Ortadoğu'da barış korkusunu aşabilmek...

Ortadoğu'da barış korkusunu aşabilmek...


       Yıl 1993'tü, aylardan Eylül. Uluslararası Basın Enstitüsü'nden bir heyetle Kudüs'teydik. Uçaktan indiğimiz gün basında Oslo bombası patlamıştı.
       Gazeteci milleti olarak gerçekten şanslıydık. Çünkü Cumhurbaşkanı Weizman'la, Başbakan Rabin'le, Dışişleri Bakanı Perez'le daha önceden alınmış randevularımız vardı.
       Haberler Ortadoğu'da barış adına heyecan vericiydi. Norveç'in başkenti Oslo'da uzun zamandır büyük bir gizlilik içinde devam eden İsrail - Filistin görüşmeleri başarıyla sonuçlanmıştı.
       Bunun anlamı şuydu:
       İsrail'le Filistin birbirlerinin varlığını artık tanımaya karar vermişlerdi. İki tarafın liderleri Yaser Arafat'la İzak Rabin el sıkışmaya hazırlanıyorlardı.
       Diplomatik deyişle:
     Oslo barış süreci başlıyordu. Müthiş bir gelişmeydi bu. Çünkü Oslo'ya kadar Arafat'la Rabin birbirlerinin 'ezeli düşmanı'ydı. 1967'deki 6 Gün Savaşı'nda İsrail ordularının efsanevi komutanı olan Rabin'e göre, FKÖ ezilmesi gereken bir terör örgütü, lideri Arafat da bir teröristti.
       Arafat'ın gözünde ise İsrail, Filistin topraklarını işgal etmiş bir bir güçtü, o yüzden de haritadan silinmesi gerekiyordu.
       Şimdi el sıkışacaklardı.
       Olacak şey değildi.
       Oslo barış sürecinin önde gelen mimarlarından biri, İsrail Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uri Savir'di. Bir akşam yemeğinde yan yana düştük.
       Heyecanlıydı:
       "Oslo'dan, Norveç ormanlarından daha yeni döndüm. Artık geleceğimizi kendi ellerimize alıyoruz. Halkımızın iyiliği için birtakım tabuları yıkmaya başladık."
       Ertesi sabah Başbakan Rabin kabul etmişti IPI heyetini. Hatırlıyorum, davudi bir sesi vardı. Tane tane, sözcüklerini tarta tarta konuşuyordu. "Barış karşılıklı ödünlere dayalı uzlaşmalar olmaksızın gerçekleşmez" demişti.
       Ve eklemişti:
     "Barış dostlar arasında değil, düşmanlar arasında yapılır. Barış için bana çok güç gelen uzlaşmalara hazırım."
       İlginçtir!
       1993 Eylül ayında Kudüs'te barış korkusu elle tutulur bir haldeydi. Her iki taraftaki fanatik çevreler de bir anda ayaklanmıştı.
       Suçlama hazırdı:
       Davaya ihanet!
       Rabin de, Arafat da davaya ihanet ettikleri gerekçesiyle yerden yere vuruluyordu. O günlerde bir akşam vakti, Kudüs'te Başbakanlığın önünde aşırı, fanatik Yahudilerin bir gösterisini izlemiştim. Çakmak çakmak gözlerdeki kin ve nefret korkutucuydu.
       Bağırıyorlardı:
     - İsrail devleti tehlikede!
       İsrailli bir diplomat, Prof. Ben Ami o zaman bana şöyle demişti:
       "İnsanlar barışı hiç kuşkusuz istiyor. Ama aynı zamanda barış onları korkutuyor. Bunca yıl süren bunca düşmanlıktan sonra, örneğin Rabin'le Arafat'ı el sıkışırken görmek herhalde pek kolay hazmedilecek bir olay değil onlar için."
       Ama Arafat'la Rabin bu barış korkusunu göze aldılar o zaman. Karşılıklı olarak birbirlerinin varlığını kabul ettiler.
       Yani tarih yazdılar 1993'te.
       İzak Rabin bunun bedelini hayatıyla ödedi. Bir süre sonra Yahudi bir fanatiğin düzenlediği suikast sonucu öldü. Ya da tarihi bir dönüm noktasında barış adına kendini feda etti. Belki de liderliğin, büyük devlet adamlığının gereğini yapabilecek cesareti ortaya koyabildiği için kaderi böyle oldu.
       Nihai barışa varmanın hiç de kolay olmadığını herkes biliyordu. Çünkü iki taraf arasındaki kin ve güvensizlik duvarı yüksekti. Tarihin yükü ağırdı. Trajik olayların psikolojik etkilerinden kurtulup kalıcı ve hakça bir barış anlaşmasına varmak için ince uzun yolda yürümekten başka çare olmadığını taraflar farkındaydı.
       İzak Rabin 1993'te IPI heyetine verdiği demeçte barışın düşmanları olarak iki noktayı vurgulamıştı:
     Dinsel fanatizm ve yoksulluk...
       İkisi de yenilemedi 1993'le 2000 yılları arasındaki yedi yıl boyunca. Barış korkusu da aşılamadı!

Kan akmasın!

       Bugün de durum kötü.
       Üstelik sahnede Rabin ve Arafat gibi yedi yıl öncesinin çapında liderler de yok galiba...
       Filistinlilerle Yahudileri ayıran güvensizlik, kin ve nefret duvarı daha da kalınlaştı. Umutsuzluğun, düş kırıklıklarının koyulaştığı bir dönemden geçiliyor.
       Son iki buçuk haftada çok kan aktı. Dileriz, Şarm el Şeyh zirvesi hiç olmazsa kanı durdurur ve bir daha akmasını engelleyici bir mekanizmanın kurulmasına yol açar.
       Ortadoğu'da zamana, onun için de ateşkese ihtiyaç var. İnsanlar birbirlerini tüketerek bir yere varamazlar.
       Tarih öyle yazıyor.
       Araplarla Yahudilerin barış içinde yaşamalarının yolu da görüşme masasından geçiyor, kan akıtmaktan değil artık.


Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr