65 yıl önce Avrupa

Normandiya çıkarmasının da gösterdiği gibi, Avrupa’nın Nazi işgalinden kurtuluşunda ABD’nin payı büyüktü


65 yıl önce 5 Haziran 1944 günü Paul Verlaine’in bir mısraı ile ünlü BBC başta Fransa olmak üzere Avrupa kıtasındaki ülkelerin direnişçilerine mesaj veriyordu; o günlerde verilen sinyallerden biri de Beethoven’in 5. Senfoni’sinin girişiydi. 1943’ten beri Rusya Almanya’yı kendi topraklarında durdurmuş ve batıya doğru itelemeye başlamıştı.
Sovyet ordularına gerekli mühimmat ve silah yardımı yapabilmek için İran işgal edilmişti. Kızıl Ordu ve Sovyetler bu güzergahtan kendi imkânlarının ötesinde donatılınca ilerlemeye ve düşmanı batıya doğru sürüklemeye başladılar. Galiba İngiltere ve ABD çevreleri 1944 Haziran’ında Avrupa kıtasını kurtarma işini Sovyetlere bırakmayı sakıncalı da gördü.  İkinci cephede beklenen ani müdahale yapılmalıydı.
Başkomutan Amerikalı Eisenhower’ın komuta ettiği ağırlıklı Amerikan ve müttefik kuvvetler Normandiya çıkarmasına başladılar.  Kayıplar ağırdı ama 24 saat içinde savaşın kaderi belli oldu. Çıkarma tutunmuştu. 

Arşivler harap oldu
5 Haziran’daki Normandiya çıkarması; bir yıl evvel Sicilya’dan başlayan Amerikan, İngiliz ve hemen bütün sürgündeki Polonya kuvvetlerinin katıldığı bir operasyondu. Amacı da 1944 Haziran’ında Roma’ya giren askerleri kutlamak ve desteklemekti.
Doğrusu 1943’te Sicilya, ardından güney İtalya’ya giriş Monte Cassino’da müthiş bir Nazi Alman direnişiyle karşılaştı. Müttefikler çok kayıp verdi ve bu arada bütün Avrupa, hatta Akdeniz ve Ortadoğu tarihinin en kıymetli yazmalarını barındıran Monte Cassino Manastırı kütüphane ve arşivleri harap oldu.  Bu, beşeriyetin kültürü açısından İkinci Cihan Savaşı’nın getirdiği en büyük kayıplardandır.
4 Haziran’da girilen Roma açık şehir ilan edilmişti. Buna müteffikler kadar şehri savunan Almanlar da uydu ve Roma’yı çatışmasız terk etti. Ebedi Roma’nın bu imtiyaz ve talihi, zavallı Varşova için söz konusu olmadı. Almanlar şehri bilinçli bir şekilde yok ederek çekildiler, eğer 1941’de girebilselerdi St. Petersburg’a da aynı şeyi yapacaklarına şüphe yoktu. Nitekim Paris boşaltılırken de Hitler aynı emri verdi. Ama doğrusu Alman komutan ve subaylar bu emre uymadı. Fransızlar Paris’teki işgal kuvvetlerinin komutanlarının bu cesaretlerini unutmadı ve savaştan sonra da onları kutsadı.
Kısacası 1944 yazı Almanya’nın üç cephe arasında sıkıştığı yıldı; gene de Berlin’e giriş bir yılı buldu.  Hatta Ruslar diğer müttefiklerden evvel Berlin’e ulaştı. Çok büyük kayıplar vererek şehri aldılar. 7 Mayıs 1945’te mütareke imzalandı. 

Savaşın yükünü ABD ile Sovyetler Birliği çekti
 Avrupa kurtulmuştu; ABD ordularının payı büyüktü. Avrupa’yı savunan İngiliz ve Fransızlar, doğudan gelen Ruslarla ve güneyden İtalya’dan Nazilere karşı kıtaya ayak basan, bir yıl sonra da Normandiya çıkarmasının da başını çeken Amerikalılarla mukayese bile edilemezlerdi. O günün Amerikan savaşçıları bugünkülerle de pek mukayese edilemiyor. Bu çok önemli bir gelişmedir.
Kuzey Afrika’da gerçekten güçlü bir komutan olduğunu ispatlayan Mareşal Erwin von Rommel Normandiya’da bir varlık gösteremedi.  Savunma stratejisi düzgün değil miydi? Bu stratejinin uygulamasını kendi dahil kimse görmedi. Hitler’e karşı tertiplenen darbeye uzaktan karıştığı anlaşılıyor. Naziler onu açıkça cezalandıramadı. Normandiya’daki bir yolculukta, faturası müttefik uçaklarına çıkarılan bir saldırıda yok oldu. Acaba saldıranlar Britanya uçakları mıydı?
Almanya’ya karşı bu büyük savaşın yükünü önce Sovyetler Birliği, sonra ABD çekti.  Amerikalıların teknolojisi ve donanımı üstündü. Askerler de iyi savaştı. Yabancı bir toprakta belirli bir ideal etrafında savaştıkları anlaşılıyordu. Sovyetler Birliği ise üç yıl süren feci bir işgalin acısını çıkararak Avrupa’ya doğru ilerliyordu. Napolyon’a karşı Kutuzov’un uyguladığı taktikler yeniden görüldü. Rusya tarihi ve tebasıyla ikinci bir anavatan muharebesi yapmıştı.
Devirler değişiyor, kavimlerin özelliği de geçen zamanla aşınıyor. Bugünün Avrupa ve Amerika’sı eskisi gibi savaşçı değil ve Avrupa da o zamanki gibi parçalanmış bir kıta değil. Galiba bünyesindeki askeri zayıflıktan dolayı dünyayı askersizleştirmek istiyor. Tabii bilhassa Asya kıtasındaki yapılanmalara bakınca bunun boş bir çaba olduğunu söylemeye gerek yok. 

