Bu da büyük bir aşama: Kürt sorunu ilk kez TBMM’de özgürce tartışıldı!

Bu satırları yazarken, bir kulağım televizyonda. Demokratik açılımla ilgili Meclis görüşmelerini dinliyorum. Ara sıra da, sesler yükselince göz ucuyla ekrana bakıyorum.
Kimin ne söyleyeceğini, nasıl bir üslupla konuşacağını, ne gibi tepkilerin verileceğini pek öyle merak ettiğim söylenemez.
Sürpriz uzak ihtimal çünkü.
Bir yanda muhalefet...
Bir yanda iktidar...
Sözcülerin ve liderlerin demokratik açılıma ilişkin söylem ve tutumları zaten belli, elbette değişmeyecek.
Klişeler, kalıplar, sloganlar... Biliyorum, herkes bildiğini okuyacak.
Ama büyük kavga çıkmasın, çok fazla gürültü patırtı kopmasın, geçen salı günkü gibi olmasın, mümkün olabildiğince edepli, medeni bir ortamda geçsin Meclis görüşmeleri diyorum kendi kendime...
Dileğim bu.
Dileğim gerçekleşiyor galiba. Ahmet Türk konuştu, Devlet Bahçeli konuştu, kavga gürültü yok. Deniz Baykal konuşuyor, yine olgun bir sessizlik.
Ama AKP sözcüsü Ömer Çelik’le birlikte tansiyon yükseliyor genel kurulda, sataşmalar uç veriyor. Dinleyici localarında da bir hareketlenme var. Ama yine de 10 Kasım’a göre sakin bir hava...
Kürt sorunu ilk kez Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geliyor, onun çatısı altında ele alınmış oluyor.
Bu kendi başına önemli.
Hatta tarihi bir olay.
Türkiye’nin bugüne kadarki en yakıcı sorununa Meclis’in el koyması, onu tüm boyutlarıyla görüşmesi, bu ülkede barış ve demokrasi açısından hiç kuşkusuz altı çizilmesi gereken bir gelişme.
İki nokta önemli.
İlki, özgür tartışma ortamı.
Diğeri, silahların susması. Bir başka deyişle, artık dağdan ölüm haberlerinin gelmemesi.
Kürt sorunuyla özgür tartışma daha yeni uç vermeye başladı. Seksen küsur yıllık Cumhuriyet tarihimizde ilk kez Kürt sorununu bu kadar serbestçe, tüm boyutlarıyla çekinmeden, korkmadan konuşmaya başladık.
Evet, bu ilk kez oluyor.
Herkes bunun ve öneminin farkında olmayabilir. Ama Cumhuriyet’in kuruluşundan beri seksen küsur yıldır ilk defa sorun tartışılıyor.
Bu çok çok önemli.
Çünkü Türkler, en cahilinden en okumuşuna kadar çok cahil bu konuda. Kendi kabahatleri, kendi suçları da sayılmaz bu bilgisizlik.
Çünkü Cumhuriyet tarihi boyunca karanlıkta tutuldular Kürt sorunu konusunda. Aldıkları eğitim, okudukları tarihte yoktu yaşananlar, yaşanmış olan acı gerçekler...
O yüzden, bugün yaşamakta olduğumuz serbest tartışmanın devam etmesi gerekiyor.
Bırakın, ağzı olan konuşsun!
Korkmayın.
Herkes içindekini döksün.
Önce sorunu öğrenelim.
Kürt, Türk herkesin meşru acıları var. Hem Kürt anaları ağladı, hem de Türk anaları. 45 bin ölüm var çeyrek yüzyılda, hiç unutmayın 40 bini Kürt...
İnsanların önce birbirlerinin acılarının farkına varması lazım. Birbirlerinin acılarını ortaklaştırabilecek zeminleri kurmaları lazım. Kendilerini birbirlerinin yerine koyarak acılarına karşılıklı saygı göstermeyi öğrenebilmeleri lazım. Acıları mukayese etmekten kaçınmaları lazım.
Bunu başarmamız lazım.
Bu olmadan barış olmaz.
Ahmet Türk’ü dinliyorum.
Güzel, etkili konuşuyor. Negatif değil pozitif mesajlar. Bazı sözleri içimi acıtıyor. Ama bütün bunların Meclis çatısı altında söylenebilmesi, üstelik herhangi bir sataşma olmadan, olgun bir sessizlikle dinlenmesi olumlu bir gelişme...
Önce birbirimizi dinlemeliyiz. Birbirimizden öğreneceğimiz çok şey var çünkü. Türklerle Kürtler arasındaki bazı duvarlar ancak böyle yıkılabilir.
Birbirimizin dertlerini öğrenirken, aynı zamanda dağda silahların susması, yani parmakların tetikten çekilmesidir önemli olan...
Ancak böyle bir barışçı süreç içinde yol alabiliriz, kolayından zoruna doğru demokratik adımlar atabiliriz.
Reçete sır değil.
Hiç de olmadı.
Muhalefet kanadından sürekli işitilen, “Neymiş açın da görelim şu açılımı, paket nerede?..” çıkışları inandırıcı değildir, hatta demagojidir.
Önemli olan zamandır.
Sabırdır.
Önemli olan doğru zamanlamadır. Önemli olan hangi adımın önce, hangi adımın sonra atılacağına dair gerçekçi bir ‘yol haritası’nın çizilmesidir.
Sorunun silahla, şiddetle bağının kopartıldığı bir süreçte, bir yandan özgürce tartışırken, bir yandan demokrasi ve insan haklarının gereğini yapabiliriz.
Bu açıdan iktidar kanadında uzunca zamandır iyi niyet ve siyasal kararlılık var. Bunun sinyalleri yanıp sönüyor.
Bu açıdan, İçişleri Bakanı olarak ‘demokratik açılım’ın koordinatörlüğünü üstlenen ve gayet iyi götüren Beşir Atalay’ın ‘sivil anayasa’ çağrısını da içeren konuşması da, Ömer Çelik‘inki de olumlu...
Ama muhalefet öyle değil.
Devlet Bahçeli kürsüde.
Her zamanki gibi ‘barışı dili’ni konuşmuyor MHP lideri...
Deniz Baykal kürsüde.
Bu cephede de yeni bir şey yok. CHP liderinin ağzı da MHP liderininkine çalıyor, hatta bazen onu bile aşıyor.
Ne yazık ki öyle.
Parti programında hâlâ sosyal demokrat yazan CHP’nin, tabanında hâlâ ‘solcular’ın bulunduğu CHP’nin lideri keşke daha farklı bir tavır alabilseydi, Kürt sorunu konusunda... Keşke pozitif bir şeyler söyleyebilseydi, Türkiye’nin en yakıcı, en derine giden meselesinde... Keşke kurtulabilseydi 1930’lardan, keşke zaman tünelinden...
En kışkırtıcı konuşmayı galiba Baykal yapıyor.
Başbakan Erdoğan kürsüde:
“Gün bağırıp çağırma günü değildir. Büyük düşünme günüdür.”
Doğru.
Olumlu mesajlar veriyor Başbakan.
CHP sıraları geriliyor, sataşmalar... Önde Baykal, arkada Halk Partili milletvekilleri Genel Kurul salonunu terk ediyorlar. Bazı MHP’li milletvekilleri de hareketleniyor ama Devlet Bahçeli’nin bir işaretiyle yerlerine oturuyorlar.
Lafı uzatmaya gerek yok.
Meclis’in çatısı altında tarihi bir oturum yaşandı, çünkü Kürt sorunu bu çatı altında ilk kez ele alındı, serbestçe tartışıldı.
Bu da büyük bir aşama.
Son söz:
Ülkemizde barış, demokrasi ve refah çıtasını yükseltmek istiyorsak, ‘demokratik açılımı’ sürdürmekten başka çaremiz yok.