Topkapı Sarayı’nda konser, kanser!

Vakit’te hafta sonu bir köşe yazısı okudum. Konu, Topkapı Sarayı’nda konserle ilgiliydi.
İdil Biret’ten sonra bu kez Ayla Erduran’ın sarayda konser verecek olması tuhaf bir söylemle eleştiriliyordu.
Saray ‘kutsal’ bir yerdi.
Konser verilemezdi!
Ayrıca Brahms, Ravel, Çaykovski, Borodin, hepsi ‘kilise müziği’ydi. Bu yüzden, “Ezan seslerinin kısıldığı, Kur’an seslerinin kesildiği ve yerine ‘kilise ilâhileri’nin konulduğu bir Türkiye” mi isteniyor diye soruluyordu yazıda.
Mozart ve Beethoven dinleyenlerin bu ülkedeki oranı yüzde 2.1 dedikten sonra şöyle devam etmişti Vakit yazarı:
“Sormak lâzım; yüzde 2’lik bir kitleyi tatmin etmek için yüzde 98’lik çoğunluğu üzmek, dahası onları ‘tahrik’ ve ‘tahkir’ etmek, ‘iyi niyet’le izah edilebilir mi?..”
Bununla da yetinmemişti:
“Bu ‘konser’ler vasıtasıyla bu topluma ‘kanser’ virüsü enjekte edilmek istenmektedir!.. Olayın beni ilgilendiren yönü, ‘tahrik’in devam etmesi!.. ‘Laik-Antilaik çatışması’ devreye sokulsun ki, Türkiye’de ‘kaos’ eksik olmasın, insanlar ‘huzur’ bulamasın!..Peki, yüzde 2’lik kesim ‘konser’ dinleyecek diye bizler ‘kanser’ olmaya mecbur muyuz?..”
Bu da yetmemişti.
Ardından bir gözdağı:
“İdil Biret konseriyle de görüldü ki; insanlar için bazı yerler ‘kutsal’ ve bazı konular ‘dokunulmaz’dır!.. Her şeyden önce ‘kaşımamak’ lâzım!.. Hem tahrik, hem tahkir edersen, işte o zaman ipi germiş, yani ‘gerilim’e yol açmış olursun!.. Bir devi tekmeleyip uyandıran, elbette neticelerine de katlanır!..”
O dev kimdi, neydi?..
Uyanınca ne olurdu?..
Nelere katlanırdık?..
Hangi neticeler doğardı?..
“Bir devi tekmeleyip uyandıran, elbette neticelerine de katlanır!” açık bir tehditti. Peki, bunun arkasında yatan neydi, söyler misiniz?
Yazının belki beni en çok rahatsız eden yanı buydu.
Hem kaostan yana olmadığını, hem laik-antilaik çatışması istemediğini söyleyeceksin, hem de ortalığı böylesine fıştıklayacaksın.
Hangi akla hizmettir bu?
Hem laik-antilaik çelişkisi körüklenmesin diyeceksin, hem de bir konserden hareketle, “Ezan sesinin kesildiği bir Türkiye”den söz edebileceksin.
Hem laik-antilaik gerilimi olmasın diyeceksin, hem de bir konserden dolayı, “Kur’an seslerinin kesildiği” bir Türkiye’den dem vuracaksın.
Olacak şey mi bu?
Tahrikçiliğin dik alasıdır yapılan. Toplumun bir kesimini ‘tahkir etmek’tir. Kin ve nefret kışkırtıcılığıdır. Bazı toplumsal çelişkileri fena halde kaşımaktır.
Çok tehlikeli bir oyundur!
Şiddeti kışkırtmaktır çünkü...
Topkapı Sarayı’nda ilk kez konser verilmiyor, gösteri olmuyor. Geçmişte de oldu, bundan sonra da olacak. Klasik müzik konseri de olabilir, başka konserler de...
Bir İdil Biret, bir Ayla Erduran, bir Cem Mansur bu ülkenin gurur duyduğu insanlardır. Onların müziğini sevmeyebilirsiniz, buna mecbur da değilsiniz. Ama biz o sanatçıları ve müziklerini çok seviyoruz.
Siz kendi müziğinizi dinleyin, başkaları da kendi müziklerini özgürce dinleyebilsin. Topkapı Sarayı’nda, bu tarihi mekanımızda hepsine yer var, meraklanmayın.
Böyle bir tahammül, böyle bir hoşgörü ne kadar gerçekleşirse, sözünü ettiğiniz çelişkiler o kadar törpülenir, giderek etkisizleşir bu toplumda.
Tahrik ya da kışkırtıcılık, Topkapı Sarayı’nda bir İdil Biret ya da Ayla Erduran konseri değil, böyle konserle “Ezan sesinin kesildiği bir Türkiye”den söz edebilmektir. “Devi uyandırıp neticelerine katlanmak”tan dem vurabilmektir.
Safsatadır bu.
Ama tehlikelidir.
Asıl tahrikçilik budur.
Şunu da hiç unutmayın:
Demokrasileri demokrasi yapan, asıl “yüzde 2”lerin hak ve özgürlüklerinin korunmasıdır. Ve asıl bunu reddetmektir, iç barışı torpilleyecek olan.
Herkes birbirinin duygu ve düşüncelerine tahammül edecek, tolerans gösterecek.
Hep birlikte huzur içinde yaşanacaksa, bunun başka yolu yok, Hasan Bey...