Yaşamın kilitlerini açmak

22 Haziran 2022

Sıkça tekrarlayan, bir türlü yoluna girmeyen konularda kilitler ve gereksiz yeminler adlı iki önemli dinamiğin etkisi büyüktür. Gelin bugün dikkatimizi kilitler ve gereksiz yeminlere ve hayatı nasıl etkilediklerine verelim.

Sözümüz geleceğin teminatıdır. Sarf ettiğimiz her söz, henüz seslendirilmemiş düşünceler de dahil geleceğin yapısında bir tuğladır. Her şey gibi sözün de, düşüncenin de bir frekansı vardır, dalga dalga yayılarak temas ettiğini etkiler. Yargı, kınama içeren tüm sözler ve düşünceler diğer negatifler gelecek için enerjisi benzer olayların altyapısını hazırlar. Pozitif sözler, affetmek ve şifalı düşünceler ise tam tersine huzur veren yapıların tuğlaları olurlar.

Birçok olay yaşarız. Yaşadıklarımızdan bazılarını diğerlerine göre daha derin deneyimler, daha yoğun hisseder ve farkında olmadan bilinçaltında tutarız. Yoğun deneyimlerin sonucu olarak bilinçle söylediğimiz ve bilinçaltına da ektiğimiz gereksiz yeminler, gelecek tasarımımızda aktif olarak yerini alır. “Bir daha asla ….. yapmayacağım.” “Bir daha dünyaya gelsem asla ……” gibi cümleler gereksiz yeminler olarak kayıtlanırlar. Etkisi sadece kişiyi değil tüm aileyi içine alır.

Örneğin fazla paranın insanı bozacağıyla ilgili bilgiyi kilide, gereksiz yemine dönüştüren bir kişi bilinçaltı bir yönelimle mevcuda yetecek minimum miktarda parayı kazanıp hayatını korunaklı devam ettirme güdüsüyle yaşayabilir. Bu yemin, haneye giren paranın sınırda olmasını ve mevcut koşullardan daha iyisini üretememeyi sağlayabilir. Ya da birkaç kuşak boyunca, ailede eş seçimi kimsenin yüzünü güldürmemişse bunun sonraki nesiller için de bir kader olduğu inancı kayıtlanabilir. Bu kilitler zaman içinde pişmanlıklar, korkular ve öfkeyle yoğrularak gereksiz yeminlere dönüşüp sonraki nesiller için de verimsiz evliliklere ya da katı yalnızlık deneyimlerine sebep olabilir. “Bizde kadınların yüzü hiç gülmez. Ailemizde düzgün evlilik olmaz. Ön teker nereye arka teker oraya” gibi cümleler sonraki kuşakları da etkileyebilir.

Kendi mucizelerimizi ya da hapishanemizi yaratmak elimizde. Evrensel sistemde altın kurallardan birisi “Hiçbir dış etken içsel gücün kadar kuvvetli değildir.” Senin yaşamının akışı konusunda ilahi sistem dışında hiç kimse senin kadar etkili olamaz.

Düşünün, hangi sözleriniz, düşünceleriniz ve inançlarınız hayatı kilitleyecek kilitler ve gereksiz yeminler üretmiş olabilir? Düşüncenizin ve sözünüzün farkında olun. Kendinizi duymaya açık olun ki bugüne kadar bilinçaltınızda nasıl yapılar inşa ettiğinizi fark etmeye başlayabilin. Fark ettikleriniz hoşunuza gitmeyebilir, onlarla kavga etmeyin, kızmayın, bunların bir faydası olmaz. Sadece fark edin. Fark ettiğinizde derin bir nefes alın ve bilin ki bilincinizin ya da bilinçaltınızın o sırada mutlaka haklı bir sebebi vardı. Artık fark ettiğinize göre bu sebebi değiştirebilir, onlara yepyeni verimli sebepler verebilirsiniz.

Hazır olduğunuzu hissettiğiniz herhangi bir zamanda ve mekânda bu çalışmayı yapabilirsiniz.

