Katmandu - Tibet hattı ne ola ki?..

Katmandu - Tibet hattı ne ola ki?..


       Masalsı ya da rüya gibi. Bembeyaz bulutlar, karlı zirvelerin etrafını sarmış...
     Himalayalar, harikulade bir manzara!
     "Everest, dünyanın en yüksek dağı sol tarafınızda" diye anons ediyor Çinli hostes. Nasuh Mahruki'nin dağcı olarak tırmandığı zirveleri biz uçağın penceresinden hayranlıkla seyre dalıyoruz.
     Tibet, dünyanın damı!
       Gökyüzünde müthiş bir parıltı. Elini uzatsan yıldızı tutacakmış gibi bir duygu. O kadar yakın ve parlak. Dünyanın damı! Yıldızlar belki o yüzden bu kadar yakın insana...
       Dağların ortasında sanki bir başka gezegene konuyoruz.
       Bir de yükseklik korkusu!
       Kulaklarım uğulduyor. Lhasa, dört bin metrede bir şehir. Oksijen azlığının yol açtığı baş ağrısı ve uykusuzluk... Tavsiye edilen ilaçları almadığıma hayıflanıyorum.
     Lhasa, Tibet'in daha doğrusu Budizm'in, Dalai Lama'ların kutsal yüreği. Ya da Budizm'in Mekkesi! En kutsal mekanı ise kırmızı tepenin üstüne bir peri masalı şatosu konmuş:
     Potala Sarayı.
       Paris Eyfel Kulesi'yse, Atina Akrapol'se, Pekin Kışlık Saray'sa, Lhasa da Potala Sarayı. Altın sarısı damlarıyla boşlukta bir serap gibi yükseliyor.
       Tuhaf, mistik bir yapı.
       On yedinci yüzyıla gidiyor inşaatı.
       Üstelik on bin odalı!
       Dar koridorlarında dolaşırken afakanlar basıyor. Klostrofobik bir duygu! Ve 1300 yıldan beri sönmeyen kandillerden yükselen dumanların, kutsal Yak yağının iç bayıltıcı kokusu...
       Beşinci Dalai Lama'nın 12.6 metre yüksekliğindeki 3721 kilo altından yapılma Stupa'sı göz alıyor.
       Köylüler ellerindeki dua değirmenlerini döndüre döndüre, kat kat tırmanıyorlar Potala Sarayı'na. Denizaltı gibi dehlizlerde uzaktan uzağa gelen bir uğultu kulağımdan hiç eksik olmuyor;
     "Ooommm!"
       O'su ile M'si uzatılarak çıkarılan bu 'Om' sesi, bizim tekkelerde Bektaşilerin çektikleri hu'lar gibi, biteviye ve dalga dalga dolaşıyor kasvetli koridorları...
       Onlar huzurlu.
       Ama ben değilim. Tam 13 kat. Tırmanamıyorum, pes edip inişe geçiyorum.
       Yalnız bu dünya değil.
       İster istemez öbür dünya da! Gerçek ne? Yaşamın anlamı? Varlıkların kaynağı? Ya da ne diye yaşıyorum?.. Hayat nasıl kavranacak?
       Akılla, sezgiyle?
       Buda felsefesinde kalıcı, sürekli hiçbir varlık yok. Önemli olan o yaşanan an. Çünkü anlar da geçici... Güzelliğin izini ruhani olanda sürmek...
       Ve bir başka konu:
       "Modern keşiş nasıl olur?"
       Ya da içsel derinleşmek vesaire... Böylesi mistik ortamlarda insan kendiliğinden başka başka zihinsel diyarlara göç ediveriyor. Belki de değişik bir ruhu var bu toprakların...
       Yalnız Tibet'te değil, Katmandu'da da öyle. Lhasa ne kadar boz ve çıplaksa, Katmandu o kadar yeşil ve ağaçlık. Himalayalar buradan bir başka güzel görünüyor.
     "Tanrılar, tanrıçalar dağlarda yaşar Hasan Cemal, eğlenmek için de 2500 tapınağın bulunduğu Katmandu Vadisi'ne inerler."
       Katmandu Vadisi bir renk cümbüşü. Doğasıyla, insanıyla. Yoksulluk çiçek açmış bu topraklarda. Hayat renktir dedirtiyor insana. Ama inanın, her yerde, insanlarında bütün izleri var bir yaşama sevincinin.
