Klasik Müzik Atılımcıları: Milattan Önce, Sonra ve Ötesi

6 Aralık 2021

Sazlıklardan gelen müzik o, doğanın müziği… İster flüt ister kaval ya da düdük diyelim, özünde üfleyerek sanat yaratmanın ilk hali var. Geçmişi yaklaşık M.Ö. 50.000 yıllarına dayanan flüt insanlığın en eski çalgılardan biri. Örneğin Slovenya’da 43.000 yıl, Almanya Ulm yakınlarındaki bir mağaradansa kuğu kemiklerinden yapılmış yaklaşık 35.000 yıl öncesine ait bir grup flüt bulunduğu belirtilir. Ayrıca Çin'de de yaklaşık 9000 yıllık halen çalınabilir halde bir kemik flütün keşfedildiği gibi, Güney Amerika kıtası da yaklaşık 7500 yıl öncesine kadar giden eski bir flüt kültürüne sahip.

Bu keşiflerden yola çıkarak bilim insanları, müzik ve sanatın geliştiriciliğindeki, Neandertaller ile erken modern insan arasındaki davranışsal ve bilişsel gelişimin ve farkın açıklanmasına örnek bulurlar. Çünkü sanat isteğiyle ilk insanlar doğayı taklit edebilmek için enstrümanlarını, icatlarını geliştirirler. İcat diyorum çünkü bir kemik, sazlık veya bambuya delik delerek farklı ve ahenkli sesler elde etmeyi öğrenmek bir bilimsel atılımdır o çağlarda.

Masallara, efsane ve dinlere konu olur flüt. Mesela Yunan Tanrıçası Athena’nın ilk flütü Afyonkarahisar’da zamanında yer alan Eldere şehrindeki gölün sazlıklarından kendi elleriyle yaptığı anlatılır. Ayrıca “Fareli Köyün Kavalcısı”nı da bilmeyenimiz yoktur tüm dünyada.

Kaval demişken… Bence hepsinin çıkış noktaları aynı olup doğuşlarından itibaren farklı isimlerle anılarak ve elbette yapımları itibariyle gelişerek günümüze ulaşırlar… Modern dile ve dünya literatürüne her ne kadar en çok flüt yerleşse de ben kaval hakkında da birkaç bilgi vermek istiyorum. Anavatanının Ural-Altay dağlarındaki ön Türk çobanlar olduğu, kaval kelimesinin de Türkçe asıllı olduğunu Alman müzikolog Curts Sachs ve Macar Denes Van Bartha araştırmalarında dile getirir. Ardından kavimler göçüyle Anadolu’ya yayılır.

İşte insanlık ve gelişim sanatla ilişkili… Aslında insan olmak ve insan kalabilmek öyle… Bu sebeple salt teknolojiyle değil, sanatla bütünleşik bilimsel atılımlar yapılması çok önemli. Sanatı ve sanatçılarımızı da bir o kadar önemsemeliyiz. Çünkü benim gözümde her biri birer masal kahramanı… Bu hafta dünyaca tanınmış Flüt sanatçısı, bir peri kızı Aliya Vodovozova konuğum. Gencecik yaşında elde ettiği başarılar kadar duruşu, eğitimi ve yeniliklere atılımı sanatın dijital çağa hazır olduğunu kanıtlar nitelikte.

Aliya Vodovozova evet seni senden dinleyelim…

Müzisyen bir dünya vatandaşı diyebilirim kendim için. Ukrayna’da doğdum. Türkiye’de küçüklüğüm geçti, dolayısıyla Türkçe konuştuğum ilk dil oldu. Sadece annem ile Rusça konuşuyordum. Moskova’da lise ve üniversiteye devam ettim. İlk müzik eğitimime de annem ile başladım, bana piyano öğretiyordu. Derken ilk defa flütü duyduğum anda bana yılbaşı hediyesi olarak annemden bir flüt istedim. Hayatımın ilk 8 yılı Eskişehir’de geçti, benim için her zaman Türkiye’de en sevdiğim şehir ve “evim” olarak kalacak.

Yazının devamı...

Yeni Nesil Çevreci Modacılar Fast Fashion’a Karşı

15 Kasım 2021

“Moda, kapitalizmin en sevdiği çocuğudur…” der Sombart... Öyle ki her yıl 100 milyardan fazla kıyafet üretilirken, satılan her 10 kıyafetten 7’si daha ilk yılında atılıyor. Modanın tarihte ilk çıkışı seçkin tabakanın farklılaşma çabasıyken, sanayi devrimiyle seri üretim, taklit ve teknolojik gelişmelerle toplumsal eşitlenmeyi temsil eder hale gelmesiyle peki ne oldu?

Fast Fashion… Günümüzde ucuz, kalitesi düşük, sezonluk kullanılıp atılabilir kıyafetler olarak tanımlanıyor. Her sezon trend ürünlerle dolap yenilemeye, modası geçenleri de atmaya iten bir dönem. Artık trendler eskiden yılda iki koleksiyonla bahar-yaz/ sonbahar-kış iken şimdi aylık değişiyor. Peki bunda ne zarar var ki derseniz…

Küresel İklim Krizi… Fast Fashion dediğimiz moda endüstrisi dünyanın en büyük üçüncü sektörü olarak petrolden sonra dünyamızı kirleten en büyük ikinci endüstriymiş… Mesela kıyafetlerimiz genellikle iki temel hammadde ile üretilir: Pamuk ve polyester. Pamuk ciddi sulama gerektirirken, üretimi ve boyamasında 10.000’ yakın çeşitli kimyasallar kullanılır. Polyestere gelirsek… Dünyamızı kirletmesiyle en çok bilinen fosil yakıt petrolden elde edildiğini söylemem yeterlidir… Üretim sürecinde su tüketildiği gibi maalesef çoğu kimyasallar da su kaynaklarına arıtılmadan bırakılıyor… Hatırlatmakta da fayda var ki bu büyük marka zincirlerinin çok büyük bir kısmı kendi ülkeleri yerine taşeron ülkelerde üretimi, yani kirliliği yapıyorlar…

Ve Aktivist Modacılar ve Markalar… İşte bu yüzden son yıllarda tekstil sektörünün çalışma koşulları ve çevresel etkileri üzerine yeni bir farkındalık oluşuyor. Sürdürülebilirlik çalışmalarıyla doğal kaynaklarının tüketilmesinde insan, hayvan ve çevreye verilen zararın azalmasını, kullan-at kültürünü değiştirmeyi hedefliyorlar. Özellikle Y ve Z kuşağı için yeni nesil satın alım motivasyonu daha çok çevre dostu aktivist markalar ve ürünler olmaya başladı bile. Bilinçli bir üretici- tüketici nesil geliyor.

Emre Pakel… Çevre aktivisti dünyaca ünlü bir modacımız. Bu hafta kendisiyle konuşmaktan mutluluk duydum ve umut doldum! Sohbetinin kalitesini, bu genç yaşındaki birikimini yaşamanız gerekiyor. Samimiyeti ve alçak gönüllülüğü onun hayat farkındalığından. Tırnaklarıyla kazınan bir başarı ve farklılık hikayesi…

 

Emre Pakel şimdi seni tanıyabiliriz.

1992 İstanbul’da doğdum, ilk ve orta okulu İstanbul’da ve lisede Amerika’da eğitim gördüm bir süre. Üniversite için tekrar Türkiye’ye döndüm ve şu anda Master eğitimimi aldığım Milano’da yaşıyorum.

Yazının devamı...

21.yy’ın Gerçeküstü Çağına Distopyalarınız Kadar Hazırsınız…

8 Kasım 2021

“Zor zamanlar güçlü insanları;

Güçlü insanlar iyi zamanları;

İyi zamanlar zayıf insanları;

Zayıf insanlar da zor zamanları yaratır!”

Sevdiğim bir sözle “Ütopya ve Distopya” konumuza başlamak istedim. Ütopya denince iyilik, güzellik evet ve distopya denince karamsarlık gibi düşünülse de aslında distopya çok fazlası…

Yaşam bir dengeler bütünü olduğu kadar, o dengeyi bulana değin de çalkantılar silsilesidir. Sürekli bir devinim vardır ve o devinimle ilk karşılaşıldığında önce kaos, ardından çözüm ve uyumla kendi düzenini yaratır tekrardan. Ülkeler, kurumlar, insanlar hatta doğadaki canlılar hayatta kalabilmek için hazır bulunuşluklarını alternatif yollarla, deneme yanılmalarla hep geliştirirler. Kurumlar, ülkeler bunlara kriz yönetimi der mesela… Olası başa gelebilecek en riskli, tehlikeli senaryolara göre hazırlıklarını yaparlar.

Distopya işte o gelecekte başımıza gelebilecek korku duyduğumuz konular için hazır bulunuşluluğumuza ön görü kazandırır. Alternatif yolları sunar, hem de genelde insanların en görmek istemediği, o hep kaçtığı yolları… Ama başlarına da gelince telaşla ve hazırlıksızlıkla birçok yanlışların yapılabileceği yolları.

Mesela kimi distopik eserlerde robotların işlerimizi elimizden aldığı günlerden yapay zekaların bizi yönettiği dünyalara, siyasi sistemlerin özgürlüklerimizi elimizden alıp bizi köleleştirmesine, kimisinde de bir gök taşı veya iklim kriziyle dünyanın yaşanmaz bir afete sürüklenişine yer verilir.

Yazının devamı...

Tüm Çağların Bilimler Tapınağı: Müzecilik

13 Ekim 2021

Mouseion… Antik Yunanlılardan bu yana: “Bilimler Tapınağı”, “Musalar Tapınağı” veya “İlham perilerinin yaşadığı yer…” diye tanımlanır ve günümüze “müze” olarak gelir… İlki M.Ö 300’de İskenderiye sarayının bahçesinde, çevresinde kütüphane, amfi tiyatro, gözlemevi, yemek ve çalışma odaları, botanik ve hayvanat bahçeleri olacak şekilde kurulur. Bir yer düşünün ki amacı felsefe üretmek, düşünmek, icat çıkarmak amacıyla kurulmuş olsun… İşte onlar tarihin ilk müzeleri.

Yüzyıllarca, üst tabaka denilen çok az bir kesimin erişiminde olduğu müzeler Oxford’da, 1600’lü yıllarda halka açılan ilk müzeye ev sahipliği yapar. Amerika’da ilk müze 1750 yılında açılır ve ardından Paris, Louvre Müzesi 1793 yılında halkla buluşur. Berlin’deki ilk müze 1830’da ziyarete açılır. Ülkemizdeyse Topkapı Sarayının avlusundaki Aya İrini’de 1845 yılında müzeciliğe adım atarız. Bu yer Mecma-ı Asar-ı Atika (Eski Eserler Koleksiyonu) ismiyle İstanbul Arkeoloji Müzesinin temelini de oluşturur. Ve ilerleyen yıllarda sahneye ismini akıllarımıza ve tarihe kazıyacak arkeolog, ressam ve müzeciliğimizin kurucusu Osman Hamdi Bey çıkar.

Dijital çağa, hız çağı deniyor. Özellikle ilerleyen yıllarda insan düşünmesinin yerini alabilecek bir yapay zeka geliştirilmeye çalışılıyor. Bu da biz insanların yapay zekalarla mücadelesinde gelişmemiz ve yaratıcılığımız için düşünmeye yer ayıracağımız mekanlara ihtiyacımız çok demek oluyor… Binlerce yıl önce ilk kurulduğundaki amacı gibi ilham veren, bilginin aktarıldığı, düşünmenin yaşandığı, düşünmeyi deneyimleten yerler olmalı müzeler… Çünkü insanı bir robottan ayıran en temel özelliğimiz bilime, kültürel birikimimiz ve sanatla bakışımız, insanlığımız olacak.

Ne mutlu ki bu ruhu yaşatmaya devam ettirenler de var. Sosyolog Nazan Değiş Gezer bu hafta konuğum. Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesine yolunuz düştüğünde güzel bir fotoğraf için bakınırken olağanca nazikliği ve doğallığıyla “dilerseniz ben sizi çekeyim…” diye yanınıza her an gelebilir. Kendisinin müzenin müdürü olduğunu öğrenmeniz ise ayrı bir heyecanı size yaşatacak eminim…

Nazan Hanım, sizi sizden dinleyerek başlayalım…

1968 yılında Ankara’da doğdum. Doğduğum günden beri Ankara’da yaşadım. ODTU Sosyoloji eğitimi aldım. Öğrenciliğim sırasında da hep sosyal bilimler alanında, ürün değil insan odaklı işlerde çalışmayı hayal etmiştim. İnsanlarla birebir ilişki kurabileceğim, etkisini ve geri dönüşünü alabileceğim bir mesleğim olsun istemiştim. Bunu da gerçekleştirebildiğimi düşünüyorum.

Yaptığınız işlerden söz edelim istiyorum müzeye geçmeden. Çok ilgi çekici bir iş deneyiminiz ve birikiminiz var çünkü.

Yazının devamı...

Hareket, bereket, jimnastik: Bir girişim hikayesi

7 Ekim 2021

Jimnastiğin bir spor olarak başlamasının ilk örneği Yunan uygarlığında olur. O dönemin iş hayatı güçlü bir bedene ihtiyaç duyulduğunu benimsemiş, eğitimli bir vücuda sahip insanların iyi hissedeceği, hareketsizliğin vücudu tembelleştirip çirkinleştireceğine inanmışlar. Vücudun çirkin ve çarpık olmaması kadar estetik kaygılarda taşıdıkları için bir takım egzersiz çalışmaları üretmişler fakat bu eğitimlere sadece dönemin soylu sınıfının çocukları erişebilirmiş. Bu uygulama sonra Roma İmparatorluğunda da soylu sınıfın çocuklarının eğitildiği okullar olmuş. Orta çağda bu spor dalı neredeyse unutulmuşken ülkeler arası savaşlar çoğalınca profesyonel ordularda duyulan güçlü insan ihtiyacından 18. yüzyılda ilgi yeniden doğup günümüze ulaşmış.

Ülkemizde ise jimnastik ilk olarak 1868’de Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nde başlar. İlk jimnastikçimiz ve antrenörümüz Faik Bey 42 yıl boyunca birçok gencimizi yetiştirir ve elde ettiği başarılarla “Faik Bey Ekolü” denilen bir akım yaratır. Riyazıyat-ı Bedeniyye (Jimnastik) isimli bir de kitap yayınlar. Uluslararası yarışmalara ilk katılımımız 1906 Atina olimpiyatlarına Erdekli Aleko Mulos’un temsiliyle olur. 1957 yılında da Türkiye Jimnastik Federasyonu kurulur.

Hareket berekettir, sağlıktır diyerek kendi evladı gibi daha birçok çocuğa fayda sağlamak için kurduğu GyMagic Kids jimnastik okulunun kurucusu Dilara Bağlama bu hafta konuğum. Dijital çağ, pandemi, kentleşme derken hareketsiz kalan çocuklarımızın ihtiyacına girişimiyle çözüm sunuyor. Kendisi de başlattığı iş gibi kıpır kıpır, yerinde duramayan, güçlü mizaçta, ayakları yere sağlam basan bir kadın.

Ve Dilara Bağlama’yı tanımaya başlayalım…

1982, İstanbul doğumluyum. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Banka ve Sigortacılıktan mezun olduktan sonra 16 yıl finans ve sigorta şirketlerinde çalıştım. Son 10 yıldır kendi sigorta acenteliğimi yönetiyorum. Multi-disiplinerlik ve yaratıcılık kelimeleri benimle çok uyumludur çünkü hayal eder, farklı alanlardan araştırır ve sonra bunun için çok çabuk aksiyona geçerim.

Hemen iş konularına girdik… (Gülümsüyoruz.) Yeni bir iş alanında daha seni bugün işliyoruz girişiminle. Cesaret diyelim mi?

Hımmm şöyle… İnandığım bir konu ya da proje ise zaten kurtuluşu yok elimden. Bazen düşünüyorum pandemi döneminde bile etrafımdaki büyüklerim yeni girişimim için çok uyarılarda bulundular bana: “Yatırım yapma, bekle biraz daha!” diye. Ve yine elbette dinlemedim onları… Geleceğe dair çok fazla hayalim ve hedefim var aslında. Bu hayallerime de emin adımlar ile ilerliyorum fakat hala istediğim noktada değilim. Kendime dışarıdan bir gözle bakarsam da: “Dilara Bağlama cesaretini kalbine ve kızlarına borçlu…” derim. Bir de beni herkesten ayıran özellik bence kesinlikle gereğinden fazla dürüst olmam. İçimdeki olan her duyguyu (buna olumlu-olumsuz şeyler de dahil) paylaşırım…

Yazının devamı...