“Sevgili bilinçaltım, negatif yapılarını fark ettim. Onları oluşturduğum için kendimi affediyorum. Negatif tüm düşüncelerim için herkesten ve her şeyden af diliyor, kendimi affediyorum. Tüm kilitleri ve gereksiz yeminleri tüm yaratımıyla, tüm zamanlardan ve nesillerden iptal ediyorum. Özgürüm, özgürüm, özgürüm.”

Yazının devamı...

Sağlığınla ilişkini düzelt!

7 Haziran 2022

Pandemi ile küçükten büyüğe her insanı etkileyen bir süreçten geçmekteyiz. Sağlık konusu bu süreçte birinci önceliğimiz oldu tabii ki. Bugün farklı bir başlık altında sağlık üzerine biraz konuşalım. Bu başlık ilişki. İlişki dendiğinde çoğunlukla aklımıza aile içi ilişkiler, arkadaşlıklar, partner ilişkisi geliyor. Oysa hayatta deneyimlediğimiz her şey ile aramızda bir ilişki var. Duygularımızla, düşüncelerimizle, yeteneklerimizle, rollerimizle, geçmişimizle, geleceğimizle aramızda bir ilişki var. Yaşam deneyimlerimizin yapısını belirleyen de işte bu ilişkiler

Sağlığımızla da aramızda bir ilişki var. Hatta hayat rutinlerinin içinde bazen unutulan bu ilişkinin alt katmanları da var. Bedenimizle, organlarımızla, sistemlerimizle ve her bir hücremizle ilişkimiz var. Tıpkı insan ilişkilerinde olduğu gibi araya zaman girdiğinde, özen, sevgi ve saygı azaldığında sağlığımızla aramızdaki ilişki de zayıflar. Her ilişki gibi bedenimizle kurduğumuz ilişkide de ilişkinin diğer muhatabı olan bedeni tanımaya, anlamaya, dinlemeye istekli olmak ve bunun için zaman ayırmak kıymetlidir.

Şimdi bir düşünün, sizin için herhangi bir ilişkinin olmazsa olmazları neler? Güven, anlayış, paylaşım ve daha birçok nitelik bulacaksınız. Şimdi de sağlığınızla aranızdaki ilişkide bu niteliklerden hangileri ne kadar aktif, bir buna bakın. Örneğin sağlığınıza, bedeninizin sizi sağlıklı tuttuğuna güveniyor musunuz? Peki ya sağlığınız ve bedeniniz sizin ona özen ve ilgi gösterdiğinize güvenebilir mi? Hem iyi hem de kötü günde sağlığınızın değerinin farkında mısınız? Yoksa onu sadece kötüye gittiğinde hatırlayıp şyş olmadığı için de bolca sitem mi ediyorsunuz?

Çoğunlukla bir sorun olmadığı sürece sağlığımızla ve bedenimizle ilgilenmeyiz. Dualarımızda ve niyetlerimizde ezbere olarak ilk sırada saysak da yaşarken aynı önceliği ona vermeyiz. Mutluluğumuz ve huzurumuzda olduğu gibi sağlığımızı da dışarıya bağlamayı severiz. İşim beni strese sokuyor, hava kirli, su kirli, toprak ve ürünler kirli, ailem beni çok mutsuz ediyor, şu konu düzelmeden iyi olamam… Bu ve benzeri ifadelerle sağlığımızı hem dışarıya hem de koşullara bağlırız. Kontrol sadece bağlı olduğu şartlarda sanırız. Oysa kontrol bizde, onu bir şarta bağlarken de bizdeydi.

Sağlığımızla aramızdaki ilişki de kökenini anne rahminden alır. İlk ilişkimizi burada kurarız. Anne ile kordon aracılığıyla ilişkide oluruz. İki kavramı, iki insanı, insan ve kavramı hep aradaki ilişki birbirine bağlar, tıpkı anne ve bebeği bağlayan kordonda olduğu gibi. Ruhsal, bilinçaltı ve hatta fizyolojik olarak o kordondan ne kadar beslendiğimiz, neyle beslendiğimiz, kordondaki karşılıklı alışverişin türü tüm ilişkilerimizin formatının belirlenmesinde etkilidir.

Her ilişkiyi iyileştirmek ve onarmak mümkün olduğu gibi sağlığımızla aramızdaki ilişkiyi de onarabilir, iyileştirebiliriz. Önce mevcut halini fark edelim. İhmal edilmiş, küskün, mesafeli, samimi, bol paylaşımlı ya da sizin tanımınız her nasılsa. Bunu daha verimli ve anlamlı hale getirmek için neye ihtiyaç olduğunu şu an nasıl olduğunu tanımladıktan sonra kolayca tespit edebilirsiniz.

“Sağlığımla aramdaki ilişkiyi onarıyorum. Onu dışarıya ve şartlara bağlamayı iptal ediyorum. Sağlığıma ve sağlıklı olmaya güveniyorum. Sağlığımı her an ve her durumda önemsiyorum. İlişkimize sahip çıkıyorum. Bedenimin, organlarımın ve sistemlerimin mesajlarını duymayı ve anlamayı kabul ediyorum.”

Hayatın yol göstericiliğine inanın.

Yazının devamı...

Başın mı ağrıyor?

16 Mayıs 2022

Sürekli ya da nadiren fark etmez, hangi sıklıkta ve şiddette deneyimleniyor olursa olsun baş ağrısı insanı andan koparma gücüne sahip hoş olmayan bir duyumdur. Uluslararası Baş Ağrısı Derneği’ne göre insanların sadece %1’i baş ağrısı deneyimlemiyor. Peki bilinçaltlarınız baş ağrısı aracılığıyla size ne anlatmak istiyor olabilir? Gelin bugün bunu keşfetmeye açılalım.

Fiziksel bedenlerimiz ruhlarımızın evidir. Tepesinde yani zirvesinde başımız yer alır. Baş, konum olarak bedendeki en üst mevkidir. Ayrıca her bir organımız ve sistemimiz çok değerli olmakla birlikte hepsinin orkestra şefi diyebileceğimiz beynimiz de başta yerleşiktir. Beyin her an, uyku dahil durmadan çalışan, bedende en çok enerjiyi ve oksijeni kullanan organımızdır. Düşünmek, karar almak, hafıza süreçleri, geleceği öngörmek, akıl yürütme, problem çözme, bağlantı kurma gibi karmaşık işlevlerden de yine beynimiz sorumludur. Bunları dikkate aldığımızda baş bölgemizde her an süren yoğun faaliyetler olduğunu kavramak mümkün.

Bir hastalığa bağlı olmayan ve fizyolojik bir sebebi tespit edilemeyen baş ağrılarının altında gerilim yatar. Hatta gerilim tipi baş ağrısı olarak adlandırılırlar. Enseden kafaya doğru, kaslarda gerginlik, sertlik, katılık ve ağrı ile karakterizedir. Bu nedenle de aslında BAŞ AĞRISI = GERİLİM denilebilir. Stres, içsel ve dışsal her türlü çatışmanın sürekliliği, aşırı düşünmek gibi gerilimli doğası olan eylemler baş ağrısını tetikleyebilir. Kendimizle ve olup bitmiş olanla barışmak bunları bir savaş gibi yaşamaktan uzaklaşmamıza ve gerilimi terk etmemize yardımcı olur. Ayrıca doğru ya da anlamlı bulmadığımız bir duygu, düşünce ya da durumla baş etmenin tek yolu karşı durmak, direnmek, savaşmak olmak zorunda değildir. Bunların da tamamı yoğun gerilim içerir. Zorluk içeren bu yöntemleri bırakarak zekamızı ve yaratıcılığımızı kullanmaya açılmak hem çözümleri hem de hayatı kolaylaştıracaktır.

Baş ağrısının gerilimden farklı dinamikleri de vardır. Daha ruhsal ve bilinçaltı bir bakışla, baş gökyüzüne yani yükseğe daha yükseğe giden yol üstündedir. Baş ağrısının esaslı bir dinamiği de büyük beklentiler, hırslar ve mükemmeliyetçilik katılığıdır. Bu beklentilerin, hırsların ve katılığın başka insanlara istekler şeklinde yöneltilmesi ve bu isteklerin karşılanmaması, baş ağrısı olarak ifade bulur. Yine aynı sembolizm üzerinden baş, gökte olanla, evrenle, ilahi parçamızla bağımızı temsil eder. Bu kavramlarla ilişkilerimizdeki sorunlar baş ağrısı olarak kendini gösterebilir. Örneğin dünya hayatına olan öfke, insana öfke, dünyevi olanı reddediş, ruhsallığa aşırı yöneliş ile dünya bağının zayıflaması ve bunların üretebileceği aidiyetsizlik duygusu da baş ağrısı üretebilmektedir.

Bunlar baş ağrısı konusunda en sık rastlanan bilinçaltı ifadeler. Her zaman en doğrusu kişi özelinde değerlendirmektir. Kendinizde olduğunu keşfettiğiniz konuları iç sesinizle olumlayarak farkındalığınızı arttırıp ağrıları azaltabilirsiniz. Zihnin efendisi olmak baş ağrısının en iyi ilacıdır. Zihne tutsaklık ise, baş ağrısı olarak geri dönecektir. Beden, ruh, bilinçaltı, kalp, zihin arasında bir efendiye ihtiyaç yok, hepsi eşit oranda güçlü. İç dinamikte uyum ve dengeye niyet etmek de baş ağrısını çözmenin yollarından birisidir. Konu baş olunca herhangi bir zamanda hissederek söylenen “Ben merkezimdeyim” cümlesi de sihirli bir dokunuş yapacaktır.

Hayatın yol göstericiliğine inanın.

Yaşamınızın bereketle ve bollukla eşleşip birleşmesine niyeten,

Şifa olsun,

Yazının devamı...

Bugün bayram

2 Mayıs 2022

Hangi inanca ait olduğundan bağımsız, tüm dini ve milli bayramların müthiş bir birleştirici gücü ve enerjisi var. İnsan olarak birlik olmaya ve paylaşmaya duyduğumuz ihtiyacın güzel sonuçlarıdır bayramlar. Mutluluğun paylaşılarak büyütüldüğü, acının paylaşılarak üstesinden gelindiği günlerdir. Saygının, sevginin arttığı, hayat koşturmacasında unutulan insan ve değerlerin hatırlandığı paylaşım anlarıdır.

Bayramlar birlik olabilmektir. Ortak duyguları ve düşünceleri birlik olarak büyütebilir ve yayabiliriz. Dünyanın birden fazla yerinde aynı anda çok insanın kalbinde ve dilinde aynı güzel niyetler vardır bayramlarda. Sevginin, saygının, neşenin ve kucaklaşmanın frekansı elden ele, dilden dile yayılır. Tüm bunlar bulaşıcıdır. O kitleyi aşar ve bütüne sirayet eder.

Bayram duygusal alışveriştir. Hem alırız hem veririz. Bayram günü kendimize özenir ve değer veririz, sevdiklerimize özenir ve değer veririz. Sokakta hiç tanımadığımız insanların varlığını fark eder selam veririz. Hatırlanır ve hatırlarız. Sevgi ve saygı sunar ve aynılarını alırız. Günlük hayatta, ilişkilerdeki alışverişlerimizin dengesi kolay bozulur. Bazen çok alınır verilmez, bazen aşırı verilir, alınmaz, bazen verilen fark edilmez vs. Bayram günleri ise alışveriş kendiliğinden dengeleniverir.

Bayramlar aidiyet duygusunu üreten ve geliştiren fırsatlardır. Aidiyet duygusu temel ihtiyaçlarımızdan birisi. Bir toprağa, aileye, kültüre ait hissetmek isteriz. Yalnız ve paylaşımsız olmak, köksüz olmak insana uygun değildir. Yetişkinlerin en çok deneyimlediği ve zorlandığı durumlardan birisidir ait hissedememek. Hikayeler değişebilir fakat aidiyet hiç üretilememişse ya da kaybedilmişse insan kendini uzay boşluğunda savrulurken bulur. Aidiyetsizlik kendinizle bağınızı ve hayatla bağınızı zayıflatır. Mesleğinizi, kararlarınızı, olduğunuz yeri sorgulatır. Devamlı arayış üretir. Ne olduğu bilinmese de hep aranan bir şey vardır. Neyi aradığımızı bilmediğimizde de bulmak çok zorlaşır.

Haydi bu bayram siz de aidiyetinizi kurun. Bir insana, bir işe ya da bir tanecik toprağa aidiyet üretmek besleyici değildir. Hatta bağımlılığa dönüşebilir ve durdurucu olabilir. O yüzden bugün kendimize aidiyet üretelim. “Her neredeysem, kiminleysem ve her ne yaşıyorsam ben hep bana aitim.” Cümlesiyle bunu yapabilirsiniz. İçinize ve kalbinize sinene kadar tekrarlayın. Dilerseniz bu ana fikir üzerinden kendi cümlenizi üretin. Bugün ve Mayıs ayı boyunca bunu kendinize günde en az bir kere hatırlatın.

Bayramlarda kendiliğinden açığa çıkan sevinci, saygıyı, sevgiyi, umudu, birlik bilincini ve paylaşımı her gün üretebilmemiz ve hayatın bayram olması dileğiyle.

Hayatın yol göstericiliğine inanın.

Yaşamınızın bereketle ve bollukla eşleşip birleşmesine niyeten,

Yazının devamı...

İlişkilerde denklem

12 Nisan 2022

İkili ilişkiler başlarken kişilerin hayatları diğerine ilginç gelir. Farklı görünen yaşamların çekiciliği partner ilişkisine yansır. Heyecan yaratır. Kişiler diğerinde aradığını bulduğu sanrısına kapılır. Heyecanla birlikte merak başlar. Yaşanılanlarla birlikte devreye uyum girer.

Farklı yaşamlar bakış açımızı değiştirir. Zamanla birbirimize uyumlanmak için çaba harcarız. Bir de diğerini uyum için zorlamaya başlarız farkında olmadan. Başta ilginç gelen özellikler zaman sonra aynı tadı vermeyebilir. İlişkinin tadı değiştiği zaman beklentiler karşılanmaz ve sorunlar çıkmaya başlar.

Örnek olarak çok romantik olmayan bir erkek ile orta seviyede romantik olan bir kadının yeni başlayan ilişkisini ele alalım. Romantik olmayan erkeğin tavırları başta kadın için etkileyici olmakla birlikte zamanla aradığını bulamayan kadın için tepki sebebi olmaktadır. Beklentiler başlar. Oysa erkeğin romantik olmadığı belirgin bir durum idi. Kadın beklentilerinin karşılanmaması halinde daha da gergin olabilir. Bir de erkek için bakalım duruma. Romantik bir kadın ilk zamanlar farklı gelmekteydi. Kendisi romantik olmamakla birlikte kadının romantikliği onda olmayanı hatırlattığı için hoş gelmektedir. Zamanla belki yavaş ya da hisli bir hal gibi görünmeye başlar. Romantizmle barışmadığı için kadın da ona uzaklaşılması gereken bir konu gibi gelebilir.

Elbette çok basit ve düz bir örnekti bu. Önemli olan farklılıkların birbirini çektiğini görmek. Fizik kurallarında da böyledir. Benzer benzeri iter çünkü benzerlerin birbirinden öğreneceği bir şey yok. İkisi de aynı. Farklı olanlar birbirini çeker, öğrenmek ve öğretmek için. Farklı olanlar diğerlerine öğretmek ve öğrenmek görevini yerine getirmek için bir araya çekilirler. Farklı olana çekilmek doğal ve olması gereken bir sonuçtur.

