KUR’AN GÜNEŞİNİN DOĞDUĞU KUTLU GECE: KADİR GECESİ

7 Mayıs 2021

Mübarek gün ve gecelerden biri de Kadir gecesidir. Kadir; değer, kıymet ve itibar demektir. Bu geceye Kadir Gecesi denilmesi şeref ve kıymetinden dolayıdır. Zaman ve mekânlar kendilerinde meydana gelen önemli olaylarla değer kazanırlar. Kadir Gecesini bu derece değerli kılan en önemli sebep de Kur’an-ı Kerim’in bu gece indirilmeye başlanmış olmasıdır. Kur’an-ı Kerim’in indirilmesi ve buna bağlı olarak Peygamberimizin insanlığa son peygamber olarak gönderilmesi, dünya tarihinin en önemli hadisesidir.

Hz. Ömer(r.a.), Kadir Gecesi’nin tam olarak hangi güne denk geldiğini öğrenmek için sahabeyle istişare eder. Sahabenin büyük çoğunluğu Kadir Gecesi’nin Ramazan’ın son on gününde olduğunu söyler. Çünkü Peygamberimizin “Siz Kadir gecesini Ramazan’ın son on günü içerisindeki tek rakamlı gecelerde arayınız” (Buharî, Kadir, 3) buyurduğunu dile getirirler.

İslam kaynaklarında belirtildiğine göre Allah Teâlâ birtakım hikmetlere dayanarak Kadir gecesini ve onun dışında daha bazı şeyleri de gizli tutmuştur. Bunlar: Cuma günü içerisinde duanın kabul olacağı saati; ilâhî isimler içerisinde İsm-i Azam; zaman içerisinde kıyamet ve hayat içerisinde ölümdür. Bunların gizli tutulmasından maksat müminlerin uyanık, dikkatli ve devamlı Allah'a ibadet ve taat içerisinde olmalarını sağlamaktır. Atalarımız ne güzel ifade etmişler: Her geleni Hızır; Her geceyi Kadir bil.

Kur’an-ı Kerim’in inmeye başladığı ramazan ayının yirmi yedinci gecesi Kadir Gecesi olarak kabul edilir. Dinimizde kutsal ve faziletli bir gece olarak bilinen Kadir Gecesi’nin değeri, Kur’an-ı Kerim’in bu gecede indirilmesinden kaynaklanır. Öte yandan Kadir Gecesi’nin bir diğer özelliği ise içerisinde Kadir Gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlı olmasıdır. Yani İçerisinde Kur’an’ın bulunmadığı bütün zamanlardan daha hayırlıdır. Kur'an-ı Kerim’de bu gecenin faziletini belirten müstakil bir sure bulunur. Bu surede yüce Rabb’imiz şöyle buyurur: “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir Gecesi, bin aydan hayırlıdır. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.” (Kadir, 97/1-5).

Yüce Allah, insanlara peygamberler vasıtasıyla ilahi mesajlar göndermiştir. İlahi mesajların sonuncusu Kur’an-ı Kerim’dir. Kadir suresinde, Kur’an’ın indirildiği bu gecenin bin aydan daha hayırlı olduğu belirtilmiştir. Çünkü insanları karanlıktan aydınlığa çıkaran ve onlara rehberlik eden Kur’an bu gecede indirilmiştir. Bu gecede Allah’ın izniyle meleklerin ve Cebrail’in yeryüzüne inmesiyle gece boyunca yeryüzüne barış ve esenlik hâkim olur. Diğer taraftan yapılan ibadetler bu geceye ayrı bir değer katar.

Peygamberimiz (a.s) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “…Kim Kadir Gecesi’ni faziletine inanarak ve alacağı sevabı Allah’tan bekleyerek ibadet ve taatla geçirirse geçmiş günahları bağışlanır.” (Buharî, Kadir, 1) Bununla birlikte Hz. Muhammed (a.s), Ramazan’ın son on gününe girildiğinde dünyevî işlerden uzaklaşıp itikâfa çekilir, geceleri daha çok ibadet ve tefekkürle geçirirdi. (Buharî, Kadir, 5) Kadir Gecesi’nin değerlendirilmesi konusunda Hz. Aişe validemiz Peygamberimize,

- Ey Allah’ın Resulü! Kadir Gecesi’ne rastlarsam nasıl dua edeyim? diye sorduğu zaman Allah’ın Resulü (a.s) kendisine,

-

Yazının devamı...

AMELLERİN EN HAYIRLISI AZ DA OLSA DEVAMLI OLANIDIR

4 Mayıs 2021

Hz. Ali (r.a.), ölüm döşeğinde iken çocuklarına şöyle vasiyette bulunur:

“… Namazınıza devam edin. Çünkü o, dininizin direğidir. Rabb’inizin evinden uzak durmayın. Issız kalmasın. Hayatta bulunduğunuz sürece mescitleri ziyaret edin. Ramazan ayına dikkat edin. Çünkü o ayda tutulan oruç, Cehennem ateşine karşı bir kalkandır. Zekâtınızı verin. Çünkü zekât, bizi Allah’ın gazabından korur. Yoksullara ve düşkünlere yardımcı olun, onları geçiminize ortak edin. Allah yolunda mallarınız ve canlarınızla cihat edin. İyilik ve takva üzere yardımlaşın. Günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Hayatınız boyunca Allah’a karşı gelmekten sakının. (Taberî, Tarih, C 6, s. 62).

İnsan dünyaya yüksek bir gaye ve sonsuz bir hayata hazırlanmak için gelmiştir. Yaratılışımızın hikmetini, dünyaya gelişimizin gayesini yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirmiştir: “İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet (kulluk) etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56)

İnsan, beden ve ruhtan müteşekkil bir varlıktır. Bedenimizin sürekli yeme içme ihtiyacı olduğu gibi, ruhumuzun da sürekli ibadete ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç buluğ çağından itibaren başlayıp, ölümümüze kadar devam eder. Ayrıca bu ihtiyaç, sadece belirli günlere, belirli saat ve dakikalarla sınırlı olmayıp bütün hayatımızı kapsamaktadır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle ifade edilmektedir: “Sana ölüm gelinceye kadar Rabb’ine kulluk et.” (Hicr, 15/99).

İbadetlerin sürekli olması, imanımızın olgunlaşmasını ve güçlenmesini sağlar. Kalbimizde Allah sevgisi ve saygısının yerleşmesini temin eder. Dolayısıyla ruhumuzu yüceltir, kalbimizi kötü düşüncelerden arındırır. Davranışlarımızı düzelterek bizi ahlaken olgunlaştırır. Böylece ahirette cezadan kurtulmamıza ve ebedi mutluluk yurdu olan cennet nimetlerine kavuşmamıza vesile olur. İbadetin, devamlı olması gerektiğini Peygamberimiz (a.s.) şöyle buyurur: “Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhari, İman, 32).

Kur’an-ı Kerim’de namaz, oruç, zekât ve cihad gibi ibadetlere devam etmemiz emredilir. Örneğin namaza devam etmemiz hususunda Rabb’imiz şöyle buyurmuştur: “Ailene namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et…” (Tâ-Hâ, 20/132) Çünkü “Namazlarına devam eden müminler kurtuluşa ermiştir…” (Mü’minûn, 23/1, 9).

Her konuda olduğu gibi ibadet konusunda da bize örnek olan Resulullah’ın sürekli ibadet ettiğini gören Hz. Aişe validemiz:

- Geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde, kendine bu şekilde niçin zahmet veriyorsun? diye sorunca Resul-i Ekrem Efendimiz,

Yazının devamı...

İTİKÂF

3 Mayıs 2021

Ramazan ayı denilince akla gelen ibadetlerden ve en önemli sünnetlerden biri itikâftır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) orucun farz kılınmasından sonra ömrünün sonuna kadar ramazan ayının son on gününde hep itikâfta kalmış, gerekli ihtiyaçların dışında oradan çıkmayarak bütün gününü devamlı ibadetle geçirmiştir. Nitekim Hz. Aişe validemizden gelen “Hz. Peygamber Medine’ye geldikten sonra vefatına kadar Ramazan ayının son on gününde itikâfa girerdi.” (Buhârî, İtikâf, 1, 6) rivayeti bu ibadetin Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından düzenli olarak eda edildiğine işaret etmektedir.

