Mutlu evlilik, trajik suikast

Avusturya-Macaristan veliahdı Franz Ferdinand, hanedanın istemediği evlilik için onayı tam 110 yıl önce aldı. Ve o mutlu günün 14’üncü yıldönümünde suikaste kurban gitti. Öldürülmesi, I. Dünya Savaşı’nın patlama sebebiydi

Mutlu evlilik, trajik suikast


Tam 110 yıl evvel
28 Nisan 1900’de Avusturya’nın ihtiyar imparatoru Franz Joseph, veliaht tayin ettiği yeğeni Franz Ferdinand’ın tasvip etmediği evlilik talebini tasdik etmek zorunda kaldı. İmparator katı bir gelenekçiydi, ne var ki yeğeninin Bohemya’nın ikinci sınıf aristokratlarından bir diplomatın kızı olan 32 yaşındaki Sophie Chotek’le evlenmesine razı olmuştu.
İmparatorluk ailesinden
15 arşidükün, Papalık temsilcisinin, Avusturya başpiskoposunun ve Dışişleri Bakanı Goluçovski’nin hazır bulunduğu bir imza töreninde Avusturya-Macaristan veliahdı Franz Ferdinand karısı ile morganatik yani ne müstakbel zevceye ne de doğacak çocuklara taht üzerinde hiçbir hak bahşetmeyen evliliği kabul ettiğini beyan etti. Veliahdın kabullendiği şartlara göre; Sophie Chotek’e imparatorluk hanedanına dahil olamayacağı bir “Prenses Hohenberg” unvanı verildi. Birkaç gün sonra da aileden hemen hiç kimsenin katılmadığı bir nikahla evlendiler. Oturdukları yer Türk sefarethanesine komşu olan ünlü Belvedere Sarayı idi.
Opera ve tiyatro temsillerinde ayrı localarda oturan karı-koca
Arşidük sarayda olduğu sürece muhafızlar kapılarda bekliyordu. Arşidükün olmadığı zamanlar ve günlerde muhafızlar nöbeti terk ediyordu. Çünkü prenses ve dört yıl içinde doğan üç çocuk bu hak ve imtiyaza sahip değillerdi. Resmi ziyaret ve ziyafetlerde veliahdın eşi bulunamıyordu. Opera, gala ve balolara Avusturya Macaristan veliahdı altın yaldızlı bir arabada, karısı ve çocukları ise ayrı olarak siyah bir kupa arabasıyla gitmek durumundaydı. Opera ve tiyatro temsillerinde ancak ayrı localarda oturabilirlerdi.
İmparatorluk için gelecekte adamakıllı federatif bir yapı tasarlayan ve neye lazımsa donanmayı kuvvetlendirmek emelinde olan sinirli ve duygusal veliaht bu tatsızlığı ilerde düzeltebileceğini umuyor olmalıydı. Allah’tan otomobil hayata girdi de hiç değilse ölüme uzanan son yolculukta aynı arabayı paylaşabildiler.
Son yolculukları meş’um tasdik töreninden tam 14 yıl sonra 28 Haziran 1914 günü Saraybosna gezisinde noktalandı. Federatif imparatorlukların en sancılısı Avusturya-Macaristan’dı. Sırp milliyetçi Prinkipo’nun çilekeş karı-kocayı hedefleyen suikastı, veliahdın açık belirtilere rağmen inatla geziye devamı yüzünden önlenememişti denebilir.
Gelecek için imparatorluğun halklarını en çok kollayan planları o yapıyordu; federatif yapıyı güçlendirecekti. Ama tatsız bir statü töreni ile başlayan evlilik Avrupa ve dünya için bir faciayı başlatarak sona erdi. I. Cihan Harbi bu suikast üzerinde doğan ihtilaf ve büyük devletlerin karşılıklı olarak savaş ilanı ile yaz sıcağında patlamıştı.


İstanbul’un değişen yüzü
İstanbul, Bizans araştırmalarının merkezi oluyor mu? Henüz uzman kadrolarımızın ulaştığı sayı ve yapılan neşriyata bakarak böyle bir iddiayı ileri sürmek için çok erken ama Türkiye’de Bizans tarihçiliğinin bir çöl görünümünden kurtulduğu ve vahaların teşekkül ettiği de açık.
Seneler önce Bizans kongrelerinin ve araştırmaları cemiyetinin başkanı Gilbert Dagron Başbakanlık’a ve Türk Tarih Kurumu’na yazdığı bir mektupta “Ülkenizde Bizans araştırmalarının ve Bizans uzmanı kadrolarının pek parlak konumda olmadığı belli. Ama beynelmilel kongrelere başvuran Türkler dolayısıyla bir komite kurmalısınız” diye yaralayıcı bir ifade ile gerçeği ifade diyordu.

Durum değişiyor
Artık durum değişiyor. Başta sanat ve mimari tarihçisi olmak üzere iktisadi tarih alanında da metinleri okuyacak kadar dil bilen genç araştırmacılar var. Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi de yeni Yunanistan Araştırmaları kürsüsü kurdu. Geç devir Bizans ile de uğraşılıyor. Başında bu dalda yetişen Prof. Melek Delilbaşı var. Delilbaşı aynı zamanda Bizans Araştırmaları Milli Komitesi Başkanı.
Boğaziçi Üniversitesi’nde Prof. Nevra Necipoğlu’nun yönettiği Bizans Araştırmaları kürsüsü var. Daha çok Amerika’da yetişen Bizans uzmanlarını kadrolarına alıyor. Avrupa’daki kürsülerde filolojik bakımdan donanımlı uzmanların yetişmesi de beklenir. Türkiye’de 1930’larda Atatürk döneminde hedeflenen buydu. O zaman dört genç bu iş için yollanmıştı.