Farklı olanla bir arada olma sebeplerinle ilgilenmen gerekiyor. Bu insan bana neyi hatırlatıyor? Neden bir aradayız, neyi görmem gerekiyor? Gibi isyan içermeyen soru cümleleri ile birlikte olma sebebinizi anlamak, ilişkinin sorunlarını çözmek için iyi bir adımdır. İlişkinin iki kişilik olduğunu hatırlayın. Her ne oluyorsa herkes için oluyor. İlişkiye bakarken kendinizi tanır, önceliklerinizi anlar, kendi gerçeğinizle barışabilirsiniz. Bu bakışla iyi ya da kötü giden her ilişkinin hayata bir katlısı vardır.

Hayatın yol göstericiliğine inanın.

Yaşamınızın bereketle ve bollukla eşleşip birleşmesine niyeten,

Şifa olsun,

Yazının devamı...

Sevgiyi yaşamak

4 Nisan 2022

Sevginin, para kazanmanın, ilginin, ifade etmenin … her türlü kavramın insanda bir koşul karşılığı var. Yemeğini yersen seni severim, başarılı olursan ödüllendiririm, özür dilersen affederim, haklı olduğumu söylersen huzurlu olurum …. Sonu gelmeyen koşulluluk çemberleri iç içe geçmiş bir halde öylece duruyor.

Sen çemberin neresindesin?

Koşullanmalar ayak bağıdır. Yaşam enerjisini tüketen, hedefler koyduran sonra da o hedefleri kendisi imha eden yanılgılardır. Kendi kendimize koşullar koyarız, ilişkilerimiz için gereklilikler listeleri oluştururuz, başkalarının koşul ve şartlarına uyumlanmaya çalışır ya da direniriz. Bu ihtimallerin her biri ayrı ayrı ve bir arada zorluk üretir. Harekete geçiren ya da motive eden etkileri de olsa çoğunlukla sonuca ulaşmaktan alıkoyarlar. Bir başka olasılık da sonuca ulaşıldığında beklenen ve planlanan hazzın bulunamayışıdır, yani kocaman bir hayalkırıklığı.

Eğitim sistemimiz, aile içi ilişkiler, toplumsal değerler hep koşullu ifadelerle besleniyor. Koşul var ise kabul ve sevgi yoktur. Kabul ve sevgi azaldıkça yerini korkuya, öfkeye ve tahammülsüzlüğe bırakır. Şartlar ve koşullar eşliğinde yaşanan hayat, yapılan işler ve icra edilen roller severek ve keyifle değil, mecburiyet ile gerçekleşir. Oysa yaşam bir mecburiyetler ve gereklilikler bütünü olmak zorunda değil. Yaşam bir hediyedir. Açmak – açmamak, tadını çıkarmak – es geçmek kişinin kendi seçimidir.

İyi bir kariyere sahip olduğunda başarılı olacağına ve bir eş olarak seçileceğine inan/inandırılan bir kişi partner ilişkisini, evliliği, sevgi alışverişini, kendinden memnun olmayı ve başarıyı koşula bağlamış olur. O “kariyer noktasına” gelinmedikçe, ona sunulan hiçbir sevgiyi görmeyecek, belki partner ilişkisi yaşamayacak ve kendini başarısız bularak sevmeyecektir.

Çocuklar anne-baba sevgisini kazanmak için bir şey yapmak zorunda değildir. Anne ve baba çocuklarını kendi yöntemleriyle ve olduğu gibi sevebilir. Mutlak sevgi ile beslenen bir çocuk, ebeveynleri ona kızsa da, eleştirse de, kırılsa da onu sevmeyi hep sürdürdüklerinden emindir. Bu bir çocuğa sunulabilecek en büyük güvendir. Aksi hallerde örneğin yemek yemeyen çocuğa konulan “yemeğini yersen seni severim” koşulu, sevgiyi almak için yemek yeme zorunluluğu yaratmaktadır. “Ne kadar yemek yersem o kadar sevilirim” gibi bir bilinçaltı kodlama üretebilir. Bu durum obezite ve yeme bozukluklarına yol açabilir.

Koşullanma her iki tarafı için de sağlıksızlık demektir. “Sevginin tüm şartlarını ve koşullarını iptal ediyorum. Sevgim özgür, bana akan sevgi özgür” bu ayın cümlesi olsun. Bununla birlikte “beni koşullu seven herkesi affediyorum. İçinde koşul barındıran tüm mecburiyetleri affediyorum. Koşullu sevdiğim herkesten af diliyorum” bakış açısı da durumu hafifletecektir.

