Bayram yemekleri

Bayramın ailece yemekleri özeldir.

Zamanla solsa da sepya renkli “hatıralar” olarak hep kalır.

Çocukluk bayramlarımı da işte böyle hatırlıyorum.

Soluk kartpostallar gibi.

Babam beş vakit namaz kılmazdı.

Cumalara da gitmezdi.

Ama bayram sabahı erkenden kalkar, camide bayram namazı kılardı.

Bizler de onunla beraber kalkar bayramlıklarımızı giyerdik.

Sabah kahvaltımızdan sonra el öperdik.

Bayram harçlığı alırdık...

Sonra da gene erken saatlerde mezarlığa gidip artık hayatta olmayan aile mensuplarının kabirlerini ziyaret ederdik.

Saat 11’e doğru eve dönmüş olurduk.

Beni ve kardeşim Ayla’yı büyüten Nazan ablamız mutfakta çoktan çalışmaya başlamış olurdu.

Annem ve anneannem de mutfağa geçerlerdi.

Anneannem ailenin en büyüğü olduğu için çekirdek aileler bizdeki öğle yemeğinde toplanırdı.

Yakın akraba Boşnakların kırık Türkçeyle “Burek güzel olmuş” söylemleri hafızamdadır hâlâ.

Tatlı olarak da mutlaka kaymaklı ekmek kadayıfı olurdu.

Gün boyu akrabalar, Boşnak dostlar bize gelirdi.

Akşamları ise o zamanlar eşi Harp Okulu Komutanı Albay Arif Olgaç olan baba tarafından en büyüğümüz İrfan halanın evinde yemek yerdik.

Devletin önemli memurlarına verilen Namık Kemal Mahallesi  D Bloku evlerinde otururlardı.

Ertesi gün öğleye kadar gene misafirler bize gelirdi. Bayramın son günü ise bizimkiler iadeyi ziyarette bulunurlardı.

Kardeşim Ayla ve bana da gün doğardı.

Cebimizde bayram harçlıklarıyla dönme dolaplara, salıncaklara, bayram için kurulmuş özel çocuk parklarına giderdik.

Bu silik fotoğrafları yansıtırken ekranıma düşen bir cümle şöyle:

“Çiçek gibi solar, rüya gibi gelip geçer ve dağılır insan...”

Fotoğraflardaki renkler çiçekler gibi soldu, hayatlar rüya gibi gelip geçti ve dağıldı artık o güzel insanlar...

Geride bayram hatıraları ve bayram yemeklerinin tatları kaldı hafızamızda.

....................

Bayram yemekleri demişken 3 kitap...

Gerçek bir aydın ve dost  Bülent Korman o kitapları anlatıyor.

Güneri Cıvaoğlu ile Şeffaf Oda bayram özel

Kovid-19 pandemisi nedeniyle haftalardır Şeffaf Oda programını yayınlayamıyoruz. Pandemi’den önce çektiğimiz çok keyifli iki bölümümüz “bayram özel” olarak bugün ve yarın ekranda. (Cumartesi-Pazar) Bayramdan sonra normalleşmeye geçip, yeni çekimlerle devam etmek ve siz izleyicilerimizle buluşmak umuduyla...

Bayram yemekleri

İZMİR’İN KIZLARI

Şeffaf Oda’nın cumartesi programımızdaki konukları, “İzmir’in Kızları” müzikalinin başrol oyuncuları Gökçe Bahadır, Burak Sevinç ve Olgun Toker.
İzmirli kadınlar ve onların aşk hikâyeleri...
Fonda sevgili Sezen Aksu’nun şarkıları...
Yapımcı Mustafa Oğuz müthiş bir iş çıkartmış.
“İzmir’in Kızları” müzikalinin yol öyküsü de program da anlatılıyor.
Tüm oyuncular, aylarca, “şan ve dans dersleri” almış.
Şeffaf Oda da, Burak Sevinç’in “ud”u eşliğinde tim konuklar, Sezen Aksu şarkıları söylüyor.
Bizim de “kalbimiz Ege’de kalıyor.”

