Köşe yazarlığı zor dostum zor!

Her şey dört yıl önce “kesip sakladığımız” yazıyı, bu yıl yazlıkta bulmamızla başladı.
Ne var ki o yazıda...
Yazarın adını vermemişiz -bugün de vermeyeceğiz- bizim, acilen Milliyet’ten istifamızı istiyor, bizi devrilmesi gereken en büyük putlardan biri diye tanıttıktan sonra, “ölen” birinin ona anlattıklarını naklediyor. Milliyet’te kısa bir süre genel yayın yönetmenliği yaptıktan sonra ölüp giden rahmetlinin anlattıklarına göre, Abdi İpekçi’nin mirasını yok etmeye yeminli bir çetenin başkanıymışız, bir de gizli yeminimiz varmış, bir maddesi de şöyleymiş:
“Abdi İpekçi’nin katilinin cebinden çıkan Hergün gazetesinin genel yayın müdürü Taha Akyol’u koruyup kollayacağıma...”
* * *
Milliyet’in bir süre başına getirilen, sonra da gönderilen rahmetli bunları birine anlatmış, o da yazmış...
Ettiğimiz yemine göre biz Taha Akyol’u koruyup kollayacakmışız!
Öyle koruyup kollamışız ki adam Milliyet’ten ayrılmış...
Palavra ki palavra!
* * *
Bazı şeylerde ısrar etmenin yanlış olduğunu bir kere daha anladık.
Hep nasihat edilir:
“Oku, oku, oku!”
Demek okumak yetmiyor, okuduğunu anlamak gerek.
Yukarıdan beri yazıp geldiklerimizden “Taha Akyol” için “Abdi İpekçi’nin katilinin okuduğu gazetenin genel yayın müdürü” anlamı çıkar mı?
Söyleyen ölmüş, yaşayan da ondan öğrendim diye yazmış, biz de oradan almışız, hem de alay ederek...
* * *
Ama siz kalkıp “Hasan Pulur, Abdi İpekçi’yi öldüren katil Ağca’nın cebinden, sizin genel yayın yönetmeni olduğunuz gazete çıktı” dedi derseniz, Taha Akyol da “Ben bunu Hasan Pulur’un olgunluğuna yakıştıramadım” demez mi?
Der elbette, demek okumak yetmiyor, bir de okuduğunu anlamak var.
Taha Akyol, yanlış şekilden, yanlış ve haksız bir tepkiye kapılmış...
Bize yakıştıramamış...(X)
* * *
Peki, kendisi oda komşusu olana “Allahaısmarladık” bile demeden giderken, bir “merhabayı” bile esirgemeyi kendilerine yakışır buluyor mu?
Hele hele şu açıklaması?
“Milliyet gazetesinden ayrılırken arkadaşları dolaşıp veda etmem gerekiyordu.”
Etseydiniz, önünüzü kesen mi oldu?
Ayrıca Milliyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu’na vedalaşmaya gittiğimde “Yazarlardan kim var dedim, kimse yok, dediler” demişsiniz!!!
Olacak iş mi bu?
* * *
Gider, dolaşır, sorarsanız oradalarsa bir merhaba dersiniz, yoksa selam bırakırsınız hepsi bu kadar...
Tayfun Devecioğlu ne bilsin, kim var, kim yok!
Genel yayın yönetmenleri yazar çetelesi tutmaz ya, kim var kim yok, kim geldi, kim gitti diye...
Olmadı Taha Akyol, bu da size hiç yakışmadı...
Mızrak böyle mi çuvala sığar?
* * *
Ya Çiller’in, Mesut Yılmaz’ın bakanlarına çektiği fırçalar?
Taha Akyol, o günlerde hangi duygular içinde olduğunu anlatıyor:
“Ben Milli Selamet Partisi koalisyonu kurulmadan önce Anavatan Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin Anayol ittifakı yapması fikrini çok savundum. Fakat bu ikisi birbirlerini yiyorlardı. O sırada görüştüğüm bazı arkadaşlarım vardı. Çiller’in bakanı diye değil, Veysel Atasoy yakın arkadaşım olduğu için, Mesut Yılmaz’ın bakanı olduğu için değil, Mustafa Taşar, ülkücülükten beri yakın arkadaşım olduğu için ‘Ya böyle de rezalet olur mu? Siz birbirinizi yiyorsunuz’ diyerek köşemde yazdığım şeyi arkadaşlığım nedeniyle biraz sert ifade etmiş olabilirim. Yoksa ben hiçbir zaman bir bakanı arayıp da ‘Sen şu kararı niye aldın’ demedim.”
* * *
Kolay mı bir hükümetin kuruluşuna aracı olmak...
Zor dostum zor!
Hem her gün yazı yazacaksın, bir yandan da hükümet kurmaya çalışacaksın...
Zor dostum zor.
Lakin erbabı için kolay!
O kadar tecrübe bir işe yaramaz olur mu?
Bunun “dün varsa, bugünü de var, hele yarın”ı...
Ne demişler?
Terazi var, tartı var.
Her bir işin vakti var!
* * *
DÜZELTME: Yüz kere, bin kere tekrarlatsanız “Saman altından su yürütmek” deriz, oysa geçenlerde bir yazımızda kullandık, değişik yazmışız. Okurumuz Seyit Ahmet Kılıç haklı “su altından saman yürütmek” değil “saman altından su yürütmek”tir. Düzeltir, özür dileriz.
(X) İpek Özbey “Akşam Pazar” -25.09.2011