“Elde kahve kupasıyla tavana bakılarak hayal kurulmaz, hayal bilgi üzerine kurulur…”

22 Haziran 2020

Sadece bir kez “senaryo” yazın ve ekonomiden siyasete haber başlıklarına bir göz atın. “Covid19 sonrası 3 senaryo… Hep aynı senaryo… Aklımızda birkaç senaryo var… İstanbul depremi için korkunç senaryo… Bir iyi, bir de kötü senaryomuz var… Devlerin krizi yönetme senaryoları…” diye devam ediyor. Peki, gerçekte bu işin uzmanlığının ne gerektirdiği hakkında bilgimiz ne kadar?

Yerli ve milli senaristlerimizin kimler olduğu, ekonomik katkıları, toplumdaki sosyolojik belirleyicilikleri hakkında daha çok konuşmalıyız. Hatta farkındayız veya tam değiliz; fakat yaşamımız senaristlerin kaleme aldığı dizi ve filmlerle de evriliyor.

Evet, senaryo çok önemli… Çünkü bir çeşit mühendislik ile izleyicileri kavrıyor ve onların düşünüş ve görüşlerini de şekillendiriyor. Bu arada ek bir bilgi vereyim. Bu alanda 5 milyon dolarla en pahalı senaryolardan biri Dejavu filminin oldu. Filmin bütçesi 75 milyon dolar ve kazancı da 180 milyon doları yakaladı. Senaristlikten en çok kazananlardaysa George Lucas (Star Wars) 3.3 milyar dolar ile başı çekiyor. Özetle yaratıcı, özgün bir senaryo sadece ödül getirmekle kalmıyor, toplumu yönlendirip yazarına olduğu kadar ülke ekonomisine de katkı sağlıyor.

Yiğit Güralp… Ayla, Uzun Hikaye, Sınav…ve daha bir çoğunun senaristi, yaratıcı yapımcısı. Gururla yerli ve milli senaristimiz…

Bu arada genç girişimci yönünü de atlamayalım istiyorum. 2019 yılında “GGF Pictures” (Gayet Güzel Filmler) şirketini kurdu. Burada Sinema ve Dijital TV endüstrisine “İçerik Yaratım ve Film Yapım Stüdyosu” olarak yeni baş yapıtlar hazırlamaya devam ediyor.

Yiğit Güralp’i senden dinlemek istersek…

Sevgili Filiz, kendimi tanıtmayı doğru bulmuyorum. Bunun nedenini açıklamak okuyucularımız için benim kim olduğumdan daha değerlidir diye düşünüyorum.

Yazının devamı...

“Her sanatta ve zanaatta tek yetenek pek bir şey ifade etmez, ama deneyim, alçakgönüllükle, çalışkanlıkla birleşmiş deneyim her şeydir...”

15 Haziran 2020

Bizler, varoluşumuzdan beri hayatta kalmak için ihtiyaçlarımıza çözümler yaratıyoruz. Her ne kadar günümüzde her şeyin hazır ulaşılabildiği şartlara alışmış olsak da bu Covid19 salgını bizlere ev yapımı ya da el yapımı gibi birçok şeyin önemini öğretti. Sporu, sanatı, hatta işimizi dahi yapmanın, üretmenin yeni yollarını keşfetmemizi sağladı.

Bu dönemin enlerinde ilk sıralarda ekmek yapımı ile örme vardı. Kime baksam ya yoğuruyor ya da örüyor. Rahatlatıyor, stres atıyorum diyeninden, zihnimi boşaltıyor, bulmaca gibi diyenine kadar. Herkes ekmeği konuştu, ben de örmeyi konuşmak istedim.

Bu örme zanaatının tarihi gerçekten uzun; avcı-toplayıcılardan atlı göçebelere ve oradan günümüze uzanıyor. Biliyorum, örme denince aklımıza hep kadınlar gelir… Oysa tarihte bu tam böyle değil. Bir erkek mesleği olarak karşımıza çıkıyor. Mesela, İngiltere ve İrlanda’da örgü erkek işi olarak kabul edilirdi... Hatta, kadınların örgüyle ilgilenmeleri bile yakışıksız bulunurdu. Özetle kadın yün eğirir, ancak bu yünü örme ayrıcalığı erkeğe aitti.

Günümüzde bu örme eyleminin ilk başlangıç örneği olan ağ ve fileleri özellikle spor alanının vazgeçilmezi kalelerde bol bol görürüz… Ekonomik anlamda da önemli bir pazara sahip. Caner Celasun bu hafta konuğum… Bu alanda teknolojik yapılanmaya sahip olmaları yanında halen el örmesi file zanaatını sürdürenlerden. Ülkemizde olduğu kadar uluslararası pazarda da bizi temsil eden başarılı, sporu ve en önemlisi sanatı seven bir iş insanı...

Caner Celasun’u senden dinlemeye başlayalım…

1988 yılında İstanbul Fatih’te doğdum. Fatih, Beyoğlu ve Cihangir çevresinde yetiştim. Liseyi Şehremini Lisesi’nde tamamladıktan sonra lisansımı Kadir Has Üniversitesi İktisat Fakültesi, yüksek lisanslarımı İstanbul Üniversitesi Ekonomi ve Yönetim Bölümü ve İstanbul Aydın Üniversitesi İnsan Kaynakları Yönetimi Bölümünde tamamladım.

İyi bir eğitim almışsın, genç yaşındaki başarın buna bağlı diyebilir miyim?

Yazının devamı...

“Uzayın son değil ama bir sonraki sınır olduğunu ve fethedilecek bir şey olarak değil, keşfedilecek bir yer olarak görüyorum…”

8 Haziran 2020

Uzayın ve evrenin büyüklüğü kadar boşluğu da her zaman dile getirilir. Burada “uzay yalnızlığı” da konuşulmalı diye düşünüyorum. Uzay ile ilgili çalışmalar milattan öncesinden günümüzde değin süregelse de aslında gerçek anlamda uzaya çıkarak yapılan çalışmalar son 60 yılda olan gelişmeler.

Şöyle düşünelim uzay yalnızlığını… Covid19 süresinde, yaklaşık 3 ay boyunca belirli dönemlerde, karantina süreçleri yaşadık. Bu zamanda en çok konuştuğumuz konu insanoğlunun sosyalleşemediğinde ne kadar çok yalnızlaştığı oldu. Peki, uzaya çıkan insan sayısının şimdiye değin milyarlarca yıldır toplamda 600 civarı olduğunu sizlere söylesem? Hele ki uzaya çıkan astronotların yüzlerce gün bir kapsülün içinde karantina gibi tüm dünyadan izole olduklarını düşünürsek… Yalnızlaşmak bu koskoca evrende bu meslek için kaçınılmaz bir gerçek… Ve bu bakir alanda özel sektörün iştahını açacak uzay taşımacılığından, uzay tatilleri ve hatta uzay madenciliğine kadar pek çok henüz hiç dokunulmamış alanlar var.

Bu hafta konuğum bu sonsuz evrenin ve uzayın araştırmalarıyla ülkemizde de faaliyet gösteren bir bilim insanı: Astrofizikçi Dr. Selçuk Topal...

Hayat hikayesini duyunca yaptığı işe bir kez daha büyük saygı duydum. İmkansız kelimesi onun sözlüğünde yer almıyor.

Uzayın önemini anlatabilmek için popüler bilim yazıları kaleme alıyor, seminerler veriyor, TEDx konuşmaları yapıyor. Gelecek Uzayda programında hazırladığı eğlenceli astronomi videolarıyla YouTube ve diğer sosyal medya mecralarından paylaşımlar yapıyor. Ay’a inişin 50. Yılı uluslararası etkinlikleri kapsamında, MEB iş birliğiyle yürüttüğü Türkiye’deki online seminerleri 60 ülkeden 800’ü aşkın etkinlik içerisinde kendi kategorisinde Uluslararası Astronomi Birliği tarafından birincilik ödülü aldı.

İki de güzel evlat babası… Oğlu Uzay ve kızı Venüs.

Selçuk Topal bize kendisini anlatsın şimdi…

Yazının devamı...

“Dünya bir kitaptır; Seyahat etmeyenler, onun sadece bir sayfasını okurlar...”

1 Haziran 2020

İnsanlık tarihi binlerce yıldır kimi zaman insanın yaratılışındaki merakından kimi zaman da daha iyi şartlar veya zenginlik bulmak ümidi içinde gezmek ve keşfetmek hikayeleriyle dolu.

Günümüz çağının şartlarıysa gezmek eylemini tatilcilik tanımı ile birleştirdi. Çalışma şartları malum. İzin günlerine sıkışan, yorgunluk atılan o meşhur tatil günlerimiz… Oysa, gezmek bir kültürdür… Gezmek, bilişsel ve fiziksel bir aktivitedir. Bu aktivite yıldızlı otellerde yapılan saatlerce uyumak, yemek içmek ve hatta güneşlenmekten çok fazlasıdır.

Eski çağlardan Orta Çağ’ın Rönesans’ına, devrimleri ve geleceği yaratanlar mucitler ile kaşiflerdi. İbn-i Battuta, Evliya Çelebi, Marco Polo, Piri Reis, Kristof Kolomb… Şimdiyse dijital Rönesans’ı yaşadığımız dönemdeyiz. İster o zamanların ister bugünün şartları olsun bilinmeze doğru merakla, cesurca atılan gezgin kaşifler tek kelimeyle kültür aşılaması yapıyorlar. Bugün onlardan biri konuğum.

Fatih Koparan… Dünyayı dolaşıyor. 100’e yakın ülke, 400’e yakın şehir gezmiş bir gezgin. Eskiden 80 günde devr-i alem vardı; bunu da çağımıza uyarladı ve en son Ferrari’yle İstanbul’dan İspanya- Barselona’ya 4 günde 4000 km yaparak ulaştı. Genel kültürü ve dünya görüşü bambaşka… Yerinde duramıyor. Çok samimi canlı bir ansiklopedi.

Peki başka yapacakların neler diye sorduğumda: “Dünyada o kadar çok izlenecek film, okunacak kitap, gezilecek yer var ki… insan, hayatı boyunca birçoğunu yapamayacağı için üzülüyor…” dedi. Ahhh be dedim, çok haklı! Özellikle Korona salgınından sonra…

Yazının devamı...

“Görmeyi öğrenin… Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu fark edeceksiniz…”

25 Mayıs 2020

Canlılık ve birlikteliğin uyumu gökkuşağı… Birbirinden farklı 7 renk, bir arada öyle güzeldir ki, “İşte! Doğanın sanatı!” dedirtir. Her yağan yağmur sonrası, gökyüzünde gözler onu ararken… Gün gelir, prizmayı keşfeder insanoğlu. Bir bütünün parçaları olduğunu gösterir 7 renk birden.

Yıllarca sanatın da renklerine tek tek: “Resim ve Heykel, Müzik, Tiyatro, Dans, Edebiyat, Mimari” denirken… Gün gelir, kamerayı keşfeder insanoğlu. Ve 7. Sanat, Sinema doğar ve hepsinden bir bütün oluşturur.

Sanat derken nereden başlayacağıma şaşırıyorum… Sinema, belgesel, animasyon, dizi, reklam, yapımcı ve yönetmenler, oyuncular, müzik, stüdyolar, yayın kanalları… Dünyada yıllık 200 milyar dolarlık büyüklükte olan dev bir sektör bu aslında: “Film Endüstrisi”. Ülkelerin tanınırlığına etkisi kadar ekonomik anlamda da ciddi bir güç ve katma değer…

Ve dijital çağ, bu sektör için çok ayrı bir değere sahip. Örneğin, Korona salgını sürecinde, Mart ayına kadar 15 milyon 800 bin yeni üye kazanarak dünya geneli abone sayısı 183 milyona ulaşan Netflix’in hisseleri de aynı dönemde yüzde 11 artış gösteriyor.

Küresel pazarda bunlar yaşanırken, ne mutlu ki ülkemiz de bu endüstride dizileriyle birçok ülkeye damgasını vuruyor ve dizilerimizin ihraç ürünü olarak 300 milyon dolar gibi rakamlarda olduğu söyleniyor. Peki, kimler bu işin mutfağında olanlar?

Şebnem Kitiş... Kıpır kıpır, çok zeki, sohbetine doyum olmayan, gencecik yaşında anneliğini yaşarken, cesurca atıldığı yapım şirketiyle girişimci bir kadın. Onlarca uzun ve kısa metraj filmin yapımcısı, yüzlerce reklam filmi… Belgeseller, içerikler.

Şebnem, 7 renkli gökkuşağını gösteren prizmayı ve 7. sanatı doğuran kamerayı, birçok rengi ve değeri, tarihten geleceğe süzgecinden geçirip, yeniden bir bütün oluşturmak için, yıllardır hakkını vererek kullananlardan... Ve Leonardo Da Vinci’den örnek veriyor bana:

Yazının devamı...

“Tarihten günümüz 2020’e, Ana Tanrıçalarla dolu Anadolu…”

10 Mayıs 2020

 

Gerçek hayatları ve gerçek kahramanları hiç uzaklarda aramayalım… Bugün olduğumuz yerdeysek, bu, hayatlarının en büyük girişimini yapmış, yaşadığımız dünyaya en paha biçilmez eserini bırakmış, yaratıcılığının zirvesini yaşamış annelerimiz sayesinde… Onlar gerçek kahramanlarımız…

Peki… Anneliğin adıyla taçlanmış başka neresi vardır adı Anadolu olan dünyada? Anatolia, Yunanca’da güneşin doğduğu yer anlamındayken zamanla evirilip, Anadolu oluyor. Bir tesadüf müydü? Bence, tesadüf olmamalı. Çünkü, ana Tanrıçaların ülkesi bu topraklar.