Okyanuslara Açılan Bir Bilim Yolculuğu: Oşinografi

27 Eylül 2021

Su, hava, toprak ve ateş… Yaşamın kaynağı, evreni oluşturan temel elementler… Bütünlükten bir yaşam yaratımı… Nasıl evreni oluşturan o 4 elementten biri eksik olunca yaşam tehlikeye giriyorsa, insanı geliştirmemiz için de bizi biz yapan temel eğitimdeki bilim, kültür ve sanat da ayrıştırılmamalı. Çünkü, çağımızın katma değerli marka işleri yaratıcı zihinlerle mümkün.

Bir kadın düşünün, bu 4 elementten su ve havayı yıllarca çalışıyor, suyu fotoğraf sanatıyla birleştiriyor, mühendisliğiyle makinenin algoritmasını yazıyor ve dünya tarihinde bir ilki gerçekleştiriyor… İlham öyle durduk yere gelmiyor. Şöyle ki…: ODTÜ Havacılık ve Uzay Mühendisliği bölümünü birincilikle bitirip, MIT’de (Massachusetts Institute of Technology) havacılık ve uzay alanında yüksek lisans eğitimini alıyor. Devamında uzaydan suya dalış (geçiş) yapıyor ve Woods Hole Oceanographic Institution ve MIT ortak programından Makine Mühendisliği ve Oşinografi (Okyanus Bilimleri) doktorasını tamamlıyor.

Ve “Sea-thru” ile gelen “Blavatnik Genç Bilim İnsanı” ödülü… Mucidi olduğu Sea-thru ile su altı çalışmaları yapan herkes, su altındayken su yokmuş gibi net bir şekilde kamerayla görüntüleme imkanını buluyor. Hepimizin bildiği denizin altındaki o bulanık, buzlu ve mavi görüntü artık yerini ormanda çekilmişçesine berrak ve renklerin canlılığına bırakıyor.

Derya Akkaynak... Bu başarılarla hepimizi gururla heyecanlandıran genç bir bilim insanı. Kendisinde deneyimleri yanında sevdiğim şey ise çevresindekilerle bilgisini paylaşma özverisi… Gerçek anlamda bir yaşam, canlı ve insan sever. Bilgi ve birikimini fayda ve farkındalık sağlamak için kullanan, yol açan ve yol gösterici bir bilim insanı…

Sizi tanıyalım Derya Hocam…

Ankara’da doğdum, TED Ankara Koleji mezunuyum. Annem İzmirli olduğu için hayatımız hep Ankara-İzmir arasında geçti. Hem çok ders çalışan hem çok hayal kuran bir çocuktum. Daha ilkokuldayken okuldan eve gelip, önlüğümün bir kolunu çıkarıp diğerini çıkarmadan defterimi, kitabımı yere serip, ödev yapmaya başladığımı hatırlıyorum.

O zamanlardan disiplin, azim ve heyecanınız varmış…

Yazının devamı...

Geleceğin Sektörleri Kreatif Endüstrilerden Doğuyor!

20 Eylül 2021

Sanayi devriminin yaklaşık yüz yıl süren ağırlığının yerini Endüstri 4.0 devrinde yepyeni, hızlı ve kreatif iş sahaları alıyor. Bilimi sanat ve kültürden ayırmadan, bütünleşik çalışmaların değer kazandığı, markalaştığı ve bu alanların geleceğin ekonomisini belirlediği bir çağdayız… Kreatif, diğer bir anlamıyla “Yaratıcı Çağ”ın içindeyiz.

Ülkemizde yaratıcı endüstriler daha yeni yeni konuşulmaya başlanmış olsa da bu alanın temelleri ilk olarak Avustralya hükümetinin 1994’te yayınladığı “Yaratıcı Ulus” isimli çalışmasıyla oldu.  Dönemin Kültür, Medya ve Spor Bakanlığı, “Yaratıcı Endüstriler- Harita Belgesi 1998” yayınlayarak toplumun gelişmesinde 13 etkinlik alanı sıraladı: yazılım, televizyon ve radyo, sinema, reklamcılık, mimarlık, zanaat, tasarım, moda tasarımı, etkileşimli hobi yazılımları, müzik, sahne sanatları, yayıncılık. Eleştirmenler de bu bildiriye ekleme yaparak bireysel yaratıcılık ve yeteneğin biyoloji vb bilimlerden mühendisliğe pek çok alanın özünde de yer aldığını vurguladılar. Bu vurgu aslında Bilim, Kültür ve Sanatın bütünleşik olduğunu göstermesi oldu.

İşte toplumların ve ulusların gelişmesine önem vermek böyle adımlarla bu çağda mümkün… Üçüncü yılına girdiğim “Gelecek Öncesi Çağlar” köşemde bu yepyeni geleceğe yön veren sektörlerin öncüleriyle söyleşiler yapıyorum. Her birinin ortak özelliği ise disiplinler arası oluşları, merakları ve “yaratıcı” bir ruha sahip olmaları…

Bu yeni dünya düzeninin gelişmelerini yakalayan değil, bu gelişmelere öncülük yapanlardan olmak ve konu hakkında daha fazlasını öğrenmek için TOBB TÜRKEM (Türkiye Kreatif Endüstriler Meclisi) Başkanı Ata Kavame bu hafta konuğum. Yerinde duramayan, heyecanlı, araştırma ve üretme gurusu demek onun için doğru olur. Kreatif Endüstrileri A-Z’ye kendisinden dinleyelim.

"Ata Kavame önce seni tanıyarak başlayalım…

Ata Kavame devamlı yeni bir şeyler öğrenmeye çalışan, merakını hep canlı tutan, hayalleri olan bir adam. Akademik olarak isteksiz ancak sosyal anlamda hep aktif bir öğrenciydim. Meraklı bir insandım, hep öyleydim, hala öyleyim. Anlamaya, öğrenmeye meraklı.

Bu merakının sana ve mesleğine kattığı çok şey var!

Yazının devamı...

Yeni Nesil Girişimcilerden Yeni Nesil İş Tanımı

16 Haziran 2021

Problem… Elinin hamuruyla mı? Yeni mezun, en az 5 yıllık tecrübe mi? 3 ay deneme süreci mi? Askerliği yapmış olmak mı? Hamilelik mi?... İşe gitmek en az 2 saat trafik demek mi? Ahh bu gençler de iş beğenmiyorlar mı? Yaaa böyle… İş arama ve iş bulmada sonra bir de bulunan işlerde yükselme konusunda kafalar karışık aslında. Özellikle eğitimli genç nüfusun çok olduğu ülkelerde…

Seçenek… Mevcut şartlar isteklerimizi tam karşılamayınca iş bulmayla ilgili yeni bir gündem daha oluştu. Hayallerinin peşinden gitme yolu “Kendi işini, sevdiğin ve hayal ettiğin işi kendin kur!” ile nam-ı değer “girişimcilik” hayatlarımızın tam ortasına yerleşti. Başaranlar, başarısız olanlar tartışıldı, dinlendi, örmek alındı…

Gelişme… Dijital ve teknolojik devrimse girişimcilik ekosistemine sağladığı kolaylıklarla bu alana büyük bir ivme kazandırdı. “Farklı bir fikrim var!”, “Aslında ihtiyaç bu!” diyerek proje kafasında olanlar atılımda bulunmaya başladılar. Bilgi kaynağı sınırsız olan bu çağı akılcı kullanan nice kadın, erkek ve gençler markalaşmaya doğru adımlarını cesurca atmaya da devam ediyorlar.

Sonuç… İki genç iş kadınımız bu girişimlerden birine imza atanlardan. Mezuniyet sonrası iş bulma problemini tespit ettiler, bu probleme dijital bir seçenek geliştirdiler. Ve sonuç olarak da yeni nesil insan kaynaklarını modelleyen sistemlerini artık tüm dünyanın hizmetine sunuyorlar. Sizlikİş’in kurucuları Begüm Karslıoğlu ve Güneş Günay bu hafta konuğum… Vizyoner, cesur yürek, araştırmacı, bıcır bıcır, henüz 20’lerinin başlarında genç mezunlar onlar!

Sizlikİş… Hadi siz kurucu ortakları tanıyalım!

Sizlikİş aslına bakarsanız Türkiye’nin, dünyanın her yerinde doğdu. Farklı şehirlerde büyüdü, bambaşka okullarda okudular. Bugün karşınızda Begüm Karslıoğlu ve Güneş Günay olarak oturuyoruz ama aslında Sizlikİş bizden çok fazlası. Bu markanın altında yüzlerce genç var ve her birimizin bambaşka bir hikayesi var. Biz yine de kendimizden bahsedecek olursak;

Güneş: Ben Galatasaray Lisesi’nde yatılı okudum, sonra da İtalya Bocconi Üniversitesi Kültür Sanat Ekonomisi ve İşletmesi Bölümünü bitirdim.

Yazının devamı...