Küçük yazar

Böyle düşünüp işin keyfini çıkarmaya başladığımdan beri pek eğlenceli geçiyor benim imza günleri. Yazılardan, kitaplardan belli olmuyordur muhtemelen, maytap bir mizacım vardır esasen. Bu mizaç işte imza günü gelip çattığında bir coşkunluk seli olarak vücut buluyor "entel" muhitlerin tam orta yerinde. Korkarım ve aslında galiba şöyle daha ciddi, daha mesafeli durmam icap eder. Zira memleket dahilinde yazar dediğinden, hele "köşelisinden" şöyle bir ağır duruş, hiç değilse ciddi bir tavır beklenir. Müthiş karşıydım şu imza günü işine. Yıllarca. Benim imzamın ne değeri var ki? Hâlâ da böyle düşünüyorum aslında. Ve fakat anladım ki, bu, yazar ile okur yüz yüze gelebilsin diye uydurulmuş bir hadise. Hele bir de kadınsan mümkünse şöyle baygın baygın bakmakta, ötelerde bir bildiği varmış gibi durmakta, "Gölge etme başka ihsan istemem" ruh halleri içinde uçuşmakta, hiç bir şeyi beceremiyorsan "arıza" takılmakta bin türlü fayda vardır. Ve fakat bünyede yok, denesem komik olur, üzerimde sakil durur, o "tripler" İzmirli'ye dar gelir, pot yapar vesaire... Bir diğer yandan, "Okuyucu velinimetimizdir" anlayışını da doğrusu fazla esnafça bulanlardanım. Nihayetinde her gün 300 bin adet çoğaltılan biriyim ben. Çoğaltılmış suretlerime bakan, orada kendine göre bir şey gören insanlarla benim aramdaki tek bağlantı "Ece Temelkuran" diye biri. Kaç tane suret varsa, kaç insanda o suret kaç yere gidiyorsa o kadar kişiyim. Ve bütün bu kalabalığı tanıyamıyorum doğrusu. Benim tanımadığım o kadar çok Ece Temelkuran var ki memleketin ve yeryüzünün orasına burasına dağılmış. Neyse... Bunları anlatmayacağım zaten. Başıma bir şey geldi imza gününde ondan söz edeceğim. Baygın bakış İmza gününde, sağ olsun, okur kişiler dizildiler, yüzlerde gülücükler. Ayıptır söylemesi benim okurlar biraz kaliteli olurlar. Aslında çoğu sevmez yazar önüne gideyim, "Vay ne şahanesin!" diyeyim, karşılıklı manasız sırıtılsın, bunlardan hiç haz etmezler. Muhabbet edilecek bir şey varsa edilir, yoksa çeker giderler. İşte onlar pazar günü TÜYAP Kitap Fuarı'nda dizi dizi beni bekliyorlardı. Üzerine "Nazar etme n'olur. Çalış senin de olur!" tabelası asılası bu durum sürerken, ben bir yandan türlü espri yapıp bir yandan da imzalar çakarken kitaplara, arada bir boşluk oldu. Sırada tek kişilik bir boşluk. Önce anlamadım neyi bekliyoruz, sonra aşağıya baktım. Baktım ki dev gibi iki göz. Bu kadar (eğer elle gösterecek olursam)! Ateş fışkırıyor içlerinden. "Nereden çıktın sen?" dedim. Elinde benim fotoğraflarım, biriktirmiş. Hızlı hızlı konuşuyor, koştura koştura: "Adım Ece!" "Şey... Ben... Şimdi... Bunları yani... İmzalar mısınız acaba diyecektim?""Hülya Avşar mıyım ben?" dedim. Güldü uzun uzun:"Ben o zaman şunu alayım dedi."Kapağı en renkli olan kitabı seçti. Köşe yazılarını okuyormuş, örnekler verdi. Aklımı oynatacak gibi oldum. Ve o malum, insanı ihtiyarlatan soruyu soruverdim:"Kaç yaşındasın sen yahu?""12!"Şaşırarak ve her sözcükte sanki bir "elbette" tonuyla konuşuyor:"Ben de yazıyorum.""Ne yazıyorsun bakalım?""Kompozisyon!""Yazar olucam ben de!""Adın ne senin?""Ece!"Ellerini iki yana açarak ve "Bunda bilinmeyecek ne var, tabii ki Ece" der gibi söyledi bunu. İhtiyarlatan soru Bundan yıllar sonra tıpkı sesi benim gibi kalın ve tıpkı benim gibi çabuk çabuk konuşan bir yazarınız olursa şaşırmayın, muhtemelen o Ece'dir okuyacağınız.Milliyet yazarlarıyla bir söyleşiye katıldık imza öncesinde. Niye yazıyoruz, üzerine konuşmuştuk. İşte bunun için yazıyoruz aslında. Bunun için yaşıyoruz hatta. Hayret etmek için. Hayret, en güzel halidir insanın...Ve fakat sonra üniversiteliler geldi. En az yirmisi şu cümleyi söyledi:"Ortaokuldan beri okuyorum sizi."Hoşluk olsun diye yapıyorlar biliyorum ama kendimi çocuklar büyütmüş gibi, kendimi hafif hafif ihtiyarlıyor gibi hissettim. Ne ki hissettim bir şeyler. Buna da şükür derim. Sağ olun, var olun, hakkınızı helal edin derim. ecetem@hotmail.com Yazma nedenimiz