Bırakalım sevgi özgürce yayılsın. Bedenimizde, duygularımızda, aklımızda, hayatın her anında çoğalsın. Sevgi doğal hali ile alışverişin konusu olsun, bir değişim aracı olmaktan çıksın. Sevgiye para gibi davranmaktan vazgeçelim. Bugün ve her gün kendimize, insanlara, hayata, doğaya, havaya, suya sevgi aktarmayı kabul edelim. Sevgi ile neşelenip şifalanalım.

Yazının devamı...

Mutlak olasılıklara açılmak

14 Mart 2022

Yaşama, çözümlere, mucizelere nice anlamlar yüklüyoruz. Keyfimiz yerindeyse hepsi güzel ve kolay. Canımız biraz sıkkınsa “eh işte” der omuz silkeriz. İşler daha da karışıksa hepsine öfkeli olur, “imkansızlık” etiketini de yapıştırırız.

Oysa yaşam bir kaynaktır. Her ne getiriyorsa tersini de bir yerlerde tutuyor demektir. Sağlığımız yerindeyken hastalık yaşam çemberimizin dışında kalır. Paramız az iken para da yaşam çemberinin dışında demektir. Aradığımız huzura dokunamadıysak huzursuzluk çemberde huzur çemberin dışındadır. Yaşama yüklenen anlamlar ise tamamen kişinin sorumluluğundadır. Çemberin içinin ve dışının tanımları oldukça önemlidir.

Çözümler ve mucizeler de yaşama verdiğimiz anlamlardan payını alır. “Yaşam zor” “Her şey çok zor” “Sorunları çözmek mümkün değil” “Ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin” gibi yerleşmiş kalıplarla da çözümlerin ve mucizelerin yolunu kapatırız. Ne yazık ki kendimizi yaşamın güzel tarafından alıkoyarız.

Yaşamın mükemmel bir hediye olması her şeyi barındırmasından kaynaklanıyor. “Hayat en güzel hediye” diyerek gülümsememizin arkasında yatan bilgelik de budur. Yaşam insan için gerekli olan pozitiften negatife her şeyi barındırır. Ve yine her şey birbirini destekler, besler, büyütür ve güçlendirir.

Yaşam böyle aka dururken bizlere “mutlak olasılık” olarak tanımlanan çözümler okyanusunu tanımak gerekir. İşte “her şey” den asıt mutlak olasılıktır. Her anın içinde birçok olasılık yani mutlak çözümler vardır. İnsanlar ya sorun havuzunda yüzerler ya da çözüm havuzunda. İki havuz yan yana ve birbirine geçişli alanlardır. Yani bir sorunun içinde boğulabilir ya da onun içinden çıkıp sorunu tespit ederek çözümleriyle ilgilenebilirsiniz.

Mutlak olasılık tanımını açıklamak için piyano imgesini kullanabilirim. Uzay boşluğunda, gökyüzünde başı ve sonu olmayan piyano tuşları düşünün. Her biri bir çözüm içeriyor. Her bir tuş içerdiği çözümün titreşimini veriyor.

Yapılan çalışmalar insanların bir olay karşısında en fazla 4 çözüm yolu bulabildiklerini gösteriyor. Üstün zekalı olarak tanımlanan kişiler çözüm sayısını beşe çıkartırken Einstein altıya çıkabiliyor. Şimdi tekrar piyano imgesine dönelim. En fazla 4 çözüm içeren tuş aralığında duruyoruz. Bu tuşların da kendi sesleri var. Notalardan örnek verirsek, do, si, la, re sesleri olsun bu tuşlar. Peki hayatta karşımıza çıkan sorunların sesleri de bu kadar mı? Elbette hayır. Oldukça çeşitli sesler sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bizler ise alışkanlıklarımız, zihin programlarımız, çözüme açılma alışkanlığımızın olmaması, sorun havuzunda kaybolmak gibi hallerimizden dolayı her sorunu aynı bakış açısı ile çözmeye çalışıyoruz. Bu nedenle sorunları çözemiyoruz.