Bir şeye devam etme, bir yerde durma ve bekleme anlamına gelen itikâf, mescitte veya mescit hükümdeki bir yerde ibadet niyetiyle bir süre durmaktan ibarettir. İtikâf vacip, sünnet ve müstehap olmak üzere üçe ayrılır. Adakta bulunulan itikâf vacip, ramazanın son on gününde girilen itikâf sünnet ve başka bir zamanda ibadet niyetiyle bir mescitte bir süre yapılan itikâf ise müstehaptır.

Bir itikâfın geçerli olması şu şartların bulunmasına bağlıdır:

Özürsüz olarak itikâf mahallini terk etmek itikâfı bozar. Ancak itikâflı kişi, itikâf yerinden zarûrî veya tabiî ihtiyaçları için ayrılabilir. Örneğin itikâfa giren kimse cuma namazını kılmak için ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için itikâf yerini terk edebilir.

İtikâfa giren kimse günlük meşgalelerinden ve dünyevi işlerden uzak bir şekilde bütün zamanını namaz kılmak, Kur’an okumak, Allah’ı zikretmek gibi ibadetlerle geçirir. Böylece itikâf, bir süreliğine de olsa dünya telaşından uzak kalmaya ve kendi özümüze dönüp Rabbimizle hemhal olmaya imkân tanıyan bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Diğer taraftan itikâf giren kişi sonu kurtuluş olan ramazan ayının son on gününde günahlarından kurtularak tertemiz bir şekilde bayrama ulaşmanın mutluluğunu yaşar.

 Müekked sünnet olarak Peygamberimiz tarafından ümmetine “güzel bir kulluk hatırası” olarak bırakılan itikâf hakkında Tâbiîn’den İbn Şihâb ez-Zührî (rh.a) şöyle der: “İtikâf amellerin en şereflisidir. Çünkü itikâfa giren kimse geçici bir zaman için de olsa dünya meşgalelerinden uzaklaşır kendini tamamen Allah’a verir. Gerek oruçlu oluşundan dolayı gerekse namaz vakitlerini mescidde beklemekte olduğu için daima namaz kılıyormuş gibi kat kat sevap alır. Vaktini ibadet ve taatle Allah’ı zikrederek Kur’an-ı Kerim okuyarak geçirir. Dünya ve ahireti için faydasız ve lüzumsuz şeylerden uzak durur.” (Nuru’l-izah, s. 143).

Yazının devamı...

KABUL EDİLMEYEN DUA VAR MIDIR?

1 Mayıs 2021

Bazı sahabeler Hz. Peygambere gelerek şöyle sordular:

-Ya Resulallah! Rabb’imiz bize yakın mıdır, uzak mıdır? Eğer yakınsa ona sessizce yakarışta bulunalım. Uzaksa yüksek sesle yalvaralım.

Onların bu sorusuna Peygamberimiz (a.s.) şu ayeti okuyarak cevap vermiştir:

“Kullarım sana benden sorarlar. De ki: Ben onlara yakınım. Dua ettiklerinde dualarına karşılık veririm. Onlar bana dua etsinler, benden istesinler, bana inanıp güvensinler. Böylece doğru yola erişirler.” (Bakara, 2/186).

Bir ismi de “el-Mücîb (dualara karşılık veren)” olan Yüce Allah, bizlerden dua etmemizi ister ve bunun bir kulluk görevi olduğunu bildirir. Yapılan duaların karşılıksız kalmayacağını da şöyle ifade eder: “Bana dua edin, size cevap vereyim…” (Mümin, 40/60).

Dua eden kimse içten ve ciddi olarak dua etmeli, duasında iyi ve meşru şeyleri istemelidir. Aynı zamanda kendisi de dualarının gerçekleşmesi için çaba sarf etmeli ve sonuçta Allah’a tevekkül etmelidir.

Bir zamanlar yaşlı bir kadının devesi uyuz olmuştu. Ölürse bütün işleri altüst olacak, bağına, bahçesine giderken eşyasını yükleyecek vasıtadan mahrum kalacaktı. Bunun için günlerce düşünmüş, bir tedbir hatırına gelmemişti. Durmadan dua ediyor, devesini kurtarmasını Allah’tan diliyordu.

Bir gün yine kıra çıkardığı devesinin ot yemeyip, su içmediğini, iskelet haline geldiğini görünce üzüntüsü bir kat daha arttı, başladı ağlamaya. Hem ellerini açmış dua ediyor hem de durmadan ağlıyordu. İşte bu sırada oradan geçen bir Allah dostu yaşlı kadının ağladığını görünce sordu:

Yazının devamı...

DUALARIMIZA VESİLE YAPABİLECEĞİMİZ SALİH AMELLERİMİZ OLMALI

28 Nisan 2021

Dua, Rabbi’mizle aramızda bir iletişim, bağlılık ve yenilenme aracıdır. Dua eden kimse hamd, şükür ve niyazla içini döktüğü Rabb’inden ümitle kendisi, ailesi, bütün Müslümanlar ve insanlık için hayırlı dileklerde bulunur. Gönlünde bir ferahlık ve güç hisseder. Dua, gereksiz ve yersiz korkularını yok eder. İnsanı Rabb’ine yaklaştırır. Bu yönüyle dua, insan ve toplum için bir şifa; ruhî bunalım ve sıkıntılara karşı da bir sığınaktır.

Dua eden kimse içten ve ciddi olarak dua etmeli, duasında iyi ve meşru şeyleri istemelidir. Aynı zamanda kendisi de dualarının gerçekleşmesi için çaba sarf etmeli ve dualarına vesile kılacak iyi ve güzel ameller işlemelidir.

Bugün sizlerle bu konuyla alakalı olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabına anlattığı bir olayı paylaşmak istiyorum:

Allah Resulü (s.a.v.) buyurdular ki:

“İslam’dan önceki dönemlerde üç arkadaş yolculuğa çıkmışlardı. Akşam olunca geceyi geçirecek bir yer aramaya başladılar. Sonunda küçük bir mağara bulup içine girdiler. Onlar içeride istirahat ederlerken yağmurunda etkisiyle dağdan büyük bir kaya parçası yuvarlanarak mağaranın ağzını kapattı. Kaya büyüktü. Çıkış imkânsız görünüyordu. Ne yapacaklarını düşündüler. Sonunda birinin aklına bir fikir geldi:

- Arkadaşlar! Herkes hayatında ihlâs ve samimiyetle yaptığı bir iyiliği anlatsın ve o iyilik hürmetine Allah’a bizi kurtarması için dua etsin.

Arkadaşları onun bu fikrini onayladılar ve birinci kişi:

- Allah’ım! Benim yaşlı bir annem ve babam vardı. Onlara çok hürmet gösterirdim. Onlara yedirmeden yemez, içirmeden içmezdim. Bir gün odun toplamaya gittiğimde çok uzaklaşmıştım, bu yüzden eve geç döndüm. Annem ve babamın içecekleri sütü geciktirmemek için hemen sütü sağdım. Sütlerini hazırlayıp içeri girdiğimde evden onların uyumuş olduklarını gördüm. Sütlerini içmeden uyuyakalmışlardı. Onlara yedirip içirmeden ne ben ne çocuklarım bir şey yiyip içebilirdik. Bu durumda çocuklarıma da süt içirmek istemedim. Elimde süt bardağı ile birlikte onların uyanmasını beklemeye başladım. Sabaha karşı uyandıklarında hâlâ ayakta bekliyordum. Sütlerini içirdim ardından çocuklarım ve ben de sütümüzü içtik. Allah’ım! Ben bunu senin rızan için yapmışsam ne olur bizi bu durumdan kurtar, dedi. Kaya hafifçe açıldı; ama oradan çıkış mümkün değildi.

Yazının devamı...

ALLAH TÖVBE EDENLERİ VE TEMİZLENENLERİ SEVER

26 Nisan 2021

Başı rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennemden kurtuluş olan ramazan ayının ortasında yani mağfiret diliminde bulunmaktayız. Mağfiret, günahların Allah tarafından bağışlanması demektir. Allah, kendisinden af ve mağfiret dileyen kullarını bağışlar ve günahlarından arındırır.  Rabbimiz şöyle buyurur: “Muhakkak ki ben, tövbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, böylece doğru yolda giden kimseyi bağışlarım.” (Tâ-Hâ, 20/82).

Ayet-i kerimede de ifade edildiği üzere bağışlanmak için öncelikle tövbe etmek gerekir. Sonra inanarak güzel ve faydalı işler yapmalı ve istikamet üzere olunmalıdır. Tövbe, kötülük yaparak ve günah işleyerek yolunu kaybeden müminin Allah’a yönelmesi, bilerek ya da bilmeyerek yaptığı günahlardan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar vermesi ve Allah’tan af dilemesidir. Tövbe, bir kulluk görevi olarak Allah’ın huzurunda insanın pişmanlığını ve acziyetini ifade etmesidir. Tövbe aynı zamanda kulun Allah’a bağlılığının ifadesidir. Zira günah işleyen kul “gidecek başka kapım yok” dercesine yine Allah’a yönelmekte ve ondan af dilemektedir. Bu nedenle Allah Teâlâ kendisine yönelen kalpleri, yalvaran dilleri ve açılan elleri geri çevirmez. Zira Allah, ayıpları gizleyen, günahları affeden ve tövbeleri kabul edendir.

Hayat devam ettiği müddetçe hatalar da devam edecektir. Dolayısıyla önemli olan her hatadan sonra Rabb’imize dönüp ondan bizi affetmesini dilememizdir. Onun af ve mağfiretine güvenerek rahmetinden ümit kesmemektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “…Ey kendilerine karşı haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar; çünkü yalnız o, çok bağışlayıcıdır, merhametlidir.” (Zümer, 39/53). Bu ayetler kişinin işlemiş olduğu büyük günahların bile tövbe ettiği takdirde affedilebileceğini müjdelemektedir.

Tövbe etmek için ille de günah işlemiş olmak gerekmez. Çünkü Allah’tan af dilemek, bir ibadet şeklidir. Tövbe etmek de namaz kılmak ve zekât vermek ve dua etmek gibi bir ibadettir. (Tevbe, 9/11)

Tövbe etmenin de şartları vardır elbette. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

Bu şartların yerine getirilmesiyle yapılan tövbeler kabul edilir. Çünkü tövbe, kuru kuruya bir pişmanlık değildir. Tövbeyle Allah’a yönelmemiz, ondan af dilememiz ve iyi ameller işlememiz gerekir. Çünkü “… iyilikler kötülükleri yok eder...” (Hud, 11/114).

İnsan olarak bizler ölümün ne zaman ve nerede karşımıza çıkacağını, kıyametin ne zaman kopacağını bilemeyiz. O hâlde bize düşen; tövbede acele etmek ve tövbeyi ertelememektir. Nitekim Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de bizleri şöyle uyarır: “Kötülük işlemeye devam eden, ölüm gelip çatınca da ‘Artık tövbe ettim.’ diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerin tövbesi geçersizdir.” (Nisâ, 4/18). Evet, ecelin kollarına düştükten, gerçekleri bütün açıklığı ile gördükten sonra tövbe etmenin bir faydası yoktur. Bu nedenle ibadet bilinciyle tövbe ederek günahlarımızdan pişmanlık duymalı ve Allah’a yönelmeliyiz.

Çünkü;

Yazının devamı...

İSLAM’IN GÖNÜL KÖPRÜSÜ: ZEKÂT

23 Nisan 2021

“Artma, çoğalma, arınma ve bereket” anlamlarına gelen zekât, İslam’ın temel ibadetlerinden biridir. Zekâtını veren kişi hem Allah’ın emrini yerine getirir hem de başta cimrilik olmak üzere birçok kötü huy ve alışkanlıklardan uzaklaşır. Çünkü yardım etmek biriktirme hırsını ve bencilliği yok eder. Diğer taraftan “Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.” (Zariyât, 51/19) ayeti zenginin malında fakir ve ihtiyaç sahiplerinin hakkı bulunduğunu vurgulamaktadır. Bu nedenle fakirin hakkının ayrılıp verilmesiyle mal, başkalarının hakkından arınmış olur. Böylece zenginin malı arınmış, fakirin de gönlü kinden temizlenmiş olur. Böylece zengin ve fakir arasında sevgi, merhamet ve yardımlaşmaya dayalı bir gönül köprüsü kurulmuş olur. Bu nedenle “zekât İslam’ın köprüsüdür” denilmiştir.

