Sağlık ordusunun az bilinen komutanlarından Dr. Refik Saydam

Dr. Refik Saydam Türkiye’nin sağlık sorunlarını çözmeye yönelen bir öncüydü. Tifus aşısını I. Cihan Savaşı sırasında hazırlamış ve literatüre geçmiştir. Saydam, Türkiye’nin ilk sağlık bakanı, 1939-1942 yılları arasında da başbakandı.

Türkiye Cumhuriyeti, imparatorluk yıkıldığı ve Mudanya mütarekesi ile savaşı bitirdiği an, inanılmaz sağlık sorunları ile karşı karşıyaydı. Bunu Afrika ve güneydoğu Asya’daki herhangi bir toplumun yapısı açısından değerlendiremeyiz. Savaştan önceki toplumun adeta demografik yapısı büyük bir sarsıntıya uğramıştı. Sağlıklı ve üretken erkek nüfus cephelerde erimişti, yedek subay ve onbaşı savaşları denen Balkan’dan beri süregelen 10 yıllık çatışma Türkiye’deki sağlıklı genç nüfusu okullu veya okulsuz olsun bitirmişti. Sadece verem ve sıtma değil, bütün doğu Avrupa ve Rusya steplerindeki toplumlar gibi müzminleşmiş bulaşıcı hastalıklar da vardı. Aydınlar şok içindeydi. Abdullah Cevdet’in bize bugün çok gülünç gelen “damızlık erkek ithali” teklifi bu kötümserliği gösterir. Arnavutluk’ta olduğu gibi cüzzam, Güneydoğu bölgesinde trahom ve dışarıya açılmış bölgelerde frengi dahi buna dahildi. Şurası bir gerçektir, komutanların önderlik ettiği cumhuriyet askeri masrafları kısmış ve bütçesini eğitim ve sağlığa yönlendirmişti. Sulfamit ve penisilin gibi mucize ilaçların icat ve kullanılmasından çok önce birtakım bulaşıcı hastalıkların azaldığı, sıtma mücadelesinin önemli ölçüde başarıldığı biliniyor. Bunda hekimler ve sağlık personelinin rejimin inanmış taraftarları olmalarının ve fedakârca çalışmalarının payı büyüktür.

Dr. Refik Saydam, bir neslin içinde bu nitelikteki tıp adamlarından biriydi ve siyasi hayatında da bu yönüyle temayuz etmiştir.

Örgütçü bir askeri hekim olan Saydam Türkiye’nin ilk sağlık bakanıydı

Askeri eğitim gördü; Kuleli Askeri Lisesi’nden sonra Askeri Tıbbiye’de okudu; Alman tıbbı ile Berlin ve Danzig’teki askeri akademilerde tanıştı. Balkan Savaşı’nda orduya katıldı, örgütçü bir askeri hekimdi. Bakterioloji Enstitüsü’nü örgütledi. Tifus aşısını I. Cihan Savaşı sırasında hazırlamış ve literatüre geçmiştir. Eski orduların başlıca derdi olan tetanos ve dizanteriye karşı serumların üretilmesini sağladı, Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Samsun’a çıktı. 1920’den beri TBMM üyesi ve Türkiye’nin ilk sağlık bakanıydı. Büyük illerdeki devlet hastaneleri, doğumevleri ve Ankara’daki “Hıfzıssıhha Enstitüsü”, verem savaş dispanserleri onun eseridir. İsmet Paşa’ya sadık bir politikacıydı, Atatürk paşayı azledince Celal Bayar’ın kabinesine bu nedenle girmedi, 1939 ve 1942 yılları arasında başbakandı. O zaman sarfettiği; “Devlet idaresi A’dan Z’ye bozuktur” sözü sadece bazılarının gururunu incitmekle kalmadı, Başbakanın bazı ciddi çatışmalar içine girdiği bile söylendi; 70 yıl önce tam bugün 8 Temmuz 1942’de Pera Palas Oteli’ndeki mütevazı odasında hayatını kaybetti. Dr. Refik Saydam’ın herhangi bir tıp adamı hatta sağlık bakanından daha farklı bir yanı olduğunu şu icraatı gösterir; Nazi Almanyası’nın dışladığı ünlü çocuk doktoru Prof. Dr. Albert Eckstein ve eşi Dr. Erna sığınacakları yer olarak 1935’te Ankara’yı buldular. Sağlık bakanı Refik Saydam kendilerini bekliyordu ve hemen ertesi gün hararetle bakanlıkta kabul etti; Eckstein’in Numune Hastanesi’ndeki görevi dışında kendisinden asıl beklenen ülkenin sağlık envanterinin çıkartılmasıydı. Dr. Eckstein bu ek görevi heyecanla kabul etti. İki yıl süren örneklem yöntemiyle seçilmiş yüzlerce köydeki tarama ve anketleri çok ilginç sonuçlar getirir. Arnold Reissman’ın kaleme aldığı ve İş Bankası tarafından yayınlanan Gül Çağalı Güven’in çevirdiği kitapta bu ilginç araştırmayı ve sonuçlarını görürüz. Karşımızda elbette bir Batı Avrupa ülkesi yoktur; Dr. Eckstein’in buradayken tedavi edip tıp literatürüne kattığı “noma” gibi kangrenli bir çocuk hastalığı da vardır. Lakin üçüncü dünya ülkeleri ile karşılaştırılamayacak bir yapı da görülmektedir. Refik Saydam hayali bir kendini beğenmişlik veya ezbere bir bedbinlikle değil, araştırmaya dayalı politikalarla Türkiye’nin sağlık sorunlarını çözmeye yönelen bir öncü olduğunu göstermiştir.