Meydanı kurtaralım
Bu yıl Türk Tarih Kurumu’nun Aya İrini kilisesinde açılışını yaptığı bir Bizans kongresi düzenlendi. Geçtiğimiz hafta da Vehbi Koç Vakfı Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Enstitüsü’nün tertip ettiği İkinci Uluslararası Bizans Araştırmaları Sempozyumu Arkeoloji Müzesi’nde yapıldı. Burada düzenlenen Bizans sarayları sergisi ve Sabancı Müzesi’ndeki İstanbul sergisini de göz önüne alırsak şu anda İstanbul’un bu gibi faaliyetlerde öne çıktığı dahi söylenebilir. Kötümser tasvirlere lüzum yok, gelişme ve ümit var.
Sultanahmet Meydanı araç trafiğine kapanıyor. Yakın zamanda turist otobüsü dahil hiçbir motorlu araç girmeyecek ve bu 2 bin yıllık metropolün ana meydanı bütün güzelliği ve ihtişamıyla otobüs garajı gibi iptidai bir görünüme sahip olmaktan kurtulacak. Sultanahmet Meydanı behemahal motorlu taşıtlara kapatılmalıydı. Bu gerçekleşiyor. Aslında yakın zamanda ağır tramvay trafiğini de daha hafif ulaşım araçlarına çevirmek lazım. Bunun için galiba önemli bir altyapı değişiklik gerekiyor. Şimdilik Sultanahmet Meydanı’nı kurtarmaya bakmak ve Fatih Belediyesi’ni desteklemek lazım.


Saray arazisinde işgaller bitiyor, iadeler başlıyor
Marmara Denizi cihetinde Ahırkapı denen mıntıkada Zührevi Hastalıklar Hastanesi’nden başlayan Topkapı Sarayı arazisi, bu sur batı cephesinde Gülhane
Parkı ve Alay Köşkü’ne, oradan da Sirkeci istasyonuna doğru kıvrılarak denize ulaşır. 1950’lere kadar sahil yolu henüz yapılmadığı için Topkapı’nın Marmara surları denize bitişikti.
Topkapı Sarayı denen yapıların altındaki sahadan Sultan Abdülaziz devrinden beri demiryolu geçer ve bu alanda birçok yapılar yer almaktadır. Gülhane Askeri Hastanesi bunlardan biridir. II. Mahmud’un kurdurduğu Matbaa-ı Amire değişiklik geçirerek Cumhuriyet döneminde Maarif Vekaleti’ne devredilmiş ve yanı başında da 1960’larda gayet çirkin bir yapı olan Matbaa Lisesi inşa edilmişti. 1910 tarihli Gülhane Askeri Hastanesi ayrı bir yapıdır.

Sarayı sadece polis veya özel güvenlik koruyamaz
Bu saydıklarımız son dört yılda saray idaresine devredilmiş (Gülhane Hastanesi daha önce) ve depo mimari bürosu ve uygun tesisler olarak yeniden düzenlenmesine başlanmıştır. Sarayın doğusunda kalan dört adet depo 19’uncu asırdan kalmadır. Bunlardan birisinin sarayda ziyaret günlerinde nevbet vuran (bugünkü anlayışla konser veren diyebileceğimiz) Mehter takımına tahsisi ve sarayı bekleyen ve güvenliği için çok önemli olan jandarma takımı için tahsis edilmesi çok uygundur. Topkapı Sarayı arazisinin sadece polis veya özel güvenlikçe korunması beklenemez. İstanbul polisinin görevleri çok ağırdır. Jandarmanın güvenliğin tesisinde etkin olduğu defalarca anlaşılmıştır.
Sergi ve konferans alanı gibi kamuya açık tesisler olmalı
Son zamanda Kültür Bakanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı arasındaki pazarlık diğer depolar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu binaların halka bir park alanı olarak açılacak ve Gülhane Parkı’nın yetmezliğini karşılayacak alanda özel ve yeni fonksiyonlar edinmesi beklenmelidir. Sergi alanında, konferans alanı gibi kamuya açık tesisler yer almalıdır.
Topkapı Sarayı’nın alanı birçok kurumların işgali altındaydı, bugün için bunlar büyük ölçüde iade edilmektedir. İadeden sonra alanın İstanbul halkının ihtiyacı olan yeşillikler ve kültürel tesisler ön planda tutulmak üzere yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Bunun için doğu cephesindeki tesislerin ve depoların ele alınması kaçınılmazdır. Kültür Bakanlığı ile Milli Savunma bakanlığı arasındaki antlaşma sahanın yeniden düzenlenmesi için gerekli son safha olacaktır.
Klasikte bu bölgede bulunan Hasbahçe, Gülhane Hastanesi meydanı, Cebhane meydanı diye adlandırılan bölümlerin ele alınması Sur-u Sultani projesi başlığı altında isimlendiriliyor. Bu geniş alanın düzenlenmesi ve saraya verilmesi şu andaki projeyi teşkil etmektedir.