Zekât sayesinde toplumda zengin ve fakir yakınlaşır. Zenginin fakire karşı merhamet, fakirin de zengine karşı hürmet ve muhabbet duyguları gelişir. Zekâtını veren bir zengin aynı zamanda malını koruma altına alır. Çünkü çevresindeki zenginden yardım gören fakir, zenginin malına kem gözle bakmaz, onu kıskanmaz. Bu yönüyle zekât, toplumun huzur ve mutluluğu için önemli bir kaynaşma vesilesidir. Allah Teâlâ Kur’an’ı Kerim’de: “Kâfir olanlar bile birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz (müminler) bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” (Enfâl, 8/73) buyurarak Müslümanları yardımlaşmaya çağırır. Zira müminler arasında yardımlaşma terk edilirse toplumun huzuru bozulur, fitne ve fesat ortaya çıkar.

Diğer taraftan İslam’da fakirlik kınanmamakla birlikte çalışıp kazanarak infak etmek teşvik edilir. Nitekim Peygamberimiz (a.s) “Veren el alan elden üstündür.” (Buharî, Zekât, 18) buyurmuştur.

Peygamberimizin ifadesiyle İslam’ın beş temel esasından birisi olan zekâtı verirken bazı hususlara da dikkat etmek gerekir. Örneğin Kur’an-ı Kerim’de insan onurunu rencide ederek yapılan bir yardımın boşa gideceği açıkça belirtilir. (Bakara, 2/264).

Yine ayetlerde sadakaların gece, gündüz, açıktan ve gizlice verilebileceği de belirtilerek bizlere yol gösterilir. Bu bağlamda sadakaları gizlice vermenin daha iyi olduğuna vurgu yapılır. (Bakara, 2/271, 274)

Müslüman, zekâtı içinden gelerek vermeli ve yaptığı iyiliği başa kakmamalıdır. Ayrıca “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır.” (Bakara, 2/267) ayetinde buyrulduğu gibi zekâtı malların kötülerinden değil; iyi ve güzel olanlarından vermelidir. Fakir de sadaka veya zekâtı alırken ezilmeden ve mahcup olmadan almalıdır. Çünkü dinimize göre zekât sayesinde zengin, borcunu öderken, fakir de zenginden hakkını almaktadır. Zaten mal ve mülk Allah’a aittir. “Yeryüzünde ve göklerde ne varsa onundur…” (Bakara, 2/255).

Öyleyse gerçek mülk sahibinin hazinedarlarına “şu hazineden bir kısmını kullarımdan muhtaç olanlara verin” demesinden daha tabii ne olabilir? Peygamber Efendimiz (a.s.) Müslümanları bir vücuda benzetir ve vücudun bir azasında meydana gelen bir acının bütün organlar tarafından hissedileceğini ifade eder. Dolayısıyla vücuttaki acıya diğer organların duyarsız kalamayacağına işaret eder. Hani ayağımıza bir diken batsa, bütün organlarımızın dikkati hemen oraya yönelir ve ayağımızın acısını hisseder. Müslümanlar da bir vücudun organları gibi olduğuna göre bir Müslüman, diğer bir Müslümanın acısına ve yoksulluğuna duyarsız kalmamalıdır. Onun derdiyle dertlenmesi ve imkânı ölçüsünde onun yardımına koşması gerekir.

Mal ve servet, Allah’ın kullarına verdiği bir emanettir. Bu emanetleri Allah’ın rızası doğrultusunda kullanmak bir kulluk görevidir. Bu nedenle sahip olduğumuz zenginlikleri Allah rızasını gözeterek harcamalıyız. Aksi takdirde her türlü zenginliğimizin yegâne sahibi olan Allah’a karşı nankörlük etmiş ve ona isyan etmiş oluruz. Böyle bir durumda olan kul, sahip olduğu serveti hayırda harcayarak Allah’a yakınlaşacağı yerde cimrilik yaparak Allah’tan uzaklaşır. Kalbinde Allah sevgisi yerine mal mülk sevgisi yer eder. Hem dünyasını hem de ahiretini kaybeder. Böyle kimseleri Allah Teâlâ şöyle uyarır:

Yazının devamı...