyla söyledikleri şarkıda, “isimleri silinsin”. Ve bunu eğlenerek dans ederek söylüyorlardı.

 

DİĞER YENİ YAZILAR