       Katmandu'nun Durbar Meydanı'ndaki Budist tapınaklarının tahta oymalarındaki aşk oyunlarından, erotik figürlerden çıtı pıtı zarif kadınların burun ve alın süslerinden rengarenk sarilerine, gülen gözlerinden bembeyaz parıldayan dişlerine, damak tadından tabii ki oynak müziklerine, güneşin altında göz alan pirinç tarlalarına kadar vuran bir yaşama sevinci...
       Abartıyor muyum?
       Olabilir.
       Ama bir ilk izlenim...
       Tepelerde trekking yaparken, köy evlerinin bahçelerinde Mariuana bitkilerini gösteriyor. "İneklere yedirirler, ama çekenler de vardı elbette..."
       Kırmızı şemsiyeli maymun tanrı Hanuman'ı unutmayacağım, Bertolucci'nin Küçük Buda filmini çektiği Bhaktapur'da... Bir de Katmandu'da, nehir kıyısındaki Pashupatinath ismini taşıyan Hindu tapınağında çiçekler içinde ve odunların üstünde ağır ağır yakılan ölülerden yükselen dumanları ve insanın genzini yakan o rahatsız edici kokuyu.
       Kaç ay önce Kalkütta'da güneş doğarken kutsal Ganj Nehri kıyısındaki tapınaklara gitmiştik, ölü yakma töreni görebilmek umuduyla...
       Merak işte!
       Hindu tapınağında maymunlar vardı. Cüceler vardı. Sakatlar vardı. Ölmeye bırakılmış hastalar vardı. Bir de ticarileşmiş Hint fakirleri, bir fotoğraf karesine girip para kapabilmek için ortalıkta dolaşan...
       Din sokağa mı düşmüş?..
       Ticarileşmiş mi?
     Falih Rıfkı Atay Zeytindağı'nda anlatır, Birinci Dünya Savaşı yıllarında gördüğü Mekke ve Medine'de dinin nasıl satıldığını. Bir de buraları görseydi...
       Budist tapınaklarında gözüme en çok barış sözcüğü çarpıyor. Sabah gazetelerde manşet haber:
       "Maocular iki baskında 21 polis öldürdüler."
       Hayatımdaki ilk raftingle nehir üstünden, dağların arasından ormanların derinliklerine doğru inerken kafama takıldı bu gazete haberi... Ya bize de piyango vurur, "Yabancı turistleri rehin alan Maocular" çıkarsa karşımıza diye...
       Ama ne atlatma olurdu!
       Sonra tahta sallara bindik. Çamur gibi akan sulardan usulcacık kayarken nehir kıyısının kumsalında sessiz sedasız yatan timsahlar gördük.
       Sonra sıra kocaman, biraz da korkutucu fillere geldi. Ben ilk kez bindim. Tuhaf bir duygu. Önünüzde diz çöküyor fil. Tepesindeki minderli tahtadan bir tahta kuruluyorsun. Bir o yana bir bu yana, sallana sallana ormanın derinliklerine dalıyorsun.
       Kazara yere bir şey düşürürsen, hortumuyla alıp veriyor. Boynunda oturan sürücüsüyle konuşuyor. Apartman boyu sazlıkların arasında giderken nehir kıyısındaki gergedanları, ağaçlardaki maymunları seyre dalabiliyorsun.
       Şansımız olsa, kaplan da görebilirmişiz.
       Ama yokmuş!
       Fili sevdim, yumuşak hayvan...
     Selahattin Duman olsaydı, şimdi ne güzel yazardı bu benim jangle macerasını...
       Elektrik yok. Telefon yok. Ormanın ortasında bir otel. Ateş böcekleriyle yıldızların birbirine karıştığı bir gecede, vahşi hayvanların ve ormanın sesini dinlemek...
       Bazen insanın içi ürperiyor.
       Katmundu'da bir stupa, yani Budist tapınağı. Ve Buda'nın lotus çiçeğini andıran göz bebekleri...
       İnsanı hep izliyor.
       İki gözün altında burun gibi bir soru işareti.
       Buda bakıyor.
       Ama her şeyi göremiyor. Bu soru işareti de göremediğini anlatıyor zaten. Bu soru işareti hayatın bin yüzlü gerçeği.
       Ya da hayatın ta kendisi.
       Hayatta sorular hiç bitmiyor ki, Katmandu - Tibet hattında geçen sekiz günde bitsin...



Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr