
Bu kez nükleer endişeyi tetikleyen olay, lider söylemleri değil, Kathryn Bigelow’un yönettiği “A House of Dynamite” filminin Avrupa’daki yankıları oldu. Film, nükleer bir saldırıyla karşı karşıya kalan ABD’nin, bu tehdide Beyaz Saray’daki Durum Odası, Stratejik Kuvvetler Komutanlığı ve ABD Başkanı açılarından vermeye çalıştığı yanıtları gerçekçi bir şekilde işliyor.

Bu, nükleer gerilim üzerine yapılan ilk film değil. Zira geçmişte Henry Fonda’nın oynadığı “Fail Safe” veya Stanley Kubrick’in “Dr. Garipaşk” filmleri vardı. Ancak “A House of Dynamite”ın gerçekçiliği yüzünden Pentagon bir basın bildirisi yayımlayarak, ABD’nin füze imha ihtimalinin filmdeki gibi düşük değil, %100 olduğunu vurguladı. Ancak gerçekçi tahminler, hızla gelen balistik füzelere karşı ABD’nin elindeki 40-50 kadar GBI’nin (yerden konuşlu önleyici) tekil saldırılara karşı başarılı olabileceğini, ancak çoklu saldırılara karşı ise ihtimalin %60 civarında olduğunu hesaplıyor. GBI başarısız olsa bile, ABD’nin elinde hâlâ SM-6, THAAD ve Patriot’lar gibi sistemler mevcut.
Filmin gerçekçiliği, Annie Jacobsen tarafından kaleme alınan “Nükleer Savaş: Bir Senaryo” adlı kitapta da yankı buluyor. Kitap, tam ölçekli bir nükleer savaşın dakika dakika, kurgusal ancak gerçeklere dayalı bir anlatımını detaylandırıyor. Senaryo, Kuzey Kore’nin Washington D.C.’ye saldırmasıyla başlıyor ve ABD’nin misillemesi, ardından Rusya’nın da yanlışlıkla karşılık vermesiyle 72 dakikada küresel ve karşılıklı nükleer savaşa dönüşen bir senaryoyu ele alıyor. Jacobsen’in çalışmaları, askeri ve sivil uzmanlarla yaptığı röportajlara, gizliliği kaldırılmış belgelere ve gerçek dünyadaki nükleer protokollere dayanıyor.
Avrupa’nın kaygısı ise Putin veya Trump’ın nükleer retorikleri değil. Kıta üzerinde Fransa ve İngiltere gibi nükleer güçler bulunsa da, bunların hiçbiri ABD gibi gelen bir nükleer saldırıyı havada etkisiz hale getirecek imkana sahip değil. Yanlış anlaşılmadan kaynaklanan bir nükleer tırmandırma sürecinde, Avrupa devletleri nükleer savunma açısından sadece seyirci konumunda kalacaklardır. Kuşkusuz Fransa, saldırıyı önleyemese de icabında cevap verebilecek nükleer yeteneğe sahip. Ancak nükleer tırmanma ve yetersiz savunma riskleri Avrupa için ciddi bir sorun teşkil etmekte. Taktik nükleer silah kullanımı da Avrupa için artık geçerli bir opsiyon değil.
Dolayısıyla Avrupa’nın, bu risklere karşı ortak bir nükleer risk değerlendirmesi yapması şart. Nükleer sinyalizasyon ve şeffaflık yoluyla tırmanmayı önleyici diplomaside liderlik etmesi esas olacaktır. Ayrıca, hata payını kabul eden senaryolara dayalı kriz yönetim mekanizmalarını da mutlaka geliştirmeli.
4 Kasım raporu ve Merz’in ziyareti
Salı günü Avrupa Komisyonu, AB’ye aday ülkelerin yıllık raporlarını açıklayacak. AB başkentlerinde büyük bir heyecan yok. Euronews, ABD’nin süreçte ‘sessiz seyirci haline geldiğini’ belirtmiş, Washington da yazılı olarak durumu teyit etmiş.
AB, adaylık müzakerelerini yeniden canlandırmak istiyor. Türkiye açısından 4 Kasım’da açıklanacak olan raporun ana hatlarını 17 Ekim tarihinde zaten yazdım. Rapor Türkiye’de kaydedilen gerilemelerin altını çizecek; terörsüz Türkiye ile savunma ve güvenlikte yükselen Türkiye kavramına olumlu yaklaşacak. Aynı zamanda, AB ile dış politikada yaşanan uyumsuzluğa da dikkat çekecek.
Almanya Başbakanı Merz’in Türkiye ziyareti bu açıdan önemli. Brüksel ile Ankara arasında yeniden yapıcı bir ilişkiye ihtiyaç var. Zira Avrupa Komisyonu’nun, kariyerini Türkiye nefreti üzerine inşa etmiş Avusturyalı eski bir Komisyon üyesini Kıbrıs özel temsilcisi olarak ataması kötü bir mesaj. Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlatılmasının sihirli formülü Kopenhag kriterleri. Bu da Türkiye’nin elinde. Ankara ile diyaloğu yeniden ‘iyi niyetle’ başlatmanın sırrı SAFE de AB’nin elinde. Tabii Merz’in gücü yeterse...