65 yıl önce Avrupa

ABD teknoloji ve donanım olarak üstündü. Askerleri de iyi savaştı.


Şairimiz ve büyükelçimiz
Ölümünün 46’ncı yıldönümünde Moskova’daki Türk Kadınlar Birliği’nin öncülüğünde Türkler Nazım Hikmet’in mezarı başına gitmişler; tabii Rus okuyucular ve Türkologlar da ordaymış.
Daha önceki büyükelçiler, meselâ Nabi Şensoy da bu gibi törenlere katılırdı. Şimdiki büyükelçimiz Halil Akıncı ise anlamlı bir konuşma yapmış; “1930’larda şiirleri serbestçe okunuyordu, 50’lerde yasaklandı. İstiklal Savaşı destanını yazan bir şaire, devlet ‘vatan haini’ diye ıstırap çektirdi. Onu hainlikle suçlamak basiretsizlik, hatta aptallıktır” demiş. Büyükelçi belki bir terim olarak “devlet” yerine bürokrasiyi kullanmalıydı.  Çünkü o devleti Atatürk gibi, solcuları da affeden ve kol kanat geren, herkesin sevdiği liderden sonra, herkesi kovalayan insanlar da yönetti. Bürokrasi devletin aygıtıdır ama devletin kendisi değildir.
Halil Akıncı benim kuşağımdandır; Mülkiye’nin iftihar edeceği gençlerdendi. Kendi kuşağındakilerin çoğunun aksine okulda da solcu değildi. Ama solcuların da kendisiyle tartışmayı sevdiği uygar bir gençti.  Türk tarih ve dünya coğrafyası üzerindeki bilgi ve şuuru derindir. Ne Nazım’ı ne Yahya Kemal’i ne Necip Fazıl’ı ne de Melih Cevdet’i dışlamayacak kadar Türk dilini ve edebiyatını sever ve sonsuz saygısı vardır.
Mezarı başında söyledikleri Nazım Hikmet’in hem kendisi açısından bir değerlendirmesidir hem de Türkiye’de siyasetin ve bürokrasinin hangi noktaya ulaştığının bir göstergesidir. Bugüne kadar Nazım Hikmet’i solcular okudu, sistemin dışına itilenler savundu. Edebi kıymetine göre çok kimsenin savunması ve benimsemesi gerekir, en başta da bürokrasinin... Devletin sahip çıkmadığını marjinaller savunursa, savunulanın da marjinale düşme tehlikesi vardır.  Hatta bulanık suda kendisine “kartpostal şairi” diyenler bile vardı. Ulusun değerini bütün ulus ve onun devleti birlikte sahiplenmelidir. 

Nazım’ın vasiyeti
Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal, Nazım’ın “Anadolu’da köy mezarlığına gömülme” vasiyetinin hâlâ yerine getirilmediğini söylemiş. Bir vasiyetin yerine getirilmesi şüphesiz mühimdir ve kutsal bir arzudur. Ne var ki, memleketimizde maalesef birtakım muarız (!) ademlerin mezarlıklara hücumu ve ölüye saygının ihlali örnekleri ortadadır.  Nazım Hikmet’in bir müddet daha kendisine kucak açan Rusya toprağında ve onu yoğun olarak ziyaret eden her kanaatteki vatandaşlarımızla bir arada bulunması tercih olunur.
Nazım Hikmet’in Rusya’daki yaşamını yeterince bilmiyoruz, hakkındaki anılar çok yüzeysel veya tek taraflıdır. Ama Stalinist bürokrasiyle çok uğraştığı, partinin içindeki bazı unsurların onun kişiliğine tahammül edemediği anlaşılıyor.
Bir noktayı daha bilmemiz lazım, Nazım Hikmet Azerbaycan’ı çok sık ziyaret ederdi ve orada başta Ekber Babayev olmak üzere geniş bir aydın grubunun İstanbul Türkçesiyle konuşup yazmalarını teşvik etmiştir.  Bunların bazıları ile tanıştım. Doğrusu oranın bürokrasisinin hiç hoşlandığı bir grup değilmiş ama Nazım da onlar da doğru bildiklerini yapmışlar.

65 yıl önce Avrupa

Moskova büyükelçimiz Halil Akıncı, Nazım’ın mezarının başındaydı.