Türkiye tıp adamlarına karşı gereken şükranı göstermiyor. Hatta hekimlere vaki saldırılar için de sağlık bakanlığı yetkililerinin söylevleri dışında ciddi cezai idari tedbirlerin hala alınmadığını görüyoruz. Bugün hiç değilse bazı kurumların Dr. Refik Saydam’ı andığını duymak isterdik.

Sağlık ordusunun az bilinen komutanlarından Dr. Refik Saydam

Kadıköy kültür merkezi sorunu

Kadıköy belediye binası bir zamandır idarenin ihtiyacını karşılamıyor. Belediye de bu binanın konferans, bazı oda müziği orkestraları için konser mahalli ve bir bölümünün de belediye arşiv ve kütüphanesi olmasına karar verdi.

Kadıköy İskelesi’nde indiğiniz zaman karşınıza çıkan 20. yüzyıl başlarına ait bina Kadıköy Belediye Dairesi’dir. 1913 yılında tamamlanmıştır, Milli mimari dediğimiz üsluptadır. Kadıköy, adı üzerinde; lâkin bir kaadının değil, kaadı naibinin oturduğu yerdir. Kaadılar ve naibleri bulundukları bölgede hem mahkeme hem de belediye görevlerini yerine getirirlerdi. Üsküdar’ın aksine Kadıköy İstanbul’un kalabalık bir bölgesi değildi. Geçmişte Osmanlı asırlarından kalan III. Mustafa devrine ait İskele Camii, kiliseler ve Ascensionistler denen rahiplerin kilise ve manastırıdır. St. Joseph gibi Fransız erkek okullarının en ünlüsü buradadır. Mühürdar semti; iskelenin hemen devamındadır, İstanbul yarımadasının
en güzel manzarası buradan seyredilir.
II. Cihan Harbi ve evvelinde ülkemize sığınan Alman profesörler en çok
burada oturmuştur.
Binanın kültür merkezi yapılma kararı isabetlidir
Kadıköy belediye binası bir zamandır idarenin ihtiyacını karşılamıyor. Kordon başındaki hal binasının bir kültür evine çevrilmesi gibi belediye de bu binanın, konferans, bazı oda müziği orkestraları için konser mahalli ve bir bölümünün de belediye arşiv ve kütüphanesi olmasına karar verdi. İsabetlidir; vapur iskelesinin hemen yanıbaşında olduğu için şehrin her tarafıyla da kolay ulaşım imkânı vardır. Rölövesi çıkartılmış, projesi hazırlanmış ve Kadıköy belediyesi restorasyon masraflarını kendi bütçesinden karşılamayı yükümlenmiş. Alâ; ama sorun da burada başlıyor. Bölgenin anıtlar kurulu işi iki yıldır engelliyor; olumlu veya olumsuz bir cevap verilmiyor. Zira dosya kurulun önüne bile konmuyor, kurulun idari görevlerinin başındaki müdür hanımefendinin belirsiz ve kesin olmayan mazeretlerle işi engellediği söyleniyor. Bizim millet belediyeleri sihirli değnek ve belediye hizmetlerini de Allah tarafından atiye olarak görür. Oysa belediye hizmeti talebini, gerçekleştirilmek için denetimini ve izlenmesini hemşehriler yapmalıdır. Öyle anlaşılıyor ki, çok insanın yaka silktiği kurulların çalışma düzenindeki aksaklıklar her şeyden evvel belde halkının sorgulaması ve itirazıyla düzelecektir. Kadıköylüler hak ettikleri bir kültür merkezi ve kütüphane ile ve gelecek yıl 100. yıldönümünü kutlayacağımız belediye binalarının bir an evvel restorasyon ve düzenlenmesi konusuna neden alaka göstermiyorlar. Ve sorun çıkaran yetkilileri sorguya çekmiyorlar. Eğitim ve gelir düzeyi yüksek Kadıköy gibi bir beldenin halkı bile niye bu kadar ilgisiz davranıyor anlamıyoruz.