Zeytin ağaçlarının arasından Midilli ve bayram yazısı!

Tepelerden denizi seyredaldım. Zeytin ağaçlarının, palamut meşelerinin arasından Midilli Adası sisler içinde, güneşle birlikte bir görünüyor, bir kayboluyor.
En uçta deniz feneri, bembeyaz.
İnsanın içinde yaşama sevinci uyandıran bir manzara...
Yarın bayram, ne yazayım?
Klasik bayram yazısı?..
Yazamam ki. Eskiler iyi yazardı. O üslubu tutturmak kolay değildir. Ayrıca yaşanmışlık da gerekir, öyle bayram yazıları için...
Küçük bir tahta masa, önümde bilgisayar, oturuyorum.
Bu insan belleği ne tuhaf!
Bir sabah vakti erken, derinliklerinden olmadık resimler çıkarıp insanın önüne koyuveriyor.
Biri annem, Ayşe Cemal.
Biri babam, Ahmet Cemal.
Trakya’da, Alpullu Şeker Fabrikası. 1950, 1951. Altı yedi yaşında bir çocuk...
Küçük su yılanlarını sırıkların ucuna takıp bostanların arasında koşuşturduğum, kayısı, elma, armut, ayva ağaçlarının üstünde fink attığım, büyüklerle futbol oynayıp bacağımı kırdığım, ayda yılda bir kere, “Haso hemen kantine gitsin, İstanbul’dan yaş pasta gelmiş” diye babamın fabrikadan eve haber saldığı çocukluk yılları...
Küçük bir el arabam vardı, tahtadan, derme çatma. Yatak odamızda durur, içine sayıları pek de fazla olmayan oyuncaklarımı koyardım.
Bir sabah uyandım, bir de baktım tahta arabamda bir hediye beni bekliyor:
Pirinçten bir tabanca.
Gece İstanbul’dan dönen babam bana bayram hediyesi getirmişti.
Sevinmiştim.
Bayramlıklarımı giyip kendimi hemen dışarıya atmıştım, elimde sarı pirinçten tabancamla.
Ama çok geçmeden babamın kollarında, yüzüm gözüm kan içinde hastaneye doğru koşturuyorduk. Komşunun çocuğu, elimden kaptığı bayramlık tabancamla başımı yarmıştı.
Annem, benim üzülmemi hiç istemezdi. Tatsız bir şey varsa, sıkı sıkıya tembih ederdi ablama, “Hasan duymasın!” diye... Doksan küsur yaşında hayata veda ederken, bir ara ölümcül hastalığını da benden saklamaya çalışmıştı.
Sevgili anamın hastane yatağındaki o hüzünlü bakışlarını, göz pınarlarına biriken çaresizliği, acısını unutamadım.
Babam, sevgili Ahmet Cemal bir gün gazeteye gelmişti. 1977, 1978. Şaşırdım, ilk kez oluyordu. Muhabirlik, sekreterlik yıllarımdı. Gazetede bir oda bulup kendisini kahveyle, çayla ağırlamaya çalıştım.
İş arıyordu.
Bütün hayatını hep Almanca tercümanlıkla, kendi deyişiyle mütercimlikle kazanmış, bizleri öyle yetiştirmişti.
Üniversite çağında yazları, cebime elli dolarla birlikte ikinci mevki İstanbul-Londra tren biletini koyar, “Daha fazla param yok. Çalışma kamplarında kazanır, dönüş biletini alırsın” derdi.
Bazen de sürpriz yapar, mektubunun içinde karbon kâğıdına sarılı olarak iki yüz lira gönderdiği olurdu, İngiltere’de, Cambridge yakınlarındaki çalışma kampına...
Canı sıkkındı Ahmet Cemal’in o gün.
İş bulamamıştı.
Karaköy’de bir iki yere girip çıkmıştı ama ona göre iş yoktu. “Bey baba, çalışmak için artık fazla yaşlısın” demişlerdi, hayatını küçük memur olarak kazanmış Ahmet Cemal’e...
Bunu söylerken yüzüme bakamadı.
Ben de başımı çevirdim.
Çaresizliğim içime aktı.
Babam Feriköy’de, anam Karacaahmet’te...
Mezarlarını hangi bayram ziyaret ettim, hatırlamıyorum.
Bu sabah uzaktan zeytin ağaçlarının arasından denizi, Midilli’yi seyrederken anamla babamı anımsadım.
Çok özlemişim onları...
İyi bayramlar!