Asabiyet üzerine (1)

Asabiyet üzerine (1)

 


İbn Haldun “Kitabü’l İber” isimli eserinin Mukaddime/Önsöz bölümünde sıklıkla asabiyet- asabiyyet kavramını kullanır. Sözlüklerde “asabiyet” “kendi akraba veya yakınlarını veya vatan, din ve milliyetini müdafaa ve devam ettirme gayreti, hamiyet, gayret. Kendi akraba, vatan, din ve milliyetini aşırı derece kayırma gayreti” olarak açıklanmaktadır.

Marnie Hughes-Warrington, “En Önemli Elli Tarihçi” isimli kitabında; “... İbn Haldun hakkında eser yazanların hemen hemen hepsi asabiyeti kendilerine göre yorumlamıştır. Bu terim devletin canlılığı, halkın yaşam gücü, milliyetçilik duygusu, halkın ruhu, sosyal dayanışma, grup dayanışması, ortak irade, grup olma duygusu, tüm siyasal ve sosyal organların mayasını oluşturan çekirdek, asalet, toplumun aristokratik yapısı, savaşta dayanışma, savaşçı tavır, kan bağları, soydaş dayanışması, kabile fanatikliği, erdem, kabile dayanışması benzeri çeşitli anlamlarda kullanıldığını...” söylemektedir.

Asabiyetin genellikle savaş faaliyeti sırasında kendini gösterdiği: Birlikte olma duygusu, kişiye kendisine savunma, kendisini koruma için güven duygusu verdiği anlatılmaktadır. Kim birlikte olma duygusunu kaybederse, kendini savunma ve yaşama devam etmede zayıf düştüğü düşünülmektedir.

İbn Haldun, grupların veya milletlerin asabiyetlerini kaybettikçe savaşçılıklarını da kaybettiklerini gözlemlediğini söyler. Eğer “... Asabiyetin var olması ve gelişmesi isteniyorsa, grubun mutlaka büyük bir soy bağının soyut ama gerçek bir otoritesine ihtiyaç vardır. Bu durum bir kabile şefinin varlığını gerektirir. Kabile şefi grup üzerindeki otoritesini kısmen ticaretten ama büyük ölçüde savaş ganimetlerinden elde edilen gelirler yoluyla sağlar. Paylaşılan zenginlik azaldıkça, kabile aristokrasisinin gücü askeri sınıfının aleyhine olarak artar. En azından görünüşte dayanışmayı sürdürmek için grup, sürekli olarak başkalarıyla çatışmaya sürüklenir. Savaş heyecanı, aldatıcı bir ortak tehlike karşısında birlik duygusunu pekiştirir. Bu birlik ve zaferin getirileri, grup üyelerini aslında kendi sahipleri olan lideri desteklemeye yöneltir...”

Günü-müzden altı yüz yıl önce özellikle Kuzey Afrika devletçikleri arasındaki gözlemlere dayanan bu düşüncelerin, şimdilerde ki olayları aydınlatmaya ve çözüm üretmeye ne derece katkısı olabilir?

“... Savaş gelirleri ve vergiler kabile şefi ve dar çevresi tarafından sahiplenildikçe, grup üyeleri ortaya çıkan eşitsizliğin farkına daha çok varmaya başlarlar. Üstelik şef ve çevresi kendi rahatları için bir kente yerleşince, grupla olan günlük temasını yitirir. Grup bunu fark ettiğinde şefe itaat etmeyi reddeder. Şef iktidarına meydan okumayacak yeni destekçiler; askerler, tüccarlar ve köleler arasında grup dayanışması vaadiyle aramaya başlar. Sonuç olarak başlangıçta şefin grubunu oluşturan kişiler onun düşmanı haline gelir...” İbn Haldun olayların bu şekilde gelişiminin devleti güçsüz hale getirdiğini, daha yüksek asabiyet düzeyine sahip bir grup tarafından fethedilmeye yatkın hale gelindiğini belirterek; bir süre sonra o grup da aynı sonu yaşayacaktır, hükmünde bulunur.

Asabiyet bedevî topluluklarda kendine geniş yer bulur. Hadarî (medeni) toplulukların ilk aşaması olan bedevilik, asabiyet duygusunun yüksek olmasına karşın insanlığın ilerlemek durumunda olduğu bir aşamadır. Kültür ve lüks yaşam hadarî toplulukların en büyük hedefidir, ama aynı zamanda uygarlığın gerilemeye başladığının da göstergesidir.

Kuran-ı Kerim’in iki suresinde asabiyet kınanmaktadır. Hucurat Suresi’nin 13. Ayeti’nde; “Ey insanlar! Bakın, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz.” Bu ayetin açıklamasını yapanlar; Hepiniz birbirinizin üzerinde hiçbir kalıtımsal üstünlüğe sahip olmadan tek bir insanlık ailesine mensup olduğunuzu bilesiniz” denildiğini ifade ederler. Elbette günümüzde evrensel kural kimsenin bir diğer insan üzerinde kalıtımsal veya doğumsal üstünlüğe sahip olmadığıdır.

Devamı yarın