Ölümcül hastalık ve ruhsal travma

7 Nisan 2020

COVID-19, diğer adıyla yeni koronavirüs salgınının da dahil olduğu ölümcül hastalıklar sınıfı, bu hastalıklara maruz kalanlar için kimi zaman ruhsal travmalara sebebiyet verebilmektedir. Bunun yanında ağır yaralanmalar ve ciddi bir ölüm riskiyle karşı karşıya kalma veya buna tanık olma durumları da ruhsal travmayı tetikleyebilen bazı durumlar olarak öne çıkıyor.

Ruhsal travmanın akut stres tepkisi, travma sonrası stres bozukluğu, travmatik yas, depresyon, alkol-madde kullanım bozuklukları, anksiyete ve duygudurum bozuklukları, psikotik bozukluklar gibi rahatsızlıklara sebep olabilmesi de profesyonel destek ve tedaviyi zorunlu hale getirmektedir.

Ruhsal travma ve nedenleri

Kişinin kendisinin veya yakınının ölüm veya yaralanma tehlikesi olduğu durumlarda korku, dehşet veya çaresizlik hissi yaşadığı durumlar olarak genelleyebileceğimiz ruhsal travmalar birçok neden sonucunda gelişebilir. Ancak olayın şartları etkileri sınırlayabilir.

Örneğin; ileri yaştaki bir yakınımızın yıllarca süren bir hastalık sonrasında ölümünün ruhsal travmaya yol açma ihtimali daha düşük iken, ani ölümler ise bu durumu daha çok tetiklemektedir. Travma sonrası stres bozukluğu gelişme riski ise stres etkeninin şiddetine, süresine ve yaşamı tehdit etme derecesine ve kişinin karakteristik özelliklerine bağlıdır.

Ruhsal travmanın en sık karşılaşılan nedenleri arasında ise başı doğal afetler, savaş, işkence, tecavüz gibi insanların neden olduğu travmalar, ölümcül kazalar, beklenmedik ölümler ve son dönemde yaşadığımız koronavirüs gibi ciddi ve ölümcül hastalıklara yakalanma çekmektedir. Ruhsal travma, bu olumsuz durumların hayatın geneline yayılarak uzun süreli olması durumlarında profesyonel destek alınmasının zorunlu olduğu bir rahatsızlıktır.

Ruhsal travmanın tedavisi ne şekilde gerçekleşmektedir?

Ruhsal travma yaşayan bireylerde ilaç tedavisi ve psikolojik terapi, travmanın türü ve şiddetine göre birlikte veya ayrı ayrı olarak kullanılmaktadır. Çünkü yaşanan aynı travmatik olayın etkileri herkeste farklı şiddette görülmektedir.

Yazının devamı...

Online Terapi

29 Mart 2020

Psikiyatrist Uzm. Dr. Burak Toprak, olağanüstü günler yaşadığımız ve evlerimizde izole olduğumuz bu süreçte, oldukça uygulanabilir olan ve telepsikiyatri olarak da bilinen online psikiyatrik terapi hakkında merak edilenleri yanıtladı.

Koronavirüs nedeniyle evde kaldığımız son dönemde ön plana çıkan terapi modellerinden biri de psikiyatrik terapiler. Yaşanan olağanüstü durumların yanında, kliniklere olan uzaklıklarda, dışarı çıkamayacak kadar rahatsızlık sahibi olunması, damgalanma endişesi ve yüz yüze görüşmeden çekinilen durumlar için oldukça avantajlı olan bu yöntem başarılı bir uygulama olarak öne çıkıyor.

Hızlı gelişen sağlık sisteminin ortaya çıkardığı, hem hastaya hem de psikiyatriste yarar sağlayabilen bir uygulama olan bu teknik, özellikle son yıllarda taşınabilir bilgisayarların ve akıllı telefonların yaygınlaşması ile önemli yol kat etmiştir.

Online terapi kimlere uygulanır ve avantajları nelerdir?

Her geçen gün gelişen teknoloji ile online olarak da gerçekleştirilebilen iletişim modelleri içerisinde insan sağlığı açısından en önemli tekniklerden biri olan online psikiyatrik terapinin en büyük avantajı ulaşılabilir olması.

Mesafelerden bağımsız olarak gerçekleştirilebilen online terapi, kendilerini yüz yüze iletişimde rahat ifade edemeyen kişiler için de avantaj arz etmektedir. Ruh sağlığı merkezinin atmosferinden çekinen ve etkilenen bireyler için de daha uygulanabilir olan bu teknik gerekli görüldüğü durumlarda yüz yüze terapi ile de desteklenebilmektedir.

Özellikle bugünlerde yaşadığımız virüs salgını gibi sebeplerden dolayı dışarı çıkamayanlar, ruhsal veya fiziksel engeli nedeniyle kliniklere gidemeyenler, sosyal iletişim kurmakta sıkıntı yaşayanlar, ikametini değiştirmek durumunda kalanlar ve kliniklere coğrafi olarak ulaşımda sorun yaşayanlar için tercih edilen online psikiyatrik terapi değerini gün geçtikçe artırmaktadır.

Online psikiyatrik terapi nasıl uygulanır?

Yazının devamı...

Hastalık hastası olabilirsiniz

25 Mart 2020

Herhangi bedensel bir rahatsızlığa sahip olunmadığı halde sürekli “hastayım” endişe ve yakınmasıyla gelişen bir rahatsızlık olarak özetlenebilecek olan hipokondriyazis, azımsanamayacak kadar sıklıkla karşılaşılan bir durum.

Genel olarak yaşamsal zorlukların tetiklediği bu rahatsızlık, psikiyatrik bulgular dışında herhangi bir fiziksel bulguya dayanmaz. Ancak psikolojik duruma bağlı olarak sık olmasa da çarpıntı, üşüme, terleme, nefes almada güçlük gibi semptomlar hastalığa eşlik edebilir.

Hipokondriyazisin nedenleri nelerdir?

Sıklıkla yetişkinlik döneminde görülmeye başlanan hipokondriyazisin genellenebilecek bir nedeninden ziyade kişiye özel hikayesi vardır. Bazı genel nedenler olsa da kesin neden ancak bir uzman tarafından bireyin derinlemesine öyküsü alınarak belirlenebilmektedir.

Bilinen ve sık görülen nedenler ise düşük özgüven, stres, suçluluk duyguları olarak tanımlanabilmektedir. Kişinin başkalarına karşı hissettiği öfkeyi ve içselleştirmesi de bu rahatsızlığı tetikleyebilmektedir.

Bu hastalık kişinin sosyal yaşamının etkilenmesi, iş hayatının ve üretkenliğinin hastalık düşüncesi ve kaygılar dolayısıyla sekteye uğraması, kısacası kişinin işlevselliğini yitirmesine sebep olabildiği için profesyonel destek ve bir uzman tedavisine muhtaçtır.

Genel belirtileri nelerdir ve tedaviye ne zaman başvurulmalıdır?

Hipokondriyazis hastalığı olan kişilerin en önemli özelliklerinden biri devamlı hastalıklar hakkında araştırma yaparak bilgi sahibi olma istekleri ve etki altında kalmalıdır. Bu bilgileri kendi vücutlarıyla ilişkilendirmeye çalışan hastalar, yakınındakilere devamlı olabileceği hastalıkla ilgili bilgi verir. Devamlı doktorları ve hastaneleri gezmek, onların tıbbi bilgilerini test etmek de görünen belirtileridir.

Yazının devamı...

Orta yaş sendromunun etkileri

6 Mart 2020

Orta yaş krizi veya sendromu, genel itibarı ile kadınlarda menopoz, erkeklerde ise andropoz süreci öncesi değişen hormonal faaliyetlere ve gençlik çağlarını geride bırakmanın duygusallığı ve yaşlanmanın hissedilmesine bağlı olarak özgüvenin azalması sonucu görülen bir süreç olarak tanımlanmıştır.

Orta yaş döneminde olan erişkinlerin çoğu, hayatlarının yarısını tüketmiş olabilecekleri düşüncesi ile beraber kariyer, iş-yaşam dengesi, evlilik, duygusal ilişkiler, harcamalar veya fiziksel görünüm gibi günlük yaşamdaki amaçları ya da idealleri ile ilgili olarak yeniden bir değerlendirmeye girebilir. Fakat unutulmamalıdır ki herkes orta yaş krizi yaşanacak diye bir kural yoktur. Bazı bireyler bu sendromu hiç yaşamazken, bazıları bu sürecin stresli ve üzücü etkilerini yoğun bir şekilde yaşayabilmektedir.

Orta yaş sendromunun etkileri nelerdir?

Hem psikolojik hem de fiziksel birtakım değişimler yaşanmasına sebep olabilen orta yaş sendromunun etkileri, bireyden bireye değişmektedir. Cinsiyet de bu değişimin nedenleri arasındadır. Orta yaş krizi genel olarak erkeklerde kişiliğin oturduğu, hayatın düzene girdiği dönemde yaşanırken, kadınlarda ise menopoz döneminden önce yaşanmaktadır.

Orta yaş krizinin sayabileceğimiz birçok duygusal etkisi bulunmaktadır. Depresyon, belirsiz hayallerin peşinden koşmak, derin pişmanlık duygusu, başarılı arkadaşlar tarafından küçük görülme endişesi, kendini genç hissetme arzusu, alışılmadık ya da pahalı şeyleri elde etme isteği, hatalarından dolayı kendinden utanma, daha genç görünebilmek adına görünümlerine aşırı özen gösterme ve daha genç insanlarla vakit geçirme arzusu bunlardan bazılarıdır.

Orta yaş krizini tetikleyenler nelerdir?

Erkek ve kadın bireylerde orta yaş krizini tetikleyen birçok unsur bulunmaktadır. Kişisel faktörlerden kaynaklandığı gibi çevresel etkilerin de büyük bir yere sahip olduğu bu unsurlar, sendroma ön ayak olabilmektedir.

Genel olarak andrapoz, menopoz, işsizlik, kariyerinden hoşnut olmamak gibi nedenlerin yanında sayacağımız şu sebepler orta yaş sendromuna zemin oluşturmaktadır. Evlenememiş olmak ya da mutsuz evlilik, aileden birinin hayatını kaybetmesi, sahip olunan çocukların artık büyümesi veya çok istediği halde çocuğunun olmaması ve yaşlanmanın beraberinde getirdiği fiziksel değişiklikler de orta yaş sendromuna neden olabilmektedir.

Yazının devamı...

Sosyal fobi ve çekingenlik

19 Şubat 2020

Sosyal fobisi olan kişiler, bir ortama girdiğinde aşırı kaygı nedeniyle huzursuz olan ve içlerinde hep “acaba diğer insanlar hakkımda olumsuz yorum mu yapacak” düşüncesi nedeniyle kendilerini ifade edemeyen bireylerdir. Özellikle bulundukları ortamda samimi olmadığı kişiler olduğunda içine kapanan ve bir an önce ortamdan uzaklaşmaya çalışan sosyal fobili fişiler, yakın arkadaşları ise gayet keyifli vakit geçirebilirler.

Literatürde sosyal anksiyete bozukluğu olarak adlandırılan rahatsızlığa sahip olan bireyler örneğin yol tarifi almak için soru sormakta, beğendiği elbiseyi almak için mağazaya girmekte, toplu taşımaya binmekte zorlanır ve kaçınırlar. Ya eleştirilirsem, ya hata yaparsam yada ya yanlış bir şey söylersem korkusundan dolayı kendisiyle dalga geçebileceği düşüncesine kapılan kişiler sosyal fobi yaşadığının farkında değillerdir ve bu düşünceler neticesinde kişiler yeterli performanslarını sergileyemezler.

Nedenleri ve çekingenlikten farkı nelerdir?

Sosyal fobinin birçok nedeni olsa da, bunlar bazı başlıklar altında toplanabilir. Genetik etmenler bunlardan biridir. Birinci akrabalarında bu rahatsızlığa sahip olan kişilerde sosyal fobiye yakalanma riski bir miktar daha fazladır. Beyindeki bazı kimyasalların değişikliği de buna sebebiyet vermektedir. Örneğin sosyal fobisi olan kişilerdeki serotonin hormonu normalden az bulunmaktadır. Birçok ruhsal problemde olduğu gibi sosyal anksiyete bozukluğunda da travmaların yeri vardır.

Örneğin okulda basit bir nedenden dolayı aşağılanmış olan kişi hayatının geri kalan kısmında çekingen tavırlar sergileyebilir. Bunların yanında aşırı koruyucu, reddedici ve katı tutum sergileyen ebeveynler de sosyal fobiye neden olabilmektedir.

Toplulukta konuşma, sosyal ortamlarda kendini ifade edebilme gibi konularda çekingenlik sık görülen bir durumken sosyal fobi demek için ise kişide korkunun yanı sıra kaçınma davranışlarının olması gerekmektedir. Ayrıca sosyal fobide kişi korkularının aşırı ya da anlamsız olduğunu bilir. Eğer gerçekten korku duyulabilmesi anlamlı bir olay varsa, tanı sosyal fobi değildir.

Sosyal fobinin tedavisi nasıldır?

Sosyal fobinin en etkili tedavisi ilaç ve psikoterapinin birlikte uygulandığı tedavi yöntemleridir. İlaç tedavisi ile serotonin eksikliği giderilmeye çalışılırken bilişsel davranışçı terapi ile kişinin olumsuz düşünceleri değiştirilmeye çalışılır. Kişinin zihnindeki abartılı düşüncelerle baş etmesi, davranışlarını engellememesi hedeflenir. Eğer travmatik anı öbekleri çok belirginse travmatik anıları duyarsızlaştırmak için uygulanacak EMDR terapisi başarılı sonuçların alınmasını sağlar.

Yazının devamı...

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu

12 Şubat 2020

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağlarında başlayan ve tüm bir yaşamı etkileyebilen, süreğen bir beyin hastalığıdır. Biyolojik kökenleri üzerine yapılan kalıtım, genetik ve beyin görüntüleme araştırmaları ile bu hastalık tanımlanmıştır. DEHB belirtileri ve ek psikiyatrik hastalıklara yol açması nedeniyle ciddi bir sorun olarak erişkinlik döneminde de karşımıza çıkabilmektedir.

Çocukluk yıllarında başlayan dikkati sürdürmekte güçlük, odaklanamama, başlanan işi tamamlayamama, kişisel eşyalarını unutma, oturduğu yerde duramama, ders sırasında ayakta dolaşma, aşırı hareketlilik, koşturup durma, çok konuşma, arkadaşlarına sataşma, itme, dürtme, sıra bekleyememe, söz kesme gibi şikayetlerle karakterize bir hastalıktır.

Dönemsel belirtileri nelerdir?

Çocukluk çağında zaten var olan dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsel davranışlar çoğunlukla okula başladıktan sonra fark edilmektedir. Sınıfta yerinde duramayan, koltuğuna oturmayan, oyunlarda arkadaşlarına sataşan ve okumayı biraz geç sökerler ve bu çocuklar öğretmenleri tarafından görece hızlı fark edilip tıbbi yardım almaları için yönlendirilebilmektedir.

Yaşın ilerlemesiyle birlikte görülme sıklığındaki azalma meydana gelir ancak belirtiler tamamen ortadan kalkmayabilir. Ergenlik dönemin özelliklerin de eklenmesi nedeniyle riskli davranışlarda artma ve ileriye doğru kalıcı zararlara neden olabilmektedir. Ergenlik döneminde kişinin yaşadığı dışlanma, damgalanma gibi sorunlar nedeniyle riski davranışlara yatkınlık görülebilir.

Yetişkin dönemde ise DEHB olan bireylerde iş yerinde verimsizlik ve kötü zaman yönetimi, bir toplantı boyunca oturamama, aklına ilk geleni söyleme eğilimi, kötü şoförlük sorunları, organize olamama, gün boyunca bir işe başlayamama ve/veya bitirememe, stresle baş edememe ve öfke atakları görülebilmektedir.

Tedavisi ne şekilde gerçekleşmektedir?

DEHB eğer tedavi edilmezse okul başarısında düşme, insan ilişkilerinde sorunlar yaşama, riskli davranışlara yatkınlık (adli sorunlar, madde kullanımı vb), gelecek yaşamında beklenen iş ve sosyal performansını sağlayamama görülmektedir. Bu yüzden mutlaka tanı ve tedavi amacıyla kişinin değerlendirilmesi gerekmektedir.

Yazının devamı...

Asperger sendromu nedir?

5 Şubat 2020

Asperger sendromu, 1944 yılında Avustralyalı pediyatrist Hans Asperger tarafından tanımlanmıştır. Çocuklarda iletişim becerilerinin yeterince gelişmemesi, empati, kurma becerisinin azlığı ve sakarlık Asperger sendromunun belirtileri arasında yer almaktadır. Otistik spektrum bozuklukları (OSB) arasında yer alan Asperger sendromu, daha yaygın olarak bilinen otizmden farklıdır.

Asperger Sendromu ile Otizm Arasındaki Farklar ve Benzerlikler

Otizm ile Asperger sendromu arasındaki en belirgin farklardan birisi bu sorunların teşhis edilme süreci ve şeklidir. Asperger sendromunun teşhisi otizmden çok daha zordur.

Ayrıca AS’li bireyler otizmli bireylere kıyasla daha konuşkandırlar. Asperger sendromlu bireyler normal ya da üstün zekalıdır, konuşma bozuklukları yoktur sadece ilgi duymadıkları alanlarda konuşmamayı tercih ederler ya da bir sohbet başlatmaktan uzaktırlar.

Otizm ile Asperger sendromu arasındaki en büyük benzerlik sosyal iletişim sorunları ile kendilerini göstermelidir. İki durumda da çocuklar yaşıtları ile beklenen iletişimi kuramaz. İki sorunda da günlük rutinin bozulması çocuklar için rahatsız edicidir. Takıntılı davranışlar ve tekrar eden hareketler görülebilir.

Asperger Sendromu Belirtileri Nelerdir?

AS tanısı 4 ila 11 yaş aralığında konur. Sosyal iletişim bozukluğu, içe kapanıklık, sakarlık, rutin değişiminde huzursuzluk, konuşmayı tercih etmemek, ilgi alanları hakkında tek taraflı sohbet etme eğilimi gibi belirtiler AS’nin en yaygın belirtileri arasında yer alır.

Bunların yanı sıra arkadaş edinememe, tekrar eden motor hareketler (el çırpma, ayak sallama), ses tonunu ayarlayamama, konuşmayı sürekli kendi ilgi alanına yönlendirme, mimik kullanmama ya da aşırı mimik kullanma gibi belirtiler de Asperger sendromuna işaret edebilir. Ancak bu belirtilerin bir ya da fazlası olan çocukların hepsinde AS olacağı anlamına gelmez ve mutlaka bir uzman ile görüşmek gerekir.

Yazının devamı...

Bilişsel Davranışçı Terapi

31 Ocak 2020

Çocukluk yıllarındaki olumsuz deneyimler öğrenme yoluyla bazı temel düşünce kalıplarının oluşmasına neden olmuştur. Psikiyatrik hastalıklar, bireyin bilinçli olarak farkında olmadığı bu olumsuz şemaların içeriğindeki temel düşünceleri destekleyen bir yaşam olayının ardından gelişir. Bu şemalar katı düşünce kalıplarıdır ve ilerleyen yaşam dönemlerinde bireylerin kendisi ve yaşadığı dünyaya ilişkin algılarını biçimlendirmesinde kullanılır.

Bilişsel davranışçı terapide ana hedef kişinin çarpıtılmış yanlış düşüncelerini değiştirir. Çünkü bu terapi ekolünde düşüncelerimizin duygulara, duygularımızın da bir takım davranışlara neden olduğu ilkesi ile hareket etmektedir. Terapist bir yandan kişinin çarpıtılmış olumsuzu düşüncelerini değiştirmeye çalışırken aynı zamanda bir takım davranışsal ödevlerle davranış kalıplarını da değiştirmeye çalışır.

BDT ne şekilde uygulanır ve neyi amaçlar?

Davranış tedavileri kişiye rahatsızlık veren davranışlar üzerine odaklanır ve bunları değiştirmeyi hedefler. Kişiye tedavinin mantığı anlatılır ve kaygı yaratıcı durumdan kaçmak yerine, kaygıyla baş etme yöntemleri öğretilir. Tedavi sürecinde danışan ile psikoterapist çeşitli sorunları anlamak ve saptamak için, iyileşmeyi hedef alan bir işbirliği içinde düşünce, duygu ve davranışlar üzerinde çalışırlar.

Bu yöntemde “şimdi ve buraya” odaklanılır ve o anki sorunlar üzerinden çözüm önerileri sunulur. Kişinin hastalığı nedeniyle yapamadığı çeşitli aktiviteler tedavideki temel hedefler olarak belirlenir ve tedavi sonunda hastalığın yaşam alanlarında oluşturduğu kısıtlanmalar ortadan kaldırılarak yaşam kalitesinin iyileştirilmesi amaçlanır. Bu tedavi yaklaşımında terapi süresi oldukça kısa iken, terapiden elde edilen fayda oldukça büyüktür.

Kaç seans sürer ve hangi hastalıklarda etkilidir?

Bilişsel davranışçı terapide birçok danışan için 8-10 seans gibi kısa sürede çözüme ulaşmak mümkün. Seanslar 15 günde bir ya da ayda 1 olacak şekilde planlanır ve ortalama her bir seans 50 dakika sürer. Yaşam kalitesinin artırılması amacıyla ilaç tedavisi de eklenebilir.

Bilişsel davranışçı terapinin etkili olduğu alanlar ise şunlardır: Anksiyete bozuklukları, yaygın anksiyete bozukluğu, panik atak, depresyon, obsesif kompulsif, bozukluk, tik bozuklukları, yeme bozuklukları, obezite, travma sonrası stres bozukluğu, şizofreni, bipolar bozukluk, hipokondriyazis, cinsel işlev bozuklukları, aile terapileri, alkol-madde bağımlılığı, sigara bağımlılığı, uyku bozuklukları, öfke kontrol bozukluğu.

Yazının devamı...