MÜHÜR

Bayramın birinci günü (pazar) ise Şeffaf Oda’da konuğumuz Mustafa Ceceli ve Irmak Arıcı...

Keyifli bir müzik ve sohbet harmanı sunuluyor...

100 milyonu aşan “Mühür” şarkısı için bir araya gelen bu ikiliden düetler...

Mustafa Ceceli ilginç bir yöntemle düet kaydı denemiş. Önce Irmak Arıcı’dan “şarkıyı kaydedip göndermesini” istemiş.

Üzerine kendisi okumuş. Ve ilk düet kaydı böylece ortaya çıkmış. Bunu ve başka ilginç öykülerini Şeffaf Oda’da anlatıyorlar.

ZiYAFET

Yazan Marianna Yerasimos...

“Ailem İstanbul’un Rum azınlığına mensuptu ve çoğu Rum aile gibi kökleri karışıktı, hatta karmakarışıktı” diyor.

Bayan Yerasimos “Floransalı bir baba ile Giritli bir anneden İstanbul’da doğan bir anneanne; Kayseri İncesu kökenli bir babaanne. Epirli (Kuzeybatı Yunanistanlı) Arnavut kökenli bir büyükbaba, Andros Adalı (Egeli) bir dede.”

Sonuçta hepsi İstanbul’a göçen o insanların yolları burada kesişiyor.

Yerleşip aile kuruluyor.

Göçmen kimliklerinden sıyrılarak “İstanbullu” kimliği benimseniyor.

Polites ya da Konstandinupolites (İstanbullu) olarak yaşıyor ve ölüyorlar.

Mezarları Şişli’de.

Sürecin başlangıcı, Kapodokyalı babaanne ile yapılan “yemek sohbetleri”.

“Yerasimos’lar’ın hayatı”, Murat Belge’nin “fukara yemeklerindeki lezzeti ortaya çıkaran aristokratlar” ile “İstanbullu kozmopolit bir Burjuva Aile” arası olarak nitelenebilir.

“Bütün anneler güzel yemek yapar” demiştik.

Anne Yerasimos bir “mükemmeliyetçi” olarak, sadece “leziz ve değişik” yemekler yapmakla yetinmez, “dört başı mamur” sofralar kurarmış.

Pazar günleri ayrı özen istermiş.

Bunlardan “mantarlı (volovan)” tarifini anlatıyor.

Bayram yemekleri

AÇLIK

Muhsin Kızılkaya’dan başlayalım.

Üçlü’nün “en fukaralıktan geleni” ve en genci.

Hakkari’nin dağlarında doğduğu köy (kimine göre Cevizli, kimine, Guzereş.)

Hayat denilen şeyin “yaşamaya değer olduğunu anladığı, çocukluğunun en yoksul ve en aç günlerinden itibaren”

her şeye rağmen “yaşama sevinciyle” geçmiş bir hayatı var.

İstanbul’a okumak için gelip üniversiteyi bitirdikten sonra, “kendine ait bir mutfağı olunca” yemek yapmaya başlamış. Kitabın başına “uzun süren açlık yıllarından sonra yemek özlemiyle” diye yazmış.

Kitapta “yemek tarifleri” ve gözleri görmeye ağabeyi Abdulkadir Kızılkaya’nın anlattığı hikâyeler var.

Gözleri görmeyen ama bizim gördüklerimizden çok daha büyük bir evreni gönül gözüyle görmeyi becermiş Abdulkadir’in hafızasından hikâyeler...

“İnsanların birbirlerini yerken de pek iştahlı oluşlarıyla ilgili” hikâyeler... (Nasıl da bir kara mizah. G.C)

.....................

Açlığın Sofrası”nda 8 ayrı bölüm var:

Tokluk...

Açlık...

Düğün...

Kan...

Şölen...

Katliam...

Öfke...

İhanet...

Ve hepsinin sonuna da, ona eşlik eden birer “yemek tarifi” konulmuş.

Ülkenin ta öbür ucunu, Hakkari’yi, üzerine gölgesi düşen Cilo Dağları’nı anlatan Muhsin Kızılkaya’nın kitabında şu bölüm büyüleyici:

“Bahar ayları otların insanların açlıktan ölmesine engel olduğu aylardır.”

Pancar zamanıdır artık. Revas çıkar önce, sonra kerengok, kerenzer, kai, zerik, toletirş, hingeden, siping, loş, serk, hidrişe, firik vs.. Kimi peynire, kimi yoğurda, ayrana katılıyor. Kimi kavruluyor, kiminin yaprakları sarma oluyor. “Bahar geliyor, insanlığın en büyük bereketlerinden birini sunuyor doğa, kıtlığın önüne geçiyor.”

EKMEK BİLE YOK

Muhsin’in anlattıklarından anladığım, o yıllarda yaşadığı yalçın ve -bir başka yazar dostumun ifadesiyle- “ağaçları kayalar olan” dağların köylerinde zor bulunan, daha doğrusu her zaman bulunamayan bir şey var: “Ekmek...”

Buğdaydan yapılanı...

Benim için şaşılası bir şey!

İşte bu yüzden ozan Musa Eroğlu, her sofraya oturuşta fazla ekmek tükettiği için ona takılanlara şöyle dermiş:

“Yahu kırk yaşında ekmek bulduk, bırakın da rahat yiyelim!”

BİR ANANIN UTANCI

Muhsin Kızılkaya “açlık”ta anlatıyor.

Bir sabah, “her günden daha sıcak olacağı belli bir sabah”, alt katı hayvan damı iki katlı evin “bütün gece rüyasında yemek gördükten sonra” uyandığında, “bela”da yaz geceleri şilte serilip yatılan taştan damda gerinirken “Anne ben acıktım!” diye ısrarla kendisine seslenen oğluna, aşağıdaki avludan -hep karnı aç uyandığını bildiği- o küçük çocuğa, her kahvaltıda alıştırdığı gibi, çay ve otlu peynirin yanında verilecek evde kalmış bir lokma ekmek olmadığını bilen bir annenin, Ayşe Ana’nın dramı...

O yörede kendileri için pek kullanmadıkları “arpa” ile “eksiği giderme mücadelesi” çocuk belleğinde silinemez bir yer etmiş.

Bir “ananın çaresizlik çabası” ve elbet “yoksulluktan çekilen bir acı” olarak.

“Çocuğunun karnını doyuramayan bir annenin suçluluğu muydu onun yüzündeki, yoksa yoksulluğa karşı duyduğu öfke mi, bilemiyorum.”

Buğday yoktu ki öğütüp un, unu hamur, hamuru ekmek yapsın da, çocuğuna versin.

Mısırlar olgunlaşmamıştı, hâlâ sütlüydüler: Ekmek olmazdı ondan. Geriye sadece hayvanların yemi olan arpa kalıyordu. Ondan ekmek yapıp çocuğuna yedirecekti.

Şöyle bitiyor o yaşanmış öykü kitapta:

“Çok sonra, imkânları el verip bana sevdiğim bir yemeği yapan ve büyük bir iştahla onu yediğimi gören annem, hep o günü hatırlattı bana, kendini affettirmek ister gibi. O gün hissettiği şeyin adını bulmuştu: Utanç.”

........................

Ve bu anıyı anlattıktan sonra Muhsin Kızılkaya -nispeten- varsıl günlerde anasının yaptığı “Kuzu etli, şeker pancarlı pirinç pilavının” tarifini veriyor.

SOFRALAR VE ANILAR

‘Üç kitap var elimin altında.

Dönüp dönüp o hayatları düşünüyorum.

İlki, Ada’da yıllarca önce aldığım Gün Benderli’nin, “SOFRALAR VE ANILAR”ı...

İkincisinin yayımlandığını öğrenir öğrenmez koşup en yakın kitapçıdan edinmiştim; Marianna Yarasimos’un yazdığı,

“İSTANBULLU RUM BİR AİLENİN MUTFAK SERÜVENİ Tarifler Hikâyeler Anılar”...

