İzmirli, kar, Gölcük ve töngül pide!

7 Şubat 2020

Duyduk ki, Ödemiş Bozdağ’a kar yağmış. E hava güzel, yol güzel, daha ne olsun deyip hafta sonu ver elini Bozdağ dedik, çıktık yola.
Turgutlu, Salihli, Sard, oradan Allahdiyen köyü, derken vardık Bozdağ köyüne... İzmirliyiz elbet, yaşımız yarım yüzyıla gelse de, heyecanımız var, umutluyuz anlayacağınız, kar göreceğiz diye. İşte tırmanış başladı. Biz yukarı çıktıkça küçülen köy evleri, cetvelle çizilmiş gibi görünen tarlalar, aşağılarda bir ressamın fırçasından çıkmışçasına en doğru yerlerde kümelenmiş kar parçacıkları muhteşem. Biz mi! Sormayın, bizde heyecan en üst seviyede. Aman Allahım! O da ne!? Etrafı seyrede seyrede tırmandığımız yol, birden İzmir’in Altınyol’una dönüverdi! Size araç kuyruğunu anlatamam. Beş on dakikalık bir bekleyişin ardından kar görmenin, kartopu oynamanın hayal olduğunu erken fark edip, hızla yeni bir de rota belirleyip dönüyoruz geriye. Ama önce Bozdağ köyünü hızlıca bir geziyoruz. Bi yerde balkabaklı süt içip, diğer bir köşede meşhur köpük helvasından alıyoruz. Havayı güzel bulan, kar görmek isteyen herkes burada. Köyün tek geniş sokağı sanırsınız Bağdat Caddesi...

Başımız ağrımaz...

Bi hafta içi ayrıca geliriz, daha uzun zaman geçiririz deyip, hemen yakınımızdaki araçlarımıza biniyoruz, belki bi kar görürüz umuduyla zirvede bulunan Gölcük köyüne doğru yola çıkıyoruz.
Oldum olası sevmişimdir Gölcük’ü. Sakin, doğası kendine özgü, oksijeni bol, insanı pek güzeldir. Ve nedense her gittiğimde, yıllar önce çok soğuk bir havada göl tarafında hafif sarhoş bi kasap abiden aldığımız sucuğu yine onun dükkânının önünde yanan ızgarada yaptığımız anı hiç unutmuyorum. Ne üşümüştük, ne soğuk bi gündü... Ama çok, çok güzel bi andı! İşte yine Gölcük yolundayız ve ben yine sevgili eşim Ebru’ya bu anı anlatıyorum. “Değişti artık oralar Fedo” dese de bana, galiba bi ömür o anı bekleyeceğim ben.
İki üç yıl olmuştur Gölcük’e gitmeyeli. Zirveye ulaşıp göle doğru inerken anlıyoruz ki, kar hayalimiz gerçekleşmeyecek. Neyse ki yol üzerinde bir iki kar birikintisine bastık. Yemin etsek başımız ağrımaz yani.
Gölcük’te büyük değişim olmuş. Daha girişte belli oluyor. Bi kere her daim çamur içinde olan yollar asfaltlanmış. Kıyı şeridindeki o keşmekeşlik son bulmakla birlikte, güzel bir yürüyüş yolu ile birlikte seyir mekânları yapılmış. Amma velakin burası da çok kalabalık! Eh insanlar haklı tabii. Kışın ortasında güzel havayı bulan atmış kendini doğaya.

Yazının devamı...

Bu kokoreççiye ‘rezervasyon’ şart!

4 Şubat 2020

İzmir Karabağlar’da “Rezervasyonla gidilen kokoreççi var” dediklerinde inanmamıştım. Ama merak bu ya, bi araştırayım, belki gerçektir dedim. İnternete yazıp bir iki yere bakınca böyle bir yerin varlığından haberim oldu. Epeydir ha bugün, ha yarın giderim derken kısmet geçen haftayaymış. Sevgili eşim Ebru “Bu akşam yemeğini dışarıda, seyyar bi yerde yiyelim” deyince, önce bi dürümcüye uğradık. Ardından da Karabağlar’da Kokoreççi Muharrem Usta’ya gitme planı yaptık. Yeşilova civarlarında bi dürümcüde minik birer dürümden sonra saat 18.30 gibi aradım ‘rezervasyonlu kokoreççiyi’...

Usta, saat 20.00-20.30 gibi rezervasyon almaya başladığını söyleyince inanın şaşkınlıktan küçük dilimi yutuyordum.

Akşam saat 8 olana kadar eşimle bu durumun gerçekliğini, nasıl bir yer, nasıl bir insanla karşılaşacağımızı konuşup durduk. Söylenen zamanda tekrar arayıp yazdırdık adımızı sıraya. Navigasyona kokoreççi Muharrem yazdık, çıkan yol tarifinin peşine takılıp çıktık yola. Saat 21.30 gibi, Karabağlar Mobilyacılar’ın hemen arkasında, bir köprünün üzerinde ışıkları yanan, önünde insanların biriktiği, araçların biriktiği bir kalabalığa geldik. Hemen yakınına park edip bu minibüse doğru ilerlediğimde buranın doğru adres olduğu gelen burcu burcu kokoreç kokusundan belli oluyordu.

Minibüsün içi de doluydu. İnsanlar hem kokoreçlerini yiyor hem de Muharrem Usta’yla tatlı tatlı sohbetlerini ediyordu.

Bu sıcak muhabbete yavaşça ben de daldım: “Usta, bugün seni saat 18.00’den beri arayan benim.”  Elinde bıçağı, kokorecini keserken şöyle bana doğru dönüp “Fedai di mi, tamam şimdi alıyorum siparişini abicim” diyerek işine ne kadar hâkim olduğunu gösteriyor usta.

Dışarısı soğuk. Minibüsün içindeki müşteriler çıkınca ben de giriyorum içeriye. Ustanın hemen yanına oturuyorum. Saat daha erken, o gün maç da olduğundan tezgâhının önü çok kalabalık değil. Fırsat bu fırsat deyip “Muharrem Ustam kaç yıllık kokoreççisin, bu sıra yazma, rezervasyon yaptırma işi nerden çıktı?” diye soruyorum.

Usta, bütün tontonluğuyla hem kokorecini kesiyor hem de bana “Daha usta olamadık be abim” diyor. Ama 20 senedir de kokoreç yaptığını ekliyor lafının sonuna.

“Neden yahu 20 yıldır bu işi yapıyorsun, ustasın işte” deyince ben, “

Yazının devamı...

Bir hamburger deyip geçmemek lazım!

24 Ocak 2020

Yaşıyoruz, yuvarlanıp gidiyoruz soracak olursanız. Hayat işte!

Hayat dediğin ne? Bana göre zamanı iyi geçirmek. Elbette ben bilemem nasıl iyi geçirileceğini hayatın, zamanın. İnsanına göre değişir o. Ben, benimkini diyebilirim size. Başka bilmem.

Tamam, tamam giriyorum mevzuya... Bakmayın siz yukarıda ettiğim ulvi laflara. Sözünü edeceğim şey, biçoğumuza göre o kadar da ulvi değil!

Akşamüstü ya da öğleden sonra sanıyorum. Sevgili eşim Ebuş ve oğlum Efe sinemadan çıkınca, onlara AVM’de hamburger yerine, dışarıda bi şeyler yedirmek istedim. Şööyle bi Bostanlı’ya doğru gittik. Ama kader ağlarını örmüştü bi kere. Aklımdan geçen hamburger kurmuştu tuzağını. Karşıyaka Bostanlı’nın derinliklerini tavaf ederken Ebuş, “Park et şuraya arabayı, biraz yürüyüş yapalım. Buluruz yiyecek bi şeyler” dedi.

Kale gibi

Dedim ya, kader ağlarını örmüştü bi kere. Arabayı park ettiğimiz sokak 1811... Eşimle, bundan tam 23 yıl önce evlendiğimizde ilk evimiz bu sokaktaydı. İki harika yıl geçirdik burada. Tam bunları konuşurken çıktı karşımıza Burger Street... Ebuş, “Fedo, bak burası işte Tuncay Albay’ın oğlu Murat’ın dükkânı” dedi.

Dedim ya, 1811 Sokak’ta iki yıl oturduk Bardük Apartmanı’nda. Sonra biraz ileride başka bir sokağa taşındık. O evde de tam 12 yıl geçirdik. Şahane komşularımız vardı. Biri de alt komşumuz rahmetli Tuncay Albay’dı. İşte bu güzel adamın oğlu, tabir yerindeyse elimizde büyüyen Murat’ın dükkânı Burger Street önümüze çıkmıştı. Eh, artık hamburgerden kaçamazdık. AVM’de yemeyelim dediğimiz hamburger, Bostanlı’da kale gibi önümüze dikilmişti.

Yazının devamı...