Polimiyalji ve fibromiyalji

8 Ağustos 2020

Polimiyalji ile fibromiyalji arasındaki farklar nelerdir?

Miyalji terimi kas ağrısı anlamına gelir. Hem fibromiyalji hem de polimiyalji kaslarda ağrı ve gerginliğe neden olur. Fakat diğer semptomları, nedenleri ve tedavileri açısından gösterirler. Doğru tedavi için doğru tanı koymak önemlidir.

Polimiyalji ve fibromiyalji hem isim benzerliklerinden, hem de her ikisi de vücutta kas ağrısına neden olduğu için karıştırılabilmektedir. Aslında farklı nedenlere dayanan rahatsızlıklardır. Hatta bir kişi hem polimiyalji hem de fibromiyalji hastası da olabilir.

Polimiyalji romatizması, iltihaplı bir artrit şeklidir. Fibromiyalji geleneksel iltihap belirtileri göstermez, ancak bazı araştırmalar iltihabı da içerebileceğini düşündürmektedir.

Polimiyalji ve fibromiyalji birer otoimmün hastalık olarak kabul edilir. Otoimmün bozukluklar vücudun yanlışlıkla sağlıklı dokuya saldırmasına neden olur. Fibromiyalji ağrısının ayrıca, bedensel bir yaralanma olmamasına rağmen vücudun ağrıyı algılamasını sağlayan aşırı aktif sinirlerden kaynaklandığı da düşünülmektedir. Bu, fibromiyaljinin beyin ve sinirlerin hissi algılama biçimi nedeniyle ortaya çıkabileceği anlamına gelir.

Hem polimiyalji hem de fibromiyalji erkeklere oranla kadınlarda daha sık görülür. Polimiyalji genellikle 55 yaşın üzerindeki kişilerde, fibromiyalji ise genç ve orta yaşlılarda yaygındır.

Polimiyalji ve fibromiyalji ayrıca şu alanlarda farklılık gösterir:

Yazının devamı...

Astım türleri nelerdir?

19 Temmuz 2020

Astım, genel olarak solunum yollarının iltihabı ve şişmesine bağlı olarak akciğerlere girip çıkabilen hava miktarının azalmasıyla kendini gösteren bir rahatsızlıktır. Bununla birlikte astımın türleri ve her bir türün kendi tetikleyicileri vardır. Yaygın görülen hastalıklardan biri olan astım, birçok vakada ilaç kullanımı ve astım ataklarına neden olan tetikleyicilerden kaçınarak hayat boyu yönetilmeye çalışılmaktadır. Oysa ülkemizde giderek yaygınlaşmaya başlayan biorezonans metodu, astım tedavisinde umut olabilmektedir.

Astım türleri şunlardır:

Alerjik astım: İlaç, bir kişinin astım semptomlarını kontrol etmesine yardımcı olabilir. Biorezonans metodu ise kişide alerjik astımı tetikleyen etkenleri ortadan kaldırarak tedavi etmeyi hedefler. Alerjik astımı bulunan kişilerin çoğu egzama, besin alerjisi, alerjik rinit gibi farklı alerjik hastalıklara da yatkındır. Alerjik astımı tetikleyebilen alerjenler polen, küf, süt, yumurta, fındık, toz akarları, böcek dışkıları, sigara dumanı, ağır parfümler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Alerjik olmayan astım: Alerjik olmayan astımda, bir atağın tetiklenmesi için alerjen gerekmez. Yetişkinlikte ortaya çıkma olasılığı daha yüksektir ve kadınları daha fazla etkiler. Alerjik olmayan astımın genetik ve çevresel faktörlerden kaynaklandığı düşünülmektedir. Bir kişi örneğin egzersiz, stres, nem, soğuk hava, hava kirliliği, soğuk algınlığı gibi etkenlere maruz kaldığında atak yaşayabilir. Nefes darlığı, hırıltılı solunum veya öksürük gibi semptomları neyin tetiklediğini belirlemek için biorezonansa özel kan testinden yararlanılabilir. Bu test 6400’ü aşkın patojeni, vücuda herhangi bir madde yüklemesi yapmaksızın risksiz bir şekilde sadece parmaktan alınan birkaç damla kanda test edebilmemizi sağlar. Bununla birlikte tedavide de biorezonans metodundan yararlanılabilir.

Mevsimsel astım: Mevsimsel astımda, semptomlar belirli koşullarda veya yılın belirli zamanlarında alevlenir. Örneğin, polen miktarının en yüksek olduğu saman nezlesi mevsimi, fırtına ve ani sıcaklık değişiklikleri, hava kirliliğinin daha kötü olduğu günler (özellikle soğuk havalarda), kış aylarında, daha fazla soğuk algınlığı ve grip virüsü olduğunda… Bu kişilerin hem evde hem de araba yolculuklarında kapı ve pencereleri kapalı tutmaları, ilaçlarını sürekli el altında bulundurmaları, soğuk hava teneffüsünden korunmaları gerekir. Biorezonans metodu burada da tedavi imkanı sunmaktadır.

Mesleki astım: Boya kimyasallarına, aerosollere, haşere ilaçlarına ya da diğer zararlı maddelere maruz kalan kişilerde görülür. Semptomların süresi bu ve diğer maddelere maruz kalma düzeyine bağlı olarak değişebilir. Bazı insanlar maruz kaldıktan sonra 24 saat içinde astım atağı geçirebilir. Bazılarında ise herhangi bir semptomun gelişmesi aylar, hatta yıllar alabilir.

Egzersize bağlı astım: Egzersize bağlı astımda semptomlar, egzersiz sırasında veya hemen sonrasında (yaklaşık 5-20 dakika içinde) alevlenir. Egzersize bağlı olağan nefes darlığından farklı olarak öksürük, hırıltılı solunum ve göğüs ağrısı da içerebilen bir durumdur. Klorlu havuzlar, dışarıda koşarken veya bisiklet sürerken kirli havaya maruz kalma, yoga yaparken sıcak, nemli hava gibi durumlar semptomları artırır. Önemli olan altta yatan nedeni bulup çözmektir ki biorezonans tedavisi yaklaşımı da bu yöndedir.

Yazının devamı...

Sarkoidoz ve tedavisi

3 Temmuz 2020

Sarkoidoz, vücudun herhangi bir yerinde küçük çapta iltihaplı hücrelerinin (granülomların) kümelenmesi ve büyümesine bağlı olarak gelişen bir rahatsızlıktır. Peki buna neden olan nedir ve nasıl tedavi edilebilir?

Sarkoidoz herhangi bir organda ortaya çıkabilir, ancak vakaların büyük kısmında hastalığın akciğerlerde görüldüğü ya da başladığı bilinmektedir. Özellikle akciğeri çevreleyen lenf düğümleri ve bezleri başta olmak üzere vücuttaki herhangi bir organda da ortaya çıkabilir. Sıklıkla 20 ila 40 yaş aralığında görülür. Ancak çoğu enflamatuar hastalıkta olduğu gibi, kadınlarda 50 yaşın üzerinde sarkoidoz gelişme riski daha fazladır.

Sarkoidoz hastalığında başrolü oynayan granülomlar organlara zarar verebilir. Hastaların yarısından fazlası hiçbir tıbbi müdahale olmadan iyileşse de, sarkoidoz bir organın önemli bir bölümüne yayılır ya da uzun süre devam ederse tedavi gerektirebilir. Modern tıp henüz sarkoidoz için bir tedavi öngörmemektedir. Çoğunlukla anti-enflamatuar ilaçlar kullanılarak sarkoidoz semptomları azaltılmaya çalışılmaktadır.

Tamamlayıcı bir tedavi metodu olan biorezonans ise, tüm kronik enflamatuar hastalıklarda ve otoimmun sistem hastalıklarında olduğu gibi, öncelikle hastalığa yol açabilecek virüs, bakteri, alerji gibi oluşumların izini sürerek bunları ortadan kaldırmayı hedefler. Ayrıca bağışıklık sisteminin yeniden düzene girmesi ve güçlenmesi yönünde protokoller içermektedir. Hastalığın kendiliğinden geçme olasılığı yüzde 50’nin üzerinde görüldüğü için özellikle erken evredeki sarkoidoz hastaları için modern tıpta bir tedavi yapılmaması daha uygun görülmektedir. Bu evrede bağışıklık sistemini düzenlemeye yönelik destekleyici bir yaklaşım biorezonans olabilmektedir. Kortizon kullanımı gibi herhangi bir yan etkisi olmadığından biorezonans sarkoidozun tüm evrelerindeki hastalar için etkin bir destek sağlamaktadır.

Granülomlar bağışıklık sisteminin normal bir parçası olarak oluşurlar, ancak sonrasında vücutta kendiliğinden parçalanırlar. Sarkoidozda ise granülomlar parçalanmak yerine belli organların çevresinde kümelenmekte ve büyümektedir. Sarkoidoza neden olan etkenler henüz kesinlik kazanmamıştır. Ancak virüs, bakteri, kimyasallar, kirlilik gibi olgulara bağlı tahrişin ve alerjenlere karşı aşırı duyarlı bir bağışıklık sisteminin tepkisi olabileceği düşünülmektedir. Bazı vakalarda genetik yatkınlık olabileceği de gösterilmiştir.

Sarkoidoz ile ilişkili semptomlar granülomların konumuna ve ilgili organın büyüklüğüne bağlı olarak büyük ölçüde değişir. Akut sarkoidozda semptomlar iki yıldan kısa sürer. Kronik vakalarda ise semptomlar yıllarca devam eder ve tekrarlar. Kronik sarkoidoz ile ilgili endişe, granülomlardan akciğerlerde olduğu gibi organlarda fibrozise doğru ilerlemedir.

Belirgin semptomlar sadece granülomlar invaziv hale geldiğinde ortaya çıkar. Semptomların gelişimi aynı zamanda granülomların organın işleyişini engellemeye veya azaltmaya başladığı anlamına da gelir.

Sarkoidozun belirti ve semptomlarından bazıları ateş, eklemlerde ağrı, kilo kaybı, depresyon, öksürük, nefes darlığı, hırıltı, anormal kalp atışı, anormal terleme olarak sayılabilir. Daha spesifik işaretler ise hastalığın hangi organda tutulum gerçekleştirdiğini gösterebilir. Örneğin akciğerlerdeki sarkoidoz belirtileri kronik kuru öksürük, hırıltı, sığ nefes veya nefes darlığı, tanımlanamayan göğüs ağrısı ile karakterizedir. Lenf düğümlerinde geliştiğinde boğaz ağrısı ve şişmiş lenf düğümleri öne çıkar. Lenfatik sistemdeki sarkoidoz belirtileri ise, şişlik, ödem, aşırı sıvı birikmesi, ağrı, yutma güçlüğü, boğaz ağrısı şeklinde özetlenebilir.

Yazının devamı...

Lenfoma tedavi yöntemleri

11 Haziran 2020

Lenfoma lenfatik sistemin bir kanseridir. Bir tür beyaz kan hücresi olan lenfositlerde gelişir. Bu hücreler vücuttaki hastalıklarla savaşmaya yardımcı olur ve vücudun bağışıklık savunmalarında önemli bir rol oynar. Lenfomada kanser lenf sisteminde bulunduğundan, vücuttaki doku ve organlara hızla metastaz yapabilir ya da yayılabilir. Lenfoma çoğunlukla karaciğer, kemik iliği ya da akciğerlere yayılır. Her yaşta lenfoma ile karşılaşılabilir, ancak özellikle 15-24 yaş arasında yaygındır. Ve çoğunlukla lenfoma tedavi edilebilir.

İki ana lenfoma türü vardır: Hodgkin ve Hodgkin dışı lenfoma. Bunların içinde birçok alt tip vardır.

Hodgkin dışı lenfoma

Geçmeyen şişmiş bezler lenfoma belirtisi olabilir. En yaygın tip olan Hodgkin dışı lenfoma, tipik olarak vücuttaki lenf düğümlerinde veya dokularında B ve T lenfositlerinden (hücreler) gelişir. Hodgkin dışı lenfomada tümör büyümesi, her lenf nodunu etkilemeyebilir, genellikle bazılarını atlar ve diğerlerinde büyür.

Hodgkin lenfoma

Hodgkin lenfoma, bağışıklık sisteminin bir kanseridir ve anormal derecede büyük B lenfositleri olan Reed-Sternberg hücrelerinin varlığıyla tanımlanır. Hodgkin lenfoma hastalarında, kanser genellikle bir lenf nodundan bitişik olana geçer.

Lenfoma belirtileri

Lenfoma semptomları, soğuk algınlığı gibi viral hastalıkların semptomlarına benzer. Ancak genellikle daha uzun süre devam eder. Hastalar lenf düğümlerinin şiştiğini fark edebilir. Vücudun her yerinde lenf düğümleri vardır. Şişme genellikle boyun, kasık, karın veya koltuk altlarında görülür. Kimi hastalar herhangi bir semptom yaşamaz.

Yazının devamı...

Crohn hastalığı nedir?

27 Mayıs 2020

Crohn hastalığı, bir tür enflamatuar bağırsak hastalığıdır ve son yıllarda giderek yaygınlaşmaktadır. En sık ince bağırsakta ve kolonda görülmekle birlikte gastrointestinal yolunuzun ağzınızdan anüsünüze kadar herhangi bir bölümünü etkileyebilir. Henüz tam bir neden öngörülememekle birlikte bağışıklık sisteminin zayıflığı, genetik ve çevresel faktörlerin (örneğin sigara kullanımı) etkili olduğu düşünülmektedir.

Crohn'lu kişilerin bakteri, virüs, parazit ve mantarlara dayalı bağırsak enfeksiyonları geliştirmesi daha olasıdır. Böyle bir durum, semptomların şiddetini etkileyebilir ve komplikasyonlar oluşturabilir. Crohn hastalığı ve tedavisi de bağışıklık sistemini etkileyerek bu tür enfeksiyonları daha da kötüleştirebilir.

Crohn hastalığının semptomları sıklıkla yavaş yavaş gelişir. Bazı semptomlar zamanla daha da ağırlaşabilir. Semptomların aniden ve dramatik olarak gelişmesi nadir görülür. Crohn hastalığının en erken belirtileri arasında ishal, karın krampları, dışkıda kan, ateş, yorgunluk, iştah ve kilo kaybı, sık tuvalet ihtiyacı ve dışkılamadan sonra bağırsakların hala boş olmadığı hissiyatı sayılabilir. Bu belirtiler gıda zehirlenmesi, alerji ya da mide rahatsızlıkları ile karıştırılabilir. Bu gibi semptomların varlığında muhakkak zaman kaybetmeden doktora başvurmak gereklidir.

Hastalık ilerledikçe semptomlar daha şiddetli hale gelebilir. Ağızdan anüse kadar herhangi bir yerde ülser ortaya çıkabilir, eklem iltihabı, anemi nedeniyle nefes darlığı ya da hareket kabiliyetinde azalma görülebilir. Erken teşhis ve tedavi bu gibi durumlardan kaçınmak adına son derece önemlidir.

Peki Crohn hastalığı nasıl teşhis edilir? Bunun için tek bir test sonucu yeterli değildir. Kan testleri, doktorunuzun anemi ve iltihaplanma gibi potansiyel sorunların izini sürmesine yardımcı olabilir. Dışkı testi ise doktorunuzun gastrointestinal kanalınızdaki kanı tespit etmesine yardımcı olabilir. Ayrıca doktorunuz üst gastrointestinal sistemin iç kısmının daha iyi görüntüsünü almak için endoskopi ya da kalın bağırsağı incelemek için kolonoskopi isteyebilir. BT taramaları ile daha fazla ayrıntı görmek de isteyebilir. Tüm bu test ve incelemeler sonucunda doktorunuz belirtilerinizin olası diğer nedenlerini de irdeleyerek Crohn hastalığınız olduğu sonucuna varabilir.

Crohn hastalığı için modern tıpta şu anda bir tedavi mevcut değildir ancak hastalık yönetilebilir. Belirtilerinizin şiddetini ve sıklığını azaltabilen seçenekler arasında ilaçlar, diyetisyen ile sağlıklı bir beslenme programı oluşturulması, kimi durumlarda ameliyat önerilebilir. Bir tamamlayıcı tedavi yöntemi olan biorezonansta ise, öncelikle gıda intoleranslarının izi sürülür. Bazı vakalarda gıda intoleranslarının tespiti ve tedavisi yoluyla bile Crohn’a ilişkin tedavi sonucu almak mümkün olabilmektedir. Tüm kronik enflamatuar rahatsızlıklarda olduğu gibi Crohn’da da biorezonans tedavisi etkili sonuç verebilmektedir.

Tüm hastalıklarda olduğu gibi Crohn için de sağlıklı beslenme çok önemli bir tedavi desteğidir. Crohn hastalığı olan bir kişi için işe yarayan bir diyet planı, başka biri için işe yaramayabilir. Bunun nedeni, hastalığın farklı insanların farklı bölgelerinde tutulum sağlayabilmesi ve kişisel özellikleridir. Bu nedenle beslenme programınızın size özel olarak bir diyetisyen tarafından hazırlanması gerekir. Yerine bağlı olmak üzere Crohn hastalığının altı ayrı varyasyonu bulunur. Bunlar, gastroduodenal Crohn hastalığı (esas olarak mideyi ve ince bağırsağın ilk kısmı olan duodenumu etkiler), jejunoileit (bağırsağın jejunum adı verilen ikinci bölümünde görülür), ileit (ince bağırsağın veya ileumun son kısmında iltihaplanma), ileocolitis (ileum ve kolonu etkiler ve Crohn'ların en yaygın varyasyonudur), Crohn koliti (sadece kolonu etkiler), perianal (genellikle fistülleri veya dokular arasındaki anormal bağlantıları, derin doku enfeksiyonlarını, ayrıca anüs çevresindeki dış derideki yaraları ve ülserleri içerir).

Crohn hastalarının beslenmesinde probiyotiklerin yeri ayrıdır.

Yazının devamı...

Pandemi sonrası ruh sağlığı

8 Mayıs 2020

Pandemi sonrası ruh sağlığı sorunlarında artışa hazırlıklı olmalıyız

Koronavirüs salgınından etkilenen kişilerin sayısı arttıkça hemen hepimizin bir yakını, bir tanıdığı ya da komşularından biri pozitif tanı almış ya da hayatını kaybetmiş durumda. Öte yandan işlerin durgunlaşması, ekonomik sıkıntılar, günlük yaşam akışının tamamen değişmesi ve yeni normallere alışamama gibi durumlar da başta depresyon ve anksiyete olmak üzere psikiyatrik rahatsızlıkları tetikleyen etkenler. Her ne kadar bu sürecin panik, kaygı ve korkuyla değil, önlemle atlatılabileceğini anlatan uzmanların demeçleri her yerde öne çıksa da pek çok kişi için bu mümkün olmayabiliyor. Ayrıca fiziksel önlemler öne çıkarken ruh sağlığına yönelik ne gibi önlemler alınabileceği aynı oranda geniş yer bulmuyor.

Daha yorgun, üzgün, umutsuz hissetmek, hayattan daha az zevk almak, uyku problemleri gibi depresyonla uyumlu belirtiler ve endişeli, korkulu, huzursuz, sinirli hissetmek, rahatlamakta zorlanmak gibi anksiyete ile uyumlu semptomlara çevremizde sıkça rastlamak mümkün. Bu konuda Amerika’daki Michigan Üniversitesi tarafından 18 yaş üstü 562 kişiyle yapılan bir anket, pandeminin duygusal etkilerini yönetebilmek için birçok kişinin alkole başvurduğunu gösteriyor. Aynı ankette katılımcılar pandemiye karşı tutumlarını en iyi tanımlayan kelimeleri ise “endişeli, gergin, korkmuş, stresli ve belirsiz” olarak seçmişler.

Ayrıca şunu da biliyoruz ki, bir krizin stresine çok daha fazla tepki verebilecek kişilerin başında geçmiş psikiyatrik rahatsızlık öyküsü olanlar, çocuklar ve gençler gelir. Covid-19 ile ilgili olarak bu listeye hastalığı ağır geçirme olasılığı daha yüksek olan yaşlılar ve kronik hastalıkları olan kişileri, doktorlar ve sağlık çalışanlarını da ekleyebiliriz. Dolayısıyla toplumun büyük kısmında pandemi nedeniyle ruh sağlığının olumsuz etkilenebileceğini, pandemi sonrası hayatta fiziksel önlemler kadar bu tip rahatsızlıkların tedavisi için özel bir hazırlık yapılmasını da göz ardı etmemeliyiz. Pandemi sonrası ruh sağlığı sorunlarında artışa hazırlıklı olmalıyız.

Pandemi özelinde alınacak ruh sağlığını koruyucu tedbirler ve erken müdahale ile sonradan görülebilecek tedavisi çok daha uzun ve zahmetli olabilecek hastalıkları önleyebiliriz. Nasıl ki koronavirüsün bulaşmasını engelleyecek önlemler medyada geniş yer buluyorsa, insanların ruh sağlığını koruması açısından da alması gereken önlemler de aynı şekilde anlatılmalıdır. Örneğin yardımlaşma, yakınlar ile sanal ortamda da olsa iletişimi sürdürme, meditasyon ya da kültür fizik hareketleri gibi öneriler çeşitlendirilmek suretiyle daha yaygın biçimde işlenmelidir.

Yazının devamı...

Koronavirüs nedeniyle sık yıkadığımız ellerimizi egzamadan nasıl koruruz?

23 Nisan 2020

Ellerin sık ve düzgün yıkanması, Covid-19’un da aralarında bulunduğu tüm virüslerin yayılmasını önlemenin en iyi yollarından biridir. Ancak sedef, egzama gibi bir cilt rahatsızlığı olanlar için ellerin sık yıkanması cilt kuruluğu, çatlaklığı, kaşıntı, ağrı ve muhtemelen enfeksiyona yol açabilir. Sağlıklı cilde sahip kişiler için bile, sabun ve el dezenfektanlarının aşırı kullanımı cildin kurumasına ve çatlamasına neden olabilir.

Peki insanlar kendilerini korona virüsten ellerini yıkayarak korurken, cildini bu gibi istenmeyen durumlardan nasıl koruyabilir?

Öncelikle virüsten korunmak için ellerimizi gerekli tüm durumlarda su ve sabunla 30 saniye ovuşturarak yıkamamız kesinlikle şart. Cildimizi korumak için ise, her el yıkamadan sonra nemlendirici krem sürmek, el yıkama işleminin cildi kurutma etkisini dengelemek açısından faydalı olacaktır.

Antiseptik ve antibakteriyel ürünlerin çoğu cilt için oldukça serttir. Eğer uygun tekniği kullanırsanız (yani 30 saniye boyunca ellerinizi su ve sabunla iyice ovuşturarak yıkarsanız) el hijyeni için antiseptik bileşenlere ihtiyacınız olmayacaktır. Ayrıca yüzey temizliği için kullandığınız maddelerin elinizle temas etmemesine mümkün olduğunca dikkat etmelisiniz. Örneğin bulaşık yıkarken, temizlik malzemelerini kullanırken ya da çocuğunuzun saçını şampuanlarken lateks ya da lastik eldiven giyerek ellerinizi koruyabilirsiniz.

Elleri iyice kurutmak da en az nemlendirmek kadar önemlidir. Hem mikroplar ıslak ellerle daha kolay taşındığından, hem de su buharlaştığında cildin doğal yağlarını azaltarak ciltte kuruma etkisi daha çok olduğundan ellerimizi iyice kurutmamız gerekli.

Ellerinizdeki egzama, sedef gibi hastalık semptomları rahatsız verici boyuta geldiyse doktorunuza danışarak reçeteli bir tedaviye ihtiyaç duyabilirsiniz. Ayrıca biorezonans metodu da egzama tedavisinde etkilidir.

Yazının devamı...

Korona, astım ve KOAH

6 Nisan 2020

Astım ve KOAH hastaları korona virüsü alma riskinin sağlıklı bireylere oranla ne kadar olduğunu ve enfekte olmaları durumunda hastalığın nasıl bir şiddette seyredeceğini soruyor. Öncelikle şunu söyleyelim, enfekte olan hasta sıralamalarında KOAH ve astım hastaları ilk sırada değil. Enfekte olan hastalara baktığımızda ilk sırada kalp ve damar hastaları, bunu sırasıyla diyabet, böbrek – karaciğer hastalıkları ve solunum hastalıkları izliyor. Ayrıca kanser tedavisi görenler gibi bağışıklık yetersizliği olanlar ve aşırı kilo sorunu olanlar da risk taşıyor. İstatistiki olarak solunum hastalıklarında kendi içinde ilk sırada KOAH var, astım daha sonra geliyor.

Korona tablosunda anjiyotensin reseptörleri ile ilgili sorunlar öne çıkıyor. Virüsün renin anjiyotensin reseptörleri ile bir ilişkisi olduğu düşünülüyor. Bu da damar duvarları, böbrekler ve tansiyonla alakalı bir sistemi işaret ediyor. Dolayısıyla KOAH ve astım, korona virüs açısından yine de riskinizi artırabilecek komorbid bir durum olarak listelemekle birlikte öncelikli risk grubunda yer aldığınız anlamına gelmiyor. Ayrıca şu anda, astımdan korona virüsü için spesifik bir risk artışı gösteren çok az net veri bulunmaktadır. Bu konuda 140 hastayı kapsayan bir çalışmada astım bulunmadı.[1]1099 hastayı kapsayan daha büyük bir çalışmada da astım kaydedilmedi.[2] KOAH açısından konuya baktığımızda, Çin’in yüzde 10’luk KOAH’lı hasta nüfusuna oranla Covid-19 ile yatan hastalarda KOAH oranı yüzde 1,1 olarak kaydedildi.[3]

Bu veriler bize, astım veya KOAH hastalarında Covid-19 riskinin sağlıklı bireylere göre daha yüksek, ancak saydığımız diğer kronik hastalıkları olan bireye göre daha düşük olduğunu düşündürüyor. Ancak bu veriler hastaneye yatan hastalara dayanıyor. Ayrıca yeni vakalarla sürekli yeni bilgiler öğreniyoruz. Bu nedenle genel riski tam olarak bilmiyoruz.

Öte yandan astım hastalarının bu dönemde düzenli kullandıkları ilaçlarını almayı bırakmamaları gerekiyor. Bu yönde yanlış davranışlar duyuyorum ve hastaları düzenli aldıkları ilaçlarını bırakmamaları adına uyarmak istiyorum. Astım nedeniyle oral ya da inhale yolla alınan kortikosteroid ilaçların Covid-19’a ilişkin riski artırdığına ilişkin herhangi bir veri mevcut değildir. Yani, bu kontrolör ilaçlarınızı almayı bırakmak için hiçbir neden yok. Tekrar söyleyeyim: Doktorunuza danışmadan düzenli olarak kullanmakta olduğunuz ilaçları almayı bırakmayın.

Astım ya da KOAH hastası iseniz, korona virüse karşı alacağınız önlem tıpkı diğer insanlarda olduğu gibi evinizin dışındaki dünya ile teması kesmek ve başta ellerinizi yıkamak olmak üzere kişisel hijyeninize dikkat etmektir. Alışverişinizi birkaç hafta yetecek kadar topluca yapın ve dışarı çıkmayıp evinize sipariş verin.

Son not: Astım ve KOAH tedavisinde biorezonans metodundan etkin şekilde destek alabilirsiniz.

[1] https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/32077115

[2] https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/32109013

Yazının devamı...