Üçüncüsünü, geçen yaz gene Ada’da aldım.

Gittikçe mahzunlaşan iskeledeki kitapçıda bir kenar-köşe rafta gözüme ilişti: “AÇLIK SOFRALARI...”

Muhsin Kızılkaya yazmış, vaktiyle.

Birbiriyle benzerliği olmayan apayrı “sınıflardan” gelen “üç insan...”

Muhsin’den okuduğuma göre, Murat Belge -ki namlı bir aşçıdır da o- “yemekleri yoksullar zenginleştirir (bana da sorarsanız, “icat eder” BK) aristokratlar da ona tat katarmış.”

Yoksullar karınlarını doyurmak için bulabildikleri her şeyden yiyecek kotarırlar; varsıllar da o yemeklerin içindeki lezzeti ortaya çıkarırlar.

SONSUZ YOLCULUĞA DOĞRU

Ve 3’üncü kitap.

Yazarı Gün Benderli (Togay)...

Bir komünist.

Bütün hayatını o düşünceye inanç belirlemiş. “Rumeli kökenli”, “eğitimli” bir anne-babaya sahip.

1930’da İstanbul’da doğmuş.

Marmara Üniversitesi öğretim üyelerinden. Sezin Aydemir’in tanımıyla, “Cumhuriyet’in kadın projesinin öncü kızları’ndan, kültürel elit’in çocuklarından.”

1950’li yılların başında Paris’teki hukuk öğrenimini yarıda bırakarak Budapeşte Radyosu’nun Türkçe Yayınları’nda çalışmak için Macaristan’a gidiyor. “Güngörmüş” denilmeyi fazlasıyla hak eden, hayatında hiç boşluk olmayan bir kadın. Hemen hemen bütün Avrupa’da bulunuyor.

“Vatanıma kırk yıl dönemedim” diyor. Kitabının adı, “Sofralar ve Anılar”.

Gün Benderli’nin kitabında da “yemekler” ve “hatıralar” iç içe.

“Gönül ne kahve ister, ne kahvehane...

Gönül anmak, anlatmak ister yemek bahane... Bu kitaptaki yemek tarifleri benim için anıları, dostları, uzak yakın tanıdığım kimi insanları anlatmaya bahane” notunu düşmüş kitabın başına.

Budapeşte’de Nâzım Hikmet’le aynı sofrada çok kez oturmuş.

Tan gazetesinin sahipleri Sabiha Sertel ve eşi Zekeriya Sertel ile onların önce Budapeşte’de sonra da Paris’teki evlerinde beraber olmuş.

“Böyle insanların sofralarında buluşmak bulunmaz bir nimettir” diye yazmış kitapta Gün Benderli.

Ve bugün artık bir kısmına ulaşılabilen Nâzım Hikmet’in kendi sesinden şiirlerin bazıları külüstür bir teyp ile o sofralar da kaydedilmiş.

Gün Hanım, “damak tadı” kadar, “elinin kararı” ile de ünlü, çok iyi bir “aşçı”. Sayısız diyebileceğim yemek tarifi var “Sofralar ve Anılar”da.

........................

Tarifleri verirken irmik helvasını en sona bırakmış.

Hüzünlü bir nokta koyuyor:

“Ölüm yıldönümünde babam için yaptım, sonra annem için, ondan sonra da Attila için. Biliyorum benim için de kızım yapacak.”

....................

Benderli “Nâzım Ağabey” dediği Nâzım Hikmet’le aynı iş yerinde çalışırken, daktiloyla yazdığı bir makaleyi, “Ağabey beş dakika oldu bu yazı” dediğinde, “Koy o zaman noktayı” cevabını aldığını hatırlıyor.

Büyük şaiirin dediği gibi:

“Bir yerde noktayı koymak gerekiyor.”

Biz de koyduk.

Bayramın ağız tadı lezzetleri dileğiyle...