Tek tanrılı dinlere geçişin çok öncesi yaratımın, doğurganlık ve bereketin simgesi kadın… Anne!

Binlerce yıl önce de anneliğe duyulan güçlü inanış ve saygı, doğanın, doğa ananın sunduğu ürünlerle beslenen avcı toplayıcılar için vazgeçilmezdi. Her ne kadar avcı-toplayıcı (Paleolitik Çağ- Yontma Çağ) dönemin erkek gücüne dayandığı iddia edilse de o çağdan günümüze gelen çeşitli Ana Tanrıça heykelcikleri bizlere annelik ve doğurganlığın o dönemde de kutsal sayıldığını gösteriyor.

Derken, tarım ve hayvancılık ile yerleşik döneme (Neolitik Çağ- Cilalı Taş) geçişte anneliğe, kadının doğurganlığına duyulan saygı daha güçleniyor. Ana Tanrıçalar dönemi başlıyor… Yerleşik hayatla, toprak tohumla işlenerek, emek verilerek bereketleniyor ve ürün veriyor. Bu da annelik ile özdeşleştiriliyor. Bu inanca ait günümüze kadar kalmış birçok örnekleri Anadolu’muzda görüyoruz. Çatalhöyük, karnında tohum taşıyan ana-tanrıça heykelciğinden, Sümer emziren anne heykelciğine ve Kibele bereket tanrıçasına kadar…

Gelelim 2020’li yıllara… Bugün Anadolu’nun gerçek kahramanları olan ana tanrıçaları, kraliçeleri, sultanlarının bir kısmı bizimle… Güzel bir sürprizle de ilk kahraman benim annem, ablamın kaleminden sizlerle.

---

Yazının devamı...

“Evet! Tiyatro seyircinin nefesi, kahkahası, iç çekişi olmadan olmaz…”

4 Mayıs 2020

Hepimiz internet kullanıcısıyız ve hepimiz hedef kitleyiz. Türkiye’de geçen hafta 4 günlük sokağa çıkma yasağında internet kullanımı 4 kat daha artmış. Türkiye, en çok alışveriş ve oyun sitelerinde zaman geçirirken, dünya genelinde internet kullanımında Statista’nın geçen ay raporuyla şöyle: Dijital ortamlarda haberleri izleme %36, film vb izleme %27, mesajlaşma uygulamalarında zaman geçirme %22, sosyal medya %21, televizyon yayını %20, dijital oyunlar %18, kitaplar ve okuma %14, müzik %13 … vb bir artış olmuş. Oranlara bakınca en çok film, gösteri, belgesel, tiyatro, konser gibi içerikler… Her ürünün dijital içeriğe dönüştüğü, hemen devamında satışa geçtiği, alıcı bulduğu bir zaman…

Peki, gerçekten her şey mi? Mesela, tiyatro?

Bu konuyu hem yeni nesilden, hem tiyatro sanatçısı, hem de sosyal medyanın 1,5 milyon takipçili bir fenomenine sorduk.

Çağla Irmak…

23 yaşında ve yaptığı işler yaşından büyük denilenlerden biri Çağla Irmak. Instagram’ın tanınmış isimlerinden. Ve bu tanınırlığı sosyal medyadan değil. Çocukluğundan beri hayalini kurduğu mesleği ve eğitimi “Tiyatro”dan. Milyonlarca takipçisi her fotoğrafına binlerce yorum bırakıyor. Sansasyon yaratarak gündemde kalma çabasına hiç girmiyor. Sade, yaşına göre olgun, tanınırlığına rağmen alçakgönüllü, kendine özgü bir tarzı var.

Uzun zaman birçok tiyatro oyuncusu gibi Çağla’da bu konuyu sorgulamış… Ve bir sabah Nicholas Berger’in “Unutulmuş Bir Araya Gelme Sanatı ya da Tiyatrocular Neden Üretmeyi Bırakmalı” yazısıyla karşılaşmış…

Zorla güzellik olmaz nasıl deniyorsa, korona döneminde bir şey üretenlerden biri olmak baskısıyla da yaratıcılık olmaz diyor, Çağla…

Hadi Çağla Irmak’ı senden dinlemeye başlayalım…

Yazının devamı...