Oysa mutlak olasılıkta bir adım geri atıp kısıtlı seçenek yerine tamamını görmeye ve zihnimizi gerektiği zaman gereken çözümleri almaya programlayarak her an çözüm içinde kalabiliriz. Böylelikle sorunu tanımlar ve hemen uygun çözümü görüp kullanabiliriz.

Yazının devamı...

Ben değerliyim

8 Mart 2022

Yaşadığımız anın, hayatın ve ilişkilerimizin içinde değer arıyor, değer üretmeye çalışıyoruz. Hatta sık sık kendi içimize bakıp değerli bir şeyler bulabilmek ve bulduklarımızı gösterebilmek için çabalıyoruz.

Değer görmek isteriz, değerli bulunmak isteriz, değer verdiklerimizle olmak isteriz. Değer her an gündemde olan bir kavramdır.

Rahim sürecinde ve aile içinde göremediğimiz ve hissedemediğimiz değer, yaşam boyu bizi eksik hissettirebilir. Yanlış zamanda olan ya da istenmeyen bir gebelik, cinsiyet beklentisinin karşılanmaması, fiziksel özellikler ya da yeteneklerin beklenilenin altında kalışı gibi haller değerle ilgili boşluklar oluşturur. Ayrıca kişi ailede değeri sadece hasta ya da zor duruma düştüğünde alabilmişse yaşam boyunca değerli hissetmek için zorlukları ve hastalıkları kendisine aracı kılabilir. Mağduriyetlerin ve fedakarlıkların çoğunlukla sevgi almak, değer görmek, yardım almak gibi ikincil kazançları vardır. Çok çalışırsam değer görürüm, iyi çocuk olursam değerliyim ve benzeri inançlar da kişiyi özünden uzaklaştırarak başkaları için, değer için yaşamaya itebilir. Bir başka ihtimal ise, özellikle çocukluk yıllarında beklediği değeri göremeyerek değersizliğine ikna olmuş bir kişinin yetişkin yaşamı boyunca ona değer veren insanlarla eşleşse de onların verdiği değeri göremeyişidir. Çünkü değersiz olduğuna ya da kimsenin ona değer vermediğine çok iknadır.

Öz değer de öz sevgi gibi çoğunlukla bencillikle karıştırılır. “Önce ben” demek, “sadece ben” demek değildir. Nasıl ki bir insan, bir sürü hücre, organ ve özelliğin bir araya getirdiği bir bütünse dışarıdaki bütünün de bir parçasıdır. Sadece ben demek teoride mümkün olsa bile pratikte böyle yaşamak imkansızdır. Ürettiğimiz değer ve sevgiyi kendimize vermek kendi merkezimizde olabilmek demektir. Kendi merkezinde olmayı seçen kişi merkezini başkalarıyla doldurmaya ihtiyaç duymadığı gibi merkezinin başkalarınca işgal edilmesine de izin vermez. Kendi merkezinde olan kişi başkalarının merkezlerinde yaşamaya ihtiyaç duymaz ya da başkalarının sorumluluklarını üstlenmez. Kendine değer veren insan hayatını olduğu gibi yaşamaya gönüllüdür, başkalarının üzerinden yaşamaya ihtiyacı yoktur, kendisiyle mutludur.

Nasıl ki değer verdiğimiz insanı merak ederiz, nasıl olduğunu, ne hissettiğini sorarız haydi gelin bunu kendimize yapalım. Bugün nasıl hissediyorum? Şu an neye ihtiyacım var? Gibi sorular insanı kendine yaklaştırır. Kendimizi görmek ve tanımak kendimize değer vermenin ilk adımıdır.

Her nasılsan öylece değerlisin, biricik ve teksin, iyi ki varsın, iyi ki sensin!

Hayatın yol göstericiliğine inanın.

Yaşamınızın bereketle ve bollukla eşleşip birleşmesine niyeten,

Yazının devamı...