Ne değişecek?

Ne değişecek?

       ÖNÜMÜZDEKİ baharda yapılacak erken genel seçimler, Türkiye'nin kronikleşmiş sorunları ve 2000'li yılların global beklentileri açısından, hepimizin özlemi olan güçlü bir iktidar tablosu çıkarabilecek mi?
       Çok zor.
       21'inci yüzyılın parlamentosu konusunda bizleri karamsarlığa iten günümüz koşullarını irdeleyelim.
       Öncelikli tespit şudur:
       1995 Aralık ayında "erken seçimle" oluşan siyasi dengeler, 3.5 yılda hangi ölçüde değişti?
       Banka reklamlarındakinin tersine "Partiler aynı, liderler aynı, yasalar aynı"dır.
       Üstelik aradan geçen sürede siyasiler arasındaki uçurum derinleşmiş, uzlaşma beklenirken, kavganın şiddeti artmıştır.
       Refah'ın kapatılması, Erbakan'ın yasaklanması ve siyasal İslamcı akımların Fazilet Partisi'ni 28 Şubat'ın "rövanşı"nı almaya zorlaması, gerilimi yükseltecek faktörlerdir.
       Merkez sağ ve soldaki kan davaları da sürmektedir.
       DYP ve ANAP 24 Aralık 1995 seçim kampanyasında olduğu gibi, kıyasıya çarpışacak, birbirini aşağıya çekmeye çalışacaklardır.
       Mal varlığı dosyaları, çete - mafya derken "merkez sağ"daki bölünme devam edecektir.
       Son günlerde soldaki partiler de aynı yanılgıya sürükleniyorlar.
       Merkez sağa göre "sol"un en güçlü olduğu temizlik, dürüstlük kavramları "dosyalar savaşı"na kurban edilmektedir.
       CHP ve DSP tek başına yüzde 20'leri bile bulmayan oy güçleriyle - ki kamuoyu araştırmaları ANAP, DYP ve Fazilet'i de bu rakamların altında gösteriyor - nasıl iktidara gelecekler?
       1991 ve 1995 seçimleri sonrasında ortaya çıkan koalisyonlar gösterdi ki; DYP ile ortaklık SHP'ye, ANAP ile işbirliği DSP'ye büyük fayda getirmedi.
       Ecevit'in özverisi ve desteği olmasa, Anasol - D çoktan dağılmıştı.
       Peki; sosyal demokratlar, sağdaki partilerin "yedek lastiği" olmak yerine aralarında uzlaşıp Türkiye'yi kendi güçleriyle yönetmeyi niye denemiyorlar?
       İddia ediyoruz:
       Ecevit ve Baykal bir basın toplantısı yapıp seçimlere "solda birlik" mesajıyla gideceklerini açıklasınlar, uzun boylu seçim kampanyası bile yürütmelerine gerek olmaksızın, en az yüzde 35'le iktidara gelirler.
       Ankara, İstanbul, İzmir başta olmak üzere büyük kent belediyelerini silip süpürürler.
       Sabancı'nın iyiniyetle önerdiği "Ecevit cumhurbaşkanı, Baykal başbakan" formülü, Türkiye'nin geleceğini partilerin birleşmesinde gören mazlum çoğunluğun sesidir.
       Yoksa; Ecevit'in cumhurbaşkanlığına Anayasa engelmiş, Baykal olduğu sürece DSP ve CHP'nin bir araya gelmesi hayalmiş gibi tepkilerin farkındayız.
       Merkez sağ ve soldaki birlikteliği siyasi fantezi sayıp gerçekçi bulmayanlar, 18 Nisan 1999'da Türkiye yine istikrarsızlığa sürüklenirse, bu defa krizin demokratik olmayan başka seçenekleri de gündeme getirebileceği kaygısını herhalde düşünüp taşınacaklardır.
       Türkiye bu defa seçimi, çete savaşlarıyla sınırlı tutmayıp 2000'lerin dünyasının beklentilerine, hedeflerine oturtabilmelidir.
       Ama sağ, sol, İslamcı kanat derken, tüm siyasi akımların birbirini yeme uğraşıyla kısır bir noktaya ittikleri seçim, 65 milyon insanın beklentilerine çözüm olabilecek mi?
       Çok zor, dememiz bu yüzden.
       Unutmayalım gelecek yılki seçim, 2000 yılında Demirel'den sonraki Cumhurbaşkanlığı makamı açısından da büyük önem taşıyor.
       Bu durumu gözetenler "Birleşme olacaksa seçim niye bekleniyor, CHP de koalisyona katılsın, 2000'e kadar hükümet devam etsin" diye çok daha kestirme bir yol gösteriyorlar. Yılmaz, Baykal'a verdiği sözde durarak istifa etmesi durumunda, Demirel'in kuracağı Çankaya hükümetinden de söz ediliyor.
       Bakalım, parlamento önümüzdeki birkaç ayı somut projeler üreterek kullanabilecek mi?
       Meraklısına not: TÜSİAD, önümüzdeki pazartesinden itibaren iki turlu dar bölge seçim sistemini kamuoyuna tanıtarak tartışmaya açıyor.
       Dileriz, parlamento açısından yol gösterici bir model ortaya çıkar...
     BEŞİKTAŞ'IN HALİ: Önceki gece İnönü Stadyumu'nda yaşadığımız facia dayanılır gibi değildi. Yıllar önce Romanya'da son iki dakikada üç gol yiyerek spikerlere "Vay anasına sayın seyirciler" dedirten Beşiktaş, Norveçli rakibi karşısında ilk devreyi 3 - 0 önde kapatmasına rağmen ikinci devre 3 gol yiyerek Avrupa kupalarından elendi.
       Fanatik Beşiktaşlı Meclis Başkanı Hikmet Çetin "Bir daha maçlara gitmeyeceğim" diyordu.
       Aynı duyguyu paylaşıyoruz. Beşiktaş kendisini toparlayıp çileli taraftarının gönlünü kazanmadıkça, Galli antrenör ve futbolculara daha fazla destek verilmemelidir. Tabii kulüp başkanına da!
       Beşiktaş bu kadarını hak etmiyor...



Yazara E-Posta: D.Sazak@milliyet.com.tr