Gazeteciyle siyasetçi, askerle gazeteci, gazeteciyle gazeteci!

Bir tarihte, bir iktidar partisinin önde gelen siyasetçileriyle sohbet halindeydim. Biri dedi ki:
"O muhabir, bizim partide o gazetenin bizi izleyen adamı değil, tam tersine, o gazetede bizim adamımız olmalı..."
Tepkim ne oldu, anımsamıyorum.
Ama fazla şaşırmamıştım.
Siyasetçi-gazeteci ilişkilerinin pratiğinde, özellikle 'Ankara gazeteciliği'nde böyle örnekler dün de vardı, bugün de olabiliyor.
Siyasetçi, gazeteci milletinden fazla hazzetmez. Ve gazeteciyi kendi nüfuz alanına çekmek, gazeteciyi daha çok kullanmak ister.
Kendi siyasal çıkarlarını gölgeleyecek haberlerin çıkmasını engellemeye, kendisini parlatacak olanlara yeşil ışık yakmaya çalışır.
Hiç değişmez bu.
Dünyanın her yerinde böyledir.
Yalnız siyasetçi açısından değil, toplum ya da devlet düzenindeki değişik güç odaklarında da, örneğin iş dünyasında ya da Türk Silahlı Kuvvetleri'nde veya güvenlik kuruluşlarında da durum farklı değildir.
Hepsinin kendi tarifi vardır.
Kalıpları vardır.
Gazetecinin, muhabirin o tarif ve kalıplar içinde kalarak gazetecilik yapması, haber yazması istenir, beklenir.
İstisnaları var mıdır?
Sanmıyorum.
Gazeteciliğin her kademesinde çalışmış, 'Ankara gazeteciliği'ni de bilen biri olarak, mesleğimin bu nazik ve güç yanının öteden beri farkında olduğumu rahatça söyleyebilirim.
Muhabir, Emniyet'i izler.
Zamanla 'polis'leşebilir.
Ya da onlardan biri olabilir.
Muhabir, filan partiyi izler.
Zamanla partili olabilir.
Bir bakarsın, yıllar sonra o partiden milletvekili seçilmiş, liderin has adamı olmuş...
Muhabir, MİT'i izler.
Zamanla onlardan biri olabilir.
Dışişleri'ni izler, 'diplomat'laşabilir, yazdığı haber anlaşılmaz olur.
Muhabir, Genelkurmay'ı izler.
Zamanla 'asker'leşebilir.
Gazeteci gibi değil, asker gibi düşünmeye başlayabilir.
Bazı kurum ve kuruluşların öylesine mekanizmaları vardır ki, ilke ve kuralı onlar dikte eder.
'Ulusal güvenlik' diyerek, 'memleketin âli menfaatleri' diyerek gazeteciyi kendi kalıplarına dökmesini iyi bilir bu odaklar.
Ve kendi suyuna gideni 'haber'le ödüllendirir, gitmeyeni cezalandırır, günü gelir dışlar.
Gazeteci olarak kendini kullandırır, arada bir 'dezenformasyon'lara da alet olursan, gerçekten büyük haberlere de imza atabilirsin.
Bunların çok örneği vardır.
Dün de vardı, bugün de var.
Gazeteciliğin saygınlığını olumsuz etkileyen böylesi örneklerin yaşanmasında, belki gazeteciden çok gazete yönetiminin, gazete patronunun anlayışı da rol oynar, oynamıştır.
Devletin ya da genel olarak güç odaklarının gazeteyi şöyle ya da böyle kullanmalarına yeşil ışık yakmak 'gazete patronajı'nın çıkarlarıyla uyumlu olabilir çünkü...
Kısacası:
'Gazeteci'nin işi kolay değildir.
Haber kaynaklarınla hem iyi ilişkiler kuracaksın, hem mesleğinin gerektirdiği mesafeyi koruyacaksın, hem de gerçeğin peşinde olacaksın.
İnce bir zanaattır bu.
Titiz davranmazsan, boşluğa düşebilirsin. Hele bir de arkanda, meslek ilkelerini çok fazla ırgalamayan bir gazete yönetimi ve patronajı varsa, işin daha da zordur.
Neden yazıyorum bu satırları?
Bu bir giriş aslında.
Belki biliyorsunuz, Başbakanlık, aralarında Turan Yılmaz gibi yıllardır çok iyi bildiğim bazı değerli meslektaşlarımın da bulunduğu muhabirlerin akreditasyonlarını iptal etti. Yani bu muhabirlere artık Başbakan Erdoğan'ı izlemek yasak... Ayrıntıya girmiyorum.
Yanlış bir karar bu.
Gazeteci olarak doğru bulmadığım bir tasarruf, gazeteci milletine gözdağı vermek isteyen bir anlayışın ürünü...
Ama ilk kez olmuyor.
Neden tekrarlanıyor sorusunu düşünmekte yarar var. Bunu sorunca da kendi içimize dönmemiz gerekir.
Kendi meslek ilkelerimize gazeteci milleti olarak acaba kendi aramızda ne kadar sahip çıkıyoruz diye kendimize sormamız şart.
Yine kendi meslek ilkelerimizi 'gazete yönetimleri'nde ne kadar konuşuyoruz diye sormamız şart.
Bunun gibi, gazetecilik diye bir meslek vardır ve temel ilkeleri şöyledir diyerek, bunları acaba 'patronaj'ın dikkatine ne kadar getiriyoruz sorusunu da kendimize sormamız şart.
Yanlış uygulamalar karşısında da, herhangi bir 'çifte standart'a geçit vermeden ne kadar tepki verebildiğimizi de kendi kendimize sormamız şart.
Bunlar eksik kalınca, yanlış 'akreditasyon uygulamaları' tabii yalnız Başbakanlık'ta değil, bence yıllardan beri olduğu gibi Genelkurmay'da da devam edip gider.
Asker, kendi bünyesine kabul edeceği gazetecilere ilişkin kendi tarif ve kalıplarını koyar. Hatta habercileri, kendi akademilerinde eğitimden bile geçirir. İstediği haberci ya da yazarın veya gazete ya da televizyonun üstüne çarpı işaretini koyar.
Uzatmak yersiz.
Bunlar biliniyor.
Ama sesimiz çıkıyor mu?..
